Gün eksiliyor, aydınlık soluyor.

Bir yolun başındayım. Uzun ince, yeşil bir yol. İki tarafı da ağaçlı, gölgeli, serin bir yol. Sonu denize çıkan tüm yollar gibi güzel bir yol.

Deniz; sessiz, uysal, köpüksüz. Sabah rüzgârı, durgun maviliğe dokunuyor. İyot kokusunu da alarak dağılıyor şehrin sokaklarına.

Asfalt yola çıkmadan önceki bahçelerde kavak ağaçları var. Yüzünü güneşe dönmüş; düşün­celi, ağır başlı, başı bulutlara yakın.

Uzun gövdesinde naif yapraklar. İkindi serinliğinde yapraklar hışırdıyor. Çok seviyorum bu sesi. Sevdiğim bir sesi yüreğimle dinlemek istediğimde hep yaptığım gibi gözlerimi kapatı­yorum.

Yaşlı bir çınar ağacının gövdesine yaslıyorum sırtımı. Dallarına, kuşlar konup kalkıyor. Gider­ken hepsi bir cıvıltı bırakıyor ardında.

Yaprak hışırtıları, bir ağacın serin gölgesi, kuş cıvıltıları.

Hepsini topluyorum. İncitmeden, avuçlarıma dolduruyorum. Heybeme koyuyorum. Hisse­diyorum, lazım olacak.

Son günlerde, böyle ufak mutlulukları yakalayıp yumak yumak sarıyorum. Tükenmeye yüz tuttuğum zamanlarda onlardan, ilmek ilmek küçük mutluluklar dokuyorum kendime.

Öyle ısmarlama değil, içimden ne geldiyse. Yüreğim üşüdüğünde atıyorum üzerime. Şehre yaklaştıkça azalıyorum, soluyor renklerim. Sanki kent üzerime çullanmaya başlıyor, ba­kışlarım bulanıklaşıyor. Kapı önlerine bırakılan kavgalar, hüzünler, hayal kırıklıkları üzerime hücum ediyor. Üzerime yapışıyor. Onları silkelemeye güç bulamıyorum kendimde. Etraf ezilmiş çiçeklerle dolu. Kaldırımlar ölgün renklerle. Şehrin gürültüsünde yitip gidiyor, hayatın az önceki kısık sesi. Yüzüme bir inatçı gülümseme taksam, olmuyor. Eğreti duruyor üzerimde. Gözlerim başlıyor konuşmaya. Kuramadığım cümleleri bir çırpıda söyleyiveriyor. Susturamı­yorum onları. Gözlerimin konuşmasından yorgun düşüyorum.

Yokuşu tırmanıyorum. Durup derin derin nefes alıyorum. Fiziken yorulmak değil bu. İçimde bir yerlerde, takılı kalmış bir iç çekiş… Bir hüzün sızıyor kirpiklerimden. İstemsizce beliriyor alnımda çizgiler. Bir şeyler, belki de çok şeyler yitirdiğim geliyor aklıma.

Neydi yitirdiğim? İnanmak mı? Umut etmek mi? Hayal etmek mi?

Ama insan inanmaktan ibaret değil mi?

– İnanmayı yitirmemeyi umut ediyorum.

Martılar geçiyor başımın üstünden. Kanat sesleri tanıdık.

Üzüldüğünüzde göğe bakın. Bakışlarımı gökyüzüne çeviriyorum.

Dualarım geliyor aklıma. İstemsizce ceplerimi yokluyorum. Avuçlarıma bakıyorum. Acaba evden çıkarken almayı unuttuğum dualarım var mı? Elimi yüreğimin üzerine koyup Ayet ‘el Kürsü okuyorum.

Güçlü, ferasetli bir “h” harfi; yumuşak, kavrayıcı, şefkatli bir “y” harfi beliriyor gözümde. “hay”.. .Hayattayım, yaşıyorum. Bir yanımı hep diri tutmaya çalışıyorum. Kalabalıkların arasına girmiyorum. Çokça susuyor, az konuşuyorum. Sık sık uzaklara dalıyo­rum. Ya da okuduğum bir satırda kalıyorum günlerce. Eksik bir yanım, bir yanım tamamlanmamış.

Çok fazla düşünüyorum. Ağrılarım, sancılarım hep bundan sanki. Yarım kalmışlıklarla dolu­yum. Çok sık iç geçiriyorum. Nefesim göğsüme sığmıyor bazen. Kalbime takılan iç çekişlerim beni yoruyor.

Yokuş uzadıkça uzuyor. Sırtımdaki heybem dolu. Koysam yere, soluklansam bir.

Yolun kenarında ölü bir kuş. Gözlerim çığlık çığlığa.

Avuçlarımdan dökülen ölü kuşları topluyorum şehrin sokaklarında.

Ne oldu, neyiniz var? Diyor bir kadın. Cevap vermiyorum. Konuşmak canımı acıtıyor.

“Omuzlarıma konan uğur böceklerinin kanatlarını kırdıklarından bu yana darmadağınım.”

diyemiyorum.

Kelimelerim dilimin ucunda. Dökülse ziyan olacak. O yüzden uzun uzun susuyorum. Sustuklarım boğazımda düğümleniyor. Boğazımda büyüyen düğümler, acımasızca ilerliyor ruhumda.

Şimdi yüreğimi yara bantlarıyla tutturdum. Azıcık bir rüzgâr esse. Açılıverecek sanki tüm yaralarım.

Şimdi, sessiz bir köşe buldum mu çekiliyorum hemen.

Ruhumu onaracak sekineler okuyorum. Dualar ediyorum. Onları sımsıkı tutuyorum avuç iç­lerimde.

Sonra masallar yazmaya başlıyorum. Uydurma sonlar ekliyorum. Mutlu sonlar. İyileri ödül­lendiriyorum, kötüleri cezalandırıyorum. Masallarımın sonuna varmadan uyuyup kalıyorum.

Penceremin önünde yorgun kuşlar. Kanat çırpmaya mecalleri yok. Masamın üzerinde kara­lanmış kâğıtlar.

Aralık bir pencereden giren davetsiz bir rüzgâr, uçuruyor hepsini. Hızlıca toparlamaya başlı­yorum. Kâğıtlar, bitirilmemiş cümlelerin hıncını almak ister gibi ellerimi kesiyor. Parmaklarım kesiklerle dolu, ellerim kanıyor. Konuşmak yoruyor, susmak yoruyor, kalbimin çarpıntısı yoruyor, düşünmek yoruyor.

Akşam oluyor. Ortalık zifiri karanlık. Hiçbir şey seçemiyorum. El yordamıyla topluyorum eşyalarımı. Gitmelere kalkıyorum.

Ayaklarım ağır geliyor yine. Birbirine dolaşıyor adımlarım. Oysa kararlıydım. “Gitmek lazım­sa o zaman gideceğim” diyordum kendi kendime.

Valizimi gelişigüzel bırakıyorum yere. Açılıyor. Karanlığın içine dağılıyor tüm toparladıkla­rım. Eğilip yakalamaya çalışıyorum onları. Hapsedilmiş, yarım bırakılmış, kırık dökük sözcükle­rim kaçışırken bir küf kokusu sarıyor ortalığı.

Oturuyorum. Ellerim dizlerimden aşağı doğru kayıyor. Boşlukta sallanıyor bir süre. Gitmekle kalmak arasında sıkışan ruhuma bakıyorum. Yine de kımıldayamıyorum yerimden.

Bu yazıyı paylaşın