Kış,
‘Bahar benim yüreğimdedir.’ Dediğinde, ona
Kim inanır ki?
Yine alışılmışlık kokuyor her yer… Herkesin dilinde yaşanmışçasına, sahte bir ifadeyle, putlaştırılmaya çalışılan sözcüklerle… Kişinin kılcal damarlarında yanardağların taştığı, semada serserice bir hortumun açılması, mazlum bir yürekten özgürlük serçelerinin masmavi, sonu olmayan sonsuza kanat çırpması gibi…
Bir başlangıç tazeliğinde gözlerini hayata açar açmaz; önce yüreğinin kıpırdadığını, sonrada ona hayatın da bir baharın olduğunu vurgular can… Nefesi kesilmiştir, suyun altında ve damarlarında hal kalmamıştır ciğerin… Tüm sessizliğiyle, içinde barındırdığı tertemiz duygularıyla ve uğruna edebileceği tüm yeminlerle bir içine bakar, bir de baharına… Her şey nevcivan, her şey acı verici ve her şey gözlerinde çağlayan olmaya hazır… Acısında varolduğunu hisseder ve acısında kaybolursa adımlarının bir’liğe doğru uzadığını fark eder… Bu yeryüzü, içindeki kızmış lavların gökyüzüne fışkırmasından daha coşkun, kasırgaların dağlara çarpmasından daha sert! Ama tatlı… Bu, kinine yenik biri gibi sabırsızlığa götürür, sanki sırtına dünya yükünün hepsini yüklemiş gibi ağır… Ama bir anı her şeye değer…
Sanki gözlerini mezara dikmiş bekleyen bir yaşlı gibi…
Rahmetle esmesi gerekirken bir bulutun, gazapla inmesi yeryüzüne…
Ve…
Hafif bir acıyla, yüreğe saplanan yalnızlık hançerinin açtığı yaradan, tane tane damlayan bir sancı… Herkesin hakkında sözler söylediği, hatta yazılar kaleme aldığı ama bir türlü ne olduğunu hissettiremediği garip bir his…
İçimde serbestine hüküm giydiremediğim tek ve en zararlı mahkûm… Ve gecelerinde diğerlerinden habersiz işkenceler yapmaya çalıştığım ismini koyamadığım garibim…
Yağmurda söylenirmiş hep tınılar, buram buram bahar kokusunu içinde saklarmış menekşeler… Yetim bir yürekten sessiz sedasız kaçan ve kendisini uçurum kenarlarında mutlu kılması gibi… Gözlerinin her gördüğünden acı çeken ve her gördüğüne düçeşmin çağlayanlara döndüğü… Kararlı atılamayan her adımının ardından içindeki engin gurur tepelerini atmak istemesi…
Ve…
Kahramanını bir türlü bulamadığı destanlarda, kendini kahraman sanmasıyla tanımlamayı istedik seni… Burcu burcu çiçeklerinin kâinatı müstesna kıldığı ülkemden… Hasretinde kalıp bizi bimâr eden büyük ve kutsal, aynı zamanda erdemli, ismi konulmuş yalnızlığın izi… Garibanca bir hüzün…
Nevbahar’ımı zemheri kışlara terk ettim… Elem dolu asfalt sokaklarda benliğini kaybetmiş bir adam gibi hep aradım içimdeki boynu bükük öksüzleri, içimdeki kanserli serçeleri ve içimdeki ismini bir türlü koyamadığım sevdamı… Bazen haykırarak kayalara çarpmayı istedim seni, bazen bir canavar olmayı düşündüm seni parçalayıp yok etmek için, bazen ise anne olmayı istercesine sana şefkatle sarılmayı arzuladım… Arzuladım, sarılmayı arzuladım… Senin bilmediğini sanıyordum, sarılsaydım göğsümde yanan korlarda sende yanacaktın, içimdeki fırtınalarda yolunu sende bulamayacak ve benim bittiğim gibi sende bitecektin… Niye söylemedin beni ve benden ötedeki beni benden iyi bildiğini ey bahar!…
Acıdan gözlerimin halime isyan ettiği ve beni çıkışı olmayan bir sokağa sürüklediği günlerden bir gündü… Mezar taşları senin bana geleceğini hissettiriyor ve sevgilinin yokluğunda taşlaşmış benliğime sık sık “gel” diyordu… Onlar bilemezdi değil mi senin gelip gelmeyeceğini, hem sen bana söylerdin değil mi?… Ey bahar… Hazırlanmam bir yana yüreğim darmadağın olmuştu bu mevsimde, senin gidişin hala aklımdaydı, hesap edemedim ki geleceğini! Yoksa diğer mezar taşlarına da mı aynı sözleri söyledin! Ey bahar… Sadece merak ettim… Kusuruma bakıp ta bana gelmezlik etme… Ben de sadece sözler söyledim, seni hissedişimi hissettirmeye çalıştım sana…
Dedim ya nevbaharımı zemheri kışlara terk ettim, hali hazır olmasa da bu can beklemektedir seni…
1 Halil Cibran, Kum Köpük ve Avare, s.23