Hâyâller kuş tüyü uykusundayken, geceye şerh düşüyorum. Çelme atılmadı yüreğime, korkma! Kendi kendine toprâğa düşüyor hislerim. Kale düşümleriyle benzeşmeyen, düşleri tımârlayacak olan bir gelişim sâdedinde olacak çağıldayan mâtemlerim. Kâle alınmayacak değilim, hüzün giydirilmiş okyanusa arıtma tesisidir kurduğum.
Bir sünger avcısı edâsında dibe dalıyorum. Sâğ elimde mızrağım, sol elimde hânçerimle; körce düğümlenmiş âmâ fikirleri çözüyorum fersâh fersâh.
Ve sorgu odasına bir kenti hapsediyorum. Adı; kahırman. Sorguculuk olmayan mesleğimi icrâ etmekteyim kentin sâkinlerine.
Hângi sevdânın ardına düşmüştün, hângi karabatağın gagasında çıkmıştın kuyudan? Sana kim verdi devşirilmiş ismini kahırman? Kâh gürz oluyorsun, kâh püskülü kopuk bir süpürge. Anlâmsızlığına anlâm vermek isteyenler hâlden hâle koyuyor seni. Bir zamanlar gölgende hâle hâle açan lâlelerin vardı. Ne zaman kuruttu ithâl edilmiş toprağın, lâlelerin köklerini?
Suretinden yansıyan karartıları dâmıtmak gerek. Hâyât sinirleri aldırılmış ömrüne kalp nakli yapacağım kahırman! Bir kâlp yetmiyor sana; gördüm. Görsellikle bezenmiş kızıl perdelerini çekeceğim. Yâylanmış tarafların ay ışığı dolsun yerter ki.
Asfalta bürünmüş toprâğının, filizlenmek sevdâsındaki otlarını serbest bırak. Çatlat fosilleşmiş maddeleri, katmanlarının yüzünü görsün köreltilmiş kentin sâkinleri. Fiiliyât zor mu? İlizyonist tâvırlarına set çekeceğim. Abrâ kâdâbra olamayacaksın; kork benden!
Yeşilini akıttığın öğütücü hunilerde, anbean sunileştin sen. Mezrâların mânzârâsına hasret kaldığın nöbetlere tutulmaktasın. Deniz senin değil, mârtılar senin değil, gece senin değil, loş ışıklar senin değil, sen biçâreliğin damarını tutmuşsun artık. Kâbuğuna cân merhemleri sürülmelisin kent. Bigâne kaldığın zâmânlarda kurutulmuş gül avcılığın, duygularına pâhâ biçmez unutma.
Yüzleşme sendromunda serum takılmış hücrelerine. Atomların yenilenmiyor; yeniliyor, eritiliyor, kemiriliyor, semiriliyor. Vahşi bir kurt musâllat olmuş sânki başına. Bir musalla bulup yatırmak gâyesindeler toprâğa cesedini. Ceninliğine özlem duyacak hâllerden kaçın. Bak sâkinlerin, sâkinliğin vermiş olduğu rehâvette dokunmazlar sana ve öylece kalırsın tozlu hecelerin arasında kahırman.
Beyaz at sürüleri geziniyor caddelerinde. Tepelerinde jokeyleri mevcut. Ufkundan bak onlara, fukarâca bakma, çünkü sen ezilmiş değilsin kahırman. Seni, kalpsizler emzirmiş zamanında. Anne sütünden sonra, küflü tâtlara batırmışlar parmaklarını ve sen özgürce emmişsin onları. Sarhoş etmiş seni ezim doldurulmuş emzirmeler, tutsak etmiş. Ve sen yalpalarken, sana gece gündüz mânâsız naralar attırmışlar.
Kahırman; al eline bir kova su, sıkıca tut onu. Nerede bir beyaz at sürüsü görürsen, dikenli tüylerine savur kovayı ve ıslât onları. Boyaları dökülecek, göreceksin.
Kaldırım taşlarını yine mi değiştirdiler. Bu sefer ne renk? Bu sefer kâre mi, yuvarlak mı, yoksa üçgen mi? Bu sefer ebâtı nasıl? Aralarına yığdıkları kumcuklar direkt gömülüyor mu sızıntılara?
Yine değişimi bol, içeriği fos bir görsel hezeyân. Adımlara yön verenler, kaldırımlarını da kendileri inşâ etmekteler. Rengi onların, şekli onların, ebâtı onların. Sen ise sebâtsızlığa devam et kahırman, sâkinlerin besler seni dumanla ne de olsa!
Rüzgâr gülleri dikmeye karar verdim apartman aralarına. Bina dağlarının boyunlarından esen yellerin şiddetini ölçeceğim ânbeân. Kronolojisini çıkaracağım Balkanlardan gelenlerin, kronolojisini çıkaracağım Sibirya firârilerinin. Listeleyeceğim gurbetleri kahırman!
Gurbete kimler, neden, nasıl çıkmış? Âkli tâhâyyüllerini kaldırımlara fırlatmış kentin sâkinleri, hangi gurbetin gârâbetine yenik düşmüşler bakmak gerek… Tâdımlık olmamalı fikrî münâzaralar, zârların yırtılmalı kahırman.
Tefekkürde dârlâşmak, sığamamak elzemlik ârz ediyor. Seni, kurutulmuş bir bataklığın üzerine inşâ ediyorum kahırman. Kahretmeyecek akledeceksin artık. Tâlepsiz ârzlara müptelâ olmak mâhşerinde diyeceğim ki: Bir kent kuruyorum; göğü bâlçıktan, duvarları bulutsu.