Sıcak bir haziran günü. Vakit, akşamüzeri. Vakit, sükûnet. Vakit, hüzün. Vakit, gözyaşı. Vakit bir erkeğin gözyaşları. Hani derlerdi ya ‘’Erkekler ağlamaz’’diye. Niçin ağlamazmış erkekler? Değil mi ki; gözyaşının rengi, dili, dini, ırkı, coğrafyası yoktu. Değil mi ki, gözyaşının cinsiyeti yoktu. Öyleyse ‘’erkekler de ağlar’’dı. Öyleyse ‘’erkekler de ağlar’’ diye yazmalı, ‘’erkekler ağlamaz’’ temasını işleyen cümle öykülerin sonlarına, filmlerin afişlerine, gazetelerin ‘’ciddi bilgiler’’ köşelerine. Hem de ‘’En çok erkekler ağlar erkekler’’ diye yazmalı cümle ilan sayfalarına, reklam panolarına. Ve eklemeli ‘’Erkelerden de en çok babalar ağlar’’ diye.
Sıcaklık, akşama rağmen bırakmıyor ensesini yeryüzünün. Alnımdan boncuk boncuk ter damlaları yuvarlanıyor, şakaklarıma, kaşlarıma doğru. Öğretmenevinin bahçesinde; öğretmenevinin lise tarafına bakan duvarının önüne kurulu masasında karşılıklı oturuyoruz, tayini Güney’e, Akdeniz Bölgesinde bir kasabaya çıkmış öğretmen arkadaşım, değerli dostum Tevfik’le. Oturduğumuz yer, kayısı ağaçlarının, uzun çam ağaçlarının gölgesi olmasına karşın; terlemekten kurtulamıyoruz. Ferhat’la benden önce oturmaya başlamışlar. Gözyaşları dökülüyor yanaklarına doğru Tevfik’in. Tevfik dalgın, durgun, mutsuz… Mutsuz ve umutsuz… Öyle ki ne sıcaklık, ne boğucu hava etkilemiyor onu. Gözünü bir noktada sabitliyor; düşünüyor, düşünüyor, düşünüyor… Bu düşüncesinin hava şartlarıyla ya da tayininin çıkmasıyla alakası yok. Belki, havanın farkında bile değil. Çünkü onun farklı bir havası; kötü bir havası var.
‘’Konuş’’ diyorum. ‘’Belki açılırsın.’’ Bir lafı, bir sözcüğü geveliyor ağzında. ‘’Kader,’’ gibi bir sözcük galiba. Sonra bakışlarını bana çevirerek; ‘’Çok konuştum. Hem konuşmanın neye faydası olacak ki?’’ Doğru söylüyordu. Bu pozisyonda konuşmanın çok şeyi çözeceğinizi ben de ummuyordum. Hem; üç saattir, mesai arkadaşımız, müdür yardımcısı Ferhat’la konuşuyordu. Hatta aylar öncesinden gidişatı sezen Ferhat, ona tayin fikrini vermişti. ‘’Git’’ demişti. ‘’Terk et buraları ve hafızanı sıfırla, yeni bir başlangıç yap’’ diye. ‘’Yeni, yeni, yeni’’ diye vurgulamıştı, defalarca Tevfik’e. Ve eklemişti: ‘’Oğlum, aklını başına topla, burada kendini harap etmekten başka bir şey yapmadığının farkında değilsin’’
Onu konuşturmak isteğimi alıkoyamıyorum. Sadece açılması için, sadece rahatlaması için onu konuşturmalıyım, diye düşünüyorum. İki yıl aynı okulda görev yaptığımız değerli öğretmen arkadaşım Tevfik’in acısı yüzüne sinmiş; yüzünün her kıvrımında, her beninde, her noktasında, her kılında yer edinmiş. Bakışları acının tesiriyle yorgun bir hal almış. Olay; tam bir aile faciası değil belki; ama en hafifinden ‘’bir babanın çöküşü’’ diye nitelendirilebilir. Onu konuşturmanın; onu açıp rahatlatacağını ummakla beraber, bu durumda onu daha da hüzünlendirir miyim, diye ufak bir tereddüt oluşuyor içimde.
İlçeye yedi yıl önce öğretmen olarak atanan Tevfik, görev yaptığı lisede son sınıf öğrencisi Nevra’ya yakınlık duyar. Öğretmeni olduğu bir kızı sevmeyi; bunu ona açmayı onuruna yediremeyen Tevfik; kız, okulu bitirdikten sonra, kıza evlenme teklifinde bulunur. Nevra, başta şaşırmakla beraber; teklife sevinir ve bir süre sonra iki tarafın ailelerinin görüşmesiyle Tevfik, eski öğrencisi Nevra ile dünya evine girer. Bu evlilikten bir buçuk yıl sonra Selma adında bir kız çocukları dünyaya gelir. Buraya kadar her şey seyrindedir. İkili mutlu mutlu geçinmektedir. Tevfik, bir süre sonra tayinini Hatay’ın bir kasabasına kaldırtır. Burası, aynı zamanda Tevfik’in ailesinin oturduğu şehirdir. Bu tayine başta karı koca çok sevinir. Fakat aradan geçen zaman dilimi bu tayin olayının hem Tevfik için hem de Nevra için buhranlı yılların başlangıcı olacağını gösterecekti. Tevfik-Nevra çifti burada iki yıl kalır. Kısa bir süre sonra aile içinde hafif tartışmalar baş gösterir. Tartışmaların kaynağını eve sık sık gelen Tevfik’in akrabalarının Nevra’da oluşturduğu rahatsızlık oluşturur. Başta huzursuzluğunu içine atan Nevra, birkaç ay sonra bu ziyaretlerden rahatsız olduğunu yüksek sesle dile getirmeye başlar. Tevfik için bu, kabullenilemez bir durumdur. Çünkü Nevra’nın eve gelmesini istemediği kişilerin başında Tevfik’in anne ve babası yer almaktadır. Tevfik’le Nevra arasında baş gösteren gerginlik yerini şiddete bırakır. Zaman zaman Nevra’yı döven Tevfik, bir şeyin farkında değildir. Sağlık lisesi mezunu Nevra, Tevfik okula gittiği zamanlar düzenli olarak memurluk sınavına hazırlanmaktadır. Amacı, memur olarak başka bir şehre atanmak ve böylece eşini, ailesinden koparmaktır. Planını adım adım uygulamaya koyan Nevra, o yıl yapılan memurluk sınavından yüksek bir başarı elde ederek kendi memleketine; ailesinin yanına hemşire olarak atanır. Aile yeniden Nevra’nın memleketine yerleşir. Bu durumda çark tersinden işlemeye başlar ve Nevra’nın akrabaları sık sık ikilinin evine gelmeye başlar. Nevra, intikam almaktadır kendince. Bu sefer haklı bir gerekçesi de bulunmaktadır. ‘’Çocuğa bakma olayı’’ Nevra çalıştığı için; Nevra’nın annesi gündüzleri evlerine gelip çocuğa bakmaktadır. Nevra’nın nöbete kaldığı geceler ise annesi, akşamdan evlerine gelerek çocuğu kendi evine götürmektedir. Şartlar, Tevfik- Nevra çiftinin evine Nevra’nın ailesinin; özellikle annesinin sık sık gelip gitmesini zorunlu kılar adeta. Bu durumdan yakınan Tevfik’e Nevra, adeta ‘’hatırlar mısın, senin ailen bizim evden çıkmazdı. Bak nasılmış!’’ diyerek dolaylı olarak tartışma zemini oluşturur. Bu tartışmalar zaman zaman kavgaya dönüşür. Yine böyle kavgaların birinin ardından, Tevfik dışarı çıkınca Nevra, pılını pırtını toplayarak evi terk eder. Başta bunun bir kızma, küsme olduğunu zanneden Tevfik, birkaç gün bekler. Nevra eve dönmeyince hatırı sayılır birkaç kişiyi aracı olarak devreye koyar. Ama girişimler hep olumsuzlukla sonuçlanır. Tevfik, aileyi kurtarma peşindedir. Çünkü bu küsme olayından bu yana altı aydan fazla bir süre geçmiş ve eşini, özellikle de kızını çok özlemiştir. Ancak Nevra bu işi kafasında bitirmiştir. Eve dönmez ve boşanma davası açar. Tevfik’in mahkemede başta ‘’Boşanmak istemediğini’’ ifade etmesi üzerine uzayan duruşmalar bir gün canına tak ettirir ve o da boşanmayı ister. Mahkeme, evliliği bitirir ve Selma’yı da Nevra’ya verir. Tevfik’e de dini bayramlarda üçer gün, yaz tatillerinde ise birer ay Selma’yı yanına alma hakkı verir. Boşanmaya rağmen, bir gün eşinin geri geleceği konusunda ümidini yitirtmeyen Tevfik, aracılar göndermeye devam eder. Fakat cevap hep olumsuz olur. Tevfik, bu karmaşaya son vermek üzere bağrına taş basa basa tayin ister. Tayini uzak bir şehre çıkar. Tevfik bugün okuldan ilişkisini kesmiştir. Aklında kızını mahkeme kararına binaen bir aylığına kendisiyle götürme düşüncesi vardır. Çünkü vakit yaz tatilinin başlangıcıdır ve mahkeme kararına göre bir aylık süre için kızını yanına alabilecektir. Fakat Nevra ve ailesi buna da izin vermez. Gerekçeleri ise ‘’Kız gelmek istemiyor’’ şeklindedir. Kızı kendisiyle götürmek isteyen Tevfik’in kızı bir daha geri getirmeyeceğini düşünen Nevra ve ailesi, kızı Tevfik’e vermemek için ona Tevfik’i kötülemişler. Tevfik, durumu görev yaptığı okulun müdür yardımcısı Ferhat’a açar. Tevfik’in aile durumunu yakından bilen Ferhat, Nevra’nın ailesini de yakındna tanımaktadır. Tevfik’e kızı normal yollardan alamayacağını anlatır. Çözüm olarak, savcılığa başvurmasını öneir. Çünkü ortada uygulanamayan bir mahkeme kararı bulunmaktadır. Tevfik, savcılıktan önce; son bir kez, güvendiği aracılardan biri vasıtasıyla kızını bir aylığına yanına almak istediği hususunda haber yollar Nevra’ya. Nevra ve Nevra’nın annesi kızın gelmek istemediğini söyleyerek talebi geri çevirir. Bugün, öğleden önce, müdür yardımcısı Ferhat’ın odasında otururken, şimdi olduğu gibi Tevfik, başı iki omzunun arasına çökmüş bir vaziyette beklediğine şahit oldum. Bu durum benimle Ferhat’ın içini parçalıyordu.
‘’Savcılığa gitsene oğlum’’ dedi Ferhat, Tevfik’e. ‘’Sen ne biçim adamsın? Memlekette hukuk denen bir şey var’’ Ferhat, bana döndü. Ben de Tevfik’e asla zora başvurmamasını, kendisini de harap etmemesini söyleyip savcılığa başvurarak mahkemenin kararını uygulatmasını söyledim. Tevfik, dediklerimizden de cesaret alarak savcılığa gitti. Savcılık, Tevfik’e talebinde haklı olduğunu; fakat çocuğun gelmemesinin farklı bir durum olduğunu, çocuk gelmek istemiyorsa; durumun bir pedagog yardımıyla tespit edilip tutanak altına alınacağını; bu tutanağa göre karar verilebileceğini, bu durumda prosedürün de on beş günü bulabileceğini ifade edince Tevfik, kara kara düşünerek öğretmenevine gelir.
‘’Konuş, dostum Belki açılırsın. Ne yapmaya karar verdin?’’ diye soruyorum. ‘’Her şeye rağmen beddua etmedim şimdiye dek.’’ ‘’Ama artık, beddua edeceğim.’’ Dedi. ‘’Sen yine de beddua etme,’’ dedim. Hem sen karar verdin mi, gidiyor musun, yoksa savcılığın sana önerdiği yolu mu takip edeceksin?
Gözleri bir kez daha doldu. Etrafındakilerin görmesini engellemek için cebinden çıkardığı selpakla sildi gözyaşlarını. Hafif bir öksürme taklidi yaptı. Soğuk aldığını göstermek istercesine. ‘’Allah belalarını versin. Hayatımı alt üst etiler. şimdi de beni canımdan, ciğerimden, yavrumdan ettiler. Bunu nasıl yaparlar?’’ dedi. Soluklandı. Peş peşe vurgulaya vurgulaya söylediği sözlerden sonra. ‘’Dostum’’ dedi. ‘’Gideceğim.’’ ‘’Bağrım yana yana, ciğerlerim parçalana parçalana gideceğim. Çocuğu da evi de, her şeyi onlara bırakıp gideceğim. Ama şunu bilsinler ki Allah, bunu yanlarına bırakmaz onların. Beni yavrumdan nasıl ederler?’’
“Sakin ol,” diyorum Tevfik’e. ‘’Elbette her şeyin bir çözümü bulunur.’’ ‘’Biliyor musun, beni en çok kahreden şey ne?’’ Diye soruyor. Ardından benim cevap vermemi beklemeden elini gömleğinin cebine koyarak bir otobüs bileti çıkarıyor. ‘’Bileti kestim, gideceğim. Ama beni en çok kahreden şey; bugün canımın, Selma’nın doğum günü. Onu çarşıya götürüp ona güzel güzel kıyafetler, oyuncaklar alacaktım.’’ Gözlerinden tekrar yaşlar akmaya başladı. Benim de gözlerim buğulandı. Hıçkırıklarımı bastırmak için uğraştım. Ama nafile. O ağladı, ben ağladım. Hayata, bozulan dünyanın bozulan düzenine, merhametsizliğe, acımasızlığa, kayıtsızlığa, aldırmazlığa, vefasızlığa, işlemeyen hukuk kurallarına… O ağladı, ben ağladım. Gece saat yirmi üçte gidecekti. Bu kesindi artık. Beraber kalktık. ‘’Akşam, seni uğurlamaya geleceğim’’ dedim. ‘’Gelme.’’ Dedi. ‘’Ben giderim.’’ ‘’Bakalım’’ dedim. Aslında çok da istekli değildim. Bu acıyı, bu manzarayı bir kez daha kaldıracak takati bulamıyordum kendimde.
Beraber kalktık. Onu arabayla Emniyet Müdürlüğü’nün önündeki caddede bıraktım. Nereye gideceğini sordum. Eve gideceğini, şimdilik bir valizi tek götüreceğini; kalan eşyaları daha sonra bir nakliye şirketi aracılığıyla götürteceğini söyledi. Dalgın dalgın çarşıya doğru yürüdü. Omuzları öne çökmüş bir vaziyette; önüne baka baka, evlat acısının bir insanı nasıl yıktığını göstere göstere yürüdü. Bu, her gün okula gitmek için yürüdüğü caddedeki son yürüyüşüydü.