Mevsimleri bilmeyen çocuklardan biriydi Azima. Yağan kar, yağmur; esen rüzgar, açan güneş,soğuk ve sıcak… Sadece yaşadıkları üzerine içsel bir bilme ile tanıyordu çevresini. Kimse ona çiçeklerin baharda açtığını söylememişti. Kimsenin büyük ihtimal bunu söylemeye de vakti olmamıştı. Nihayetinde soru sormak da öğrenileceklerden bir tanesiydi. Herkesin her şeyi kabullenmek zorunda olduğu bu yerlerde kimse kimseye soru sormuyordu zaten. Azima öğrenmediğini yapamıyordu çoğu zaman. Aklına gelmiyordu belki. Ya da aklına gelse bile cesaret edemiyordu. Hani dilinin ucuna geliverse cümleler “kimse” hep meşguldü. Ağlamakla, uzaklara bakıp uzun uzun düşünmekle, çorak toprakların veremediklerini saymakla, geçmiş zaman üzerine türküler yakmakla, boş tencereleri dolduramamanın telaşıyla…
Kimselerden bazıları mevsim ne olursa olsun gidiyordu. Yani gitmelerin hangi mevsimde gerçekleştiğini bilmek durdurmayacaktı onları, değiştirmeyecekti yaşanacakları. Mevsimlerden önce öğrenilmesi gereken en önemli şey hayatta kalmaktı. Hayatta olmayınca mevsimleri bilmek ya da bilmemek çok da farketmezdi nasılsa. Kış ya da yaz, ilkbahar ya da sonbahar… Onları tanısa da tanımasa da vakti gelince bahçeyi ziyaret ediyorlardı zaten.
Kimseler bir gitti mi dönmüyorlardı. Kalanlar hayatta kalabilmekle mücadele ederken “bir bahar daha geldi” cümlesini kuramayacak kadar zayıf, çaresiz, yorgun, hasta düşmüşlerdi. Azima çökmüş gözlerine bakıp çevresindeki kimselerin, bir kuru ekmek kırıntısını ağzına attı. Hayatın gördüklerinden başka bir yüzü olduğunu bilmiyordu. Gidenlerin nereye gittiğini bilmiyordu. Kimselerin gözden kayboldukları noktada büyük bir çukura düştüklerini, oradan da neden çıkamadıklarını bilmiyordu. Uçaktan yere düşen siyah taşların neden patladığını bilmiyordu. Çok şeyi bilmiyordu Azima. Bir savaş çocuğu baharın rengini göremeyecek kadar ürkekti işte. Azima o çocuklardan sadece bir tanesiydi. “Savaş hayâlleri de yıktı.”