Önümdeki kamyonu sollamaya yeltenirken arkamdan şiddetli bir uyarıyla bağıran kornayla birlikte şimşek gibi parlayıp sönen selektörle ancak kendime gelebildim. Dikiz aynasında peş peşe yanıp sönen farın göz alıcı ışığıyla tehlikeyi son anda fark ettim. Eyvah! Üzerime ansızın kaynar sular dökülmüş gibi sıcak ürperişlerin eş zamanlı refleksiyle önce yavaşladım, ardından arabayı sağımda oluşan boşluğa çektim. Kamyonun altına girmeye ramak kala varlığımın son savunma hattında bir manevraydı bu. Tepeden tırnağa ürperdim. Sakin ol. Ne olursa olsun akıllı ve sakin. Sağımda can havliyle ‘Aman dikkat Kâmil’ diyen karım benden fazla korkmuştu. Bir anda zaten soluk olan yüzü kireç gibi bembeyaz kesilmişti. ‘Ne olursun acele etme. Biraz geç gidelim zararı yok. Geç geldi desinler, gelmedi demesinler.’ Doğru söze ne denir? Bu kadar acele, olandan, olacaktan neyi değiştirecekti? Hanıma belli etmiyordum ama o an sakin cevap verecek durumda değildim. ‘Tamam’ anlamında bir işmarla bile karşılık veremedim sanki. Ve yine sanki artık hiçbir şeyin, kendi varlığımın bile önemi kalmıyormuş, kalmayacakmış gibi her halimle sessiz bir hüzün giyindim. Tek kelime konuşamıyordum. Bu dur-ulmalarla birlikte elimde olmayan kopuşlarla içime dalıyor, dalgınlaşıyordum. Hız göstergesi kopuşa orantılı olarak yükseliyor. Yükselişi fark edince hanımın sözü aklıma geliyor, ayağımı gazdan çekiyorum: ‘Geç geldi desinler, gelmedi demesinler.’
“Biraz su iç. İstersen kenara çek biraz soluklan”
“Bu durumda nasıl soluklanırım?”
“İyi de hayatım bundan sonrası kaderle yarış yapmaktır. Kaderden öte yol yoktur. Kimse kaderin önüne geçemez. Kaderimizi üzmeyelim, onu zorlamayalım.”
Bu sözler bana ilaç gibi geldi. Kız sen bu hikmetleri nereden buluyorsun?
Uzattığı şişeden birkaç yudum su içiyorum İyi geliyor. Mütevekkil bir sakinlikle yavaşlıyorum.
Eniştemden aldığım telefonla nevrim döndü. Şakalaşmaktan hoşlanan o naif ses tonu, yerini ağır, ciddi bir hüznün durgunluğuna bırakmıştı. Yumuşak içerik ve söyleyişiyle alttan alta beni bir habere hazırlıyordu. Hazırlıyordu ama bilmiyor muydum sanki.
“Enişte ne oldu? Yoksa annem mi vefat etti?”
“Yok” diye beni adeta teskin etmeye çalıştı. “Allah gecinden versin. Ama biraz ağırlaştı. Gelsen iyi olur.” Ağlamamak için kendini zor tuttuğunu hissetmemden işkillendim. Bir süredir iyice ağırlaşan sağlık sorunuyla annemin artık belli bir takdirin sonuna geldiği düşüncesiyle zihnim, zihnimden de önce ruhum, karmakarışıktı. Ömür boyu bütün ruhu, varlığıyla size bağlı kalan bir vefaya veda edecek olma düşüncesi, bütün anlamları önemsizleştirecek ağırlığıyla içimin en dokunaklı, en zayıf yerine çöktü. Çöktüm! Benliğimin sınırlarını oluşturan bütün çizgiler belirsizleşti. Kendimi tutamadım. İki gözüm iki çeşme. Yoksa annem vefat etti de beni alıştıra alıştıra mı bilgilendiriyorlar? Bizde böyle olur. Babamın da rahmetli oluşunu doğrudan söyleyememişler, ‘Biraz hasta gel’ diye çağırmışlardı. Ruhumu allak bullak eden bunca sessiz devinim arasında gurbet ve ayrılık düşüncesi, sözlüklerdeki bütün anlamlarını aşarak hayatın en ağır, en hazin, en sarsıcı gerçekliğiyle yüreğimin tam ortasından gırtlağıma kadar yükseldi, orayı tıkadı. Değer mi adamım, değer miydi? Hastalık da ölüm de Allah’ın emri evet ama ister tahsil, ister iş için olsun, anneyi babayı adeta kendi çaresizliğiyle baş başa bırakıp memleketten ayrılmaya değer miydi? Şimdi üzülmen, şimdi gaz pedalına yüklenerek kazanmak istediğin zaman, olacak olandan neyi erteleyecek, ne kazandıracak?
Telefonu kapatır kapatmaz, hanıma durumu anlatıyor, yola çıkmak üzere hemen hazırlanmasını söylüyorum. Bir saat içinde yoldayız. Hafta içi olduğundan şehirlerarası yollar sakin. Daha rahat hız yapıyorum. Altımızdan su gibi akan yolun ufkuna yıldırım gibi ilerliyorum. İlerliyorum ama bana olduğum yerde patinaj yapıyormuşum gibi geliyor. Yollar uzuyor, araba yavaşlıyor. Sakinliğiyle her zaman huzur sığınağımız olan hanım, olgun bir tonlamayla ara ara uyarıyor. Fazla hıza gerek yok. Aman dikkatli ol. Dikkatliyim. Bu kez abim telefon açıyor. Daha bir şey söylemeden “Yoldayım” diyorum. Geliyorum.
“Kimden duydun” diye soruyor. Eniştemden diyorum. Annemin durumu nedir? Hastaneye kaldırdık. Bir kanama geçirdi. Yoğun bakımda. Abim daha gerçekçidir. Eniştemin beni üzmemek için gizlediğini sandığım kimi durumlar, Abimle şimdi daha rahatlatıcı, ümit verici bir havaya kavuşuyor.
Onu yoğun bakım ünitesinde, ağzında ventilatöre bağlı solunum maskesi, yanı başında oksijen tüpleri, koluna, parmak ucuna, göğsüne hortumlar takılı baygın vaziyette hayal ediyorum. İçim burkuluyor. Yollar hayallerle, hatıralarla kaynaşarak eğile büküle kısalıyor, kısaldıkça uzuyor.
Akşamüzeri, eve varır varmaz hastaneye gidiyoruz. Görevli personel annemi görmeme müsaade etmiyor. Abim Ankara’dan geldiğimi söylüyor. ‘Tamam da beyefendi talimat var, görüştüremiyoruz’ Orada yatanın annem olduğunu, sadece onu görmek için Ankara’dan geldiğimi, beni anlamalarını, yardımcı olmalarını rica ediyorum. Abi Allah şifalar versin ancak yoğun bakıma kimseyi alamıyoruz. Yahu kardeşim kimseyi alma tamam bir görüp çıkacağız, ne var bunda? Doktora bir telefon açayım diyor. Az sonra otomatik açılan kapıdan doktorla birlikte geliyorlar.
“Demek Ankara’dan, anneni görmek için geldiniz.”
“Evet doktor bey.”
“Çok iyi etmişsiniz, ne güzel etmişsiniz. Hasta için de sizin için de iyi olur. Yalnız beyefendi mümkünse annenize fazla yaklaşmayın. Malum hijyen meselesi. Yine mümkünse iyi ve olumlu düşünün. Onunla konuşun, ağlamayın. Biliyor musunuz, hastalar uyurken bile ziyaretçilerin ruh durumundan etkilenir, sevinir, üzülürler. Onların yaşama enerjisine destek olmalıyız.”
Yeşil önlüğü, beresi, maskesi arasından ancak içinden babacan sevecenlik yayılan gözleri ile muhatap olduğum doktorun ruhi canlılık ve iletişimi önemseyen sözlerini ilginç, dahası pek bilgece buldum.
Duvarları kenarına her biri fişler, tüpler, ekranlarla teçhiz edilmiş yedi sekiz adet ortopedik yatağın sıralandığı, sinyal seslerinin, solunum fısırtılarının, ilaç kokularının, iniltilerle birbirine karıştığı klinikte, karşı ünitede baygın yatan annemi hemen fark ettim. Hemşire uzun kalmamamı rica ederek masasına yöneldi. Nerdeyse bir lahza olsun dinlenmeye fırsat bulamaksızın bütün aileyi omuzlayarak yürüyüp duran, bize hizmet etmek için tam manasıyla saçını süpürge yapan, gecesini gündüzüne katan anacığım, hayal ettiğim gibi, her şeyden habersiz, masum bir çocuk sakinliği, güzelliğiyle öylece yatıyordu. Belki hiçbir şey düşünmeden, hiçbir şeyi, hiçbirimizi tasa etmeden, telaşsız, kaygısız tek dinlendiği an işte şu yatakta yattığı andır. İçimden sessiz bir hıçkırıkla birlikte o an sebebinin ayrımına tam varamadığım bir çeşit imrenme duygusuyla ‘Anacığım’ diye geçiriyorum. Devamını getiremediğim cümlelerin tümüne ortak bir anlam siniyor: ‘Ancak bir amansız derde teslim olara mecburiyetiyle mi dinlenecektin?’ Gözlerimle birlikte kalbim buğulanıyor. Derin, baygın bir uykuda. Ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilmeden yanına yaklaşıyorum. Ağzında huni şeklinde solunum maskesi. Vücudunun şurasına burasına mandallanmış sarı, yeşil, kırmızı kablolar, monitöre bağlanmış. Elinin üzerine takılmış serum iğnesi. Demek ki damar yolu orada daha belirgin. Ekranda renkli ışıklar belli bir ritimle zikzak çiziyor. Hemşire şu an sağlık fonksiyonları denetim altında diyor. ‘Anne’ diyorum sessizce, bütün yaşanmışlıkların gerisinden. Geçmiş olsun. Duymuyor. Öyle mi? İkinci seslenişimde grafik ritminde tereddüt çiziliyor. Parmağını tutuyor, elini öpüyorum. ‘Fazla yaklaşma’ diyor hemşire. Anne ben geldim. İyileşeceksin inşallah. Grafik yeni bir ritim tutuyor. Uykuya kapanmış gözkapakları biraz aralanıp bana bakmaya çalışıyor. Hoş geldin dediğini, sevindiğini hissediyorum. Niçin geciktin dediğini de hissediyorum. Hep seni bekleyip durdum. Daha erken gelemez miydin? Parmağımı hafiften sıkıyor. Artık eminim. Benimle bağlantı kurdu. O sırada ekran sinyal verdi; bip bip bip! Geldiğin iyi oldu diyor. Yeşil grafiğin zikzakları daha hızlı akmaya başladı. Yan kutucuktaki rakamlar yükseldi. Seksen, doksan, doksanyedi, yüz… Telaşla önce hemşire, nasıl haber aldıysa ardından doktor yetişti.
“Durum nedir hemşire hanım.”
“Kalp atışı parametre değerlerinin dışına çıkıyor.”
“Taşhikardi.”
“Solunum ve basıncı ayarlayın.”
Eğer gelmeseydin, böyle de olsa görüşmeseydik hicranla hüzünle veda edecektim. Ah sevgili yavrum. Sen benim bi tanemsin.
Hemşire ekranda kimi düğmelere basıyor, bir vanayı ayarlıyor, anında dosyaya değerleri işliyor.
Seni böyle görmek bile bana yetti. Ömür dediğin işte bu kadar. İşte geldik, işte gidiyoruz. İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn. Ebedi istirahata hazırlandığı izlenimi veren gözlerinin yorgun bakışları arasından beliren alaca seherlerde sessiz sessiz okumaya başladı yine. Zamanların ötesinden gelen, zamanların ötesine giden bir teslimiyetin esenlik tesellisi: Ulâike aleyhim salâvâtun min rabbihim ve rahmetun ve ulâike humul muhtedûn.
Beyefendi istersen bu kadar yetsin diyor doktor kısık sesle. Kalbini fazla yormayalım. ‘Hatice teyzem bi tane. Kalbini yormayalım değil mi Teyzeciğim?’ diyor. Onunla konuşuyor. Ben de iyileşeceksin diyerek sonsuz bir vedanın ilk geri adımlarını annesizliğe atarak kapıya yöneliyorum. Bizimkiler, durumu nasıl diyorlar. İşte öyle, nasıl olacak. Kolay değil diyorum bir ömrün yükünü taşımak. Dua edeceğiz. Hayırlısı olsun.
Gün doğmadan önce uyanışlarla başlayıp süren bir ömür. Sabahın alaca serinliğinde abdest alıp, yer yatağının köşesinde ilk ağartının efsunlu sessizliğini, adeta semadan fısıldayışlar gibi usulca, uyku ve uyanıklık arasında rüyalarıma kadar serpiştiriyor. Çocuk dualarla yıkanmış, dokunulmaz vakitlerin masalsı maneviliğinde akıyor. Elif lam mim’lerle, Yasin’lerle yüzler, özler yunup yıkanıyor. İlk şuurlaşmanın düş ve rüya, seher ve sihir aralıklarından, ayet ayet, sure sure sözlerin en yücesi akıyor insiyakına. Yâsîn/ VeI Kur’ân-iI hakîm /İnneke IemineI mürseIîn/ AIâ sırâtın müstakîm. Allah’ım bizi sırâtı müstakimden ayırma. Kuş ve böceklerden başka kimseciklerin uyanmadığı bu saatlerde, ilahi mırıldanmaları eşliğinde kışsa kar kürünüp yol açılacak, yazsa önce avlu süpürülecek. TenzîIeI azîzirrahîm/ Li tünzira kavmen mâ ünzira âbâühüm fehüm gâfiIûn. Daha çok da Yunus’un nefesi doluşacak içimize, ev içimize.
“Uyan ey gözlerim gafletten uyan
Uyan uykusu çok gözlerim uyan”
Sonra hayvanlar sağılacak, ocak çıtırdayacak. Babam işe biz okula yollandıktan sonra dutlar, kaysılar toplanacak. Pekmez, gün kurusu. Daha şimdiden kışa hazırlık. İhtiyaç fazlası Şire Pazarında satılacak. Bir ömür koşuşturma, çabalayıp didinme.
‘Anam gel de şöyle biraz otur, biraz dinlen, bu evin işi mi biter?’
Bana bu dünyada dinlemek haram bacım. Bunca işi bırakır da nasıl dinlenirsin? Bu kadar işi kim yapacak, buraları kim toparlayacak. Bir ucundan tutan yok ki. Nasıl dinleneceksen gel de dinlen bakalım.
Nihayet biter. Yamamız, söküğümüz olmasa belki içeri bile girmeyecek. Gelir. Hah şöyle biraz soluklan allahasen. Kurban olurum sana. Anasının güzeli. Nasıl olduysa, nasıl oluyorsa işte dışarıya, parka açılan pencerenin hemen yanı başındaki kanepenin üzerindeki yatakta doğrulup oturmuş. Sen böyle oturacak kadın mıydın? Zaman işte böyledir anacığım. Çevrintisine aldığı her şeyi eskitir, soldurur, eğer, büker. Bileği bükülemeyen o kadını şimdi böyle beli bükük olarak kanepede görünce insan nasıl iç geçirmez. Tül perdeyi aralayıp parktaki çam, meşe ağaçlarına, çocuklar için yapılmış kaydırak ve salıncaklara bakıyor. Görüyor musun diyor, çocuklar bu rüzgârda bu yağışta nasıl oynuyorlar. Yavrum evinize gidin evinize, hasta olacaksınız. Hüzünle izliyorum. Kim hasta olacak anne? Kim olacak çocuklar. İyi de anacığım orada çocuk mocuk yoktur. Nasıl yoktur görmüyor musun? Aman ya Rabbim, Bu da mı başımıza gelecekti? Hayal görüyor. Zaman zaman bu oluyor; olanı görmüyor, görüleni fark etmiyor. Bükülmeyle beraber şuurda erimenin, dikkatte azalmanın, giderek koyu bir unutmanın başladığını, ezanı, namazı hatırlamayışıyla anladım. Her şeyi unuturdu da namazı unutmasına imkân yoktu. Buna rağmen en unuttuğu zamanlarda bile sesli olarak bir sureye başlayarak yol veriniz, sizden devralarak onu sonuna kadar su gibi okur. Buradan bir yol bulup bilincini hayata bağlamaya çalışırım. Çoğu zaman bu taktik başarılı olurdu. Dedemden, babamdan, geçmişten, şuradan buradan bahsederdik. O zaman değmeyin keyfimize.
Canım anam, ruhu ayetlerle işlenmiş. Ayetler ruhunu işlemiş. Bu hep böyle devam etmezdi. Bir susku aralığından sonra, ruhu yine eriyen şuurunun otomatik işleyişinden etkilenirdi. Pencereyi kapat soğuk gelmesin. O canlı, o cevval kadında artık gel gitler, kopmalar başladı. Temmuzdayız. Dışarıda pırıl pırıl bir hava. Buna rağmen pencereler kapalı. Soğuk nereden gelir? Ama zihninde fırtınalar kopuyor, kar, yağmur yağıyor belli ki. Yaşadığı onca çileli yılların soğuk kışları, yazın bile üşütecek derecede ruhuna yerleşmiş. Her mevsim payına üşümek düşen anamın şimdi hayattan habersiz temmuz, ağustos gülüşünde ne naif, ne çocuksu bir güzellik var yarabbi. Hiçbir şeyden haberdar olamayışın insanı bu kadar güzelleştireceğini bilemezdim. Kardeşim ilaçlarını getiriyor. Alzaymır. Başımıza bir de bu çıktı. Son zamanlarda her yaşlının illeti olmaya başladı, belki herkesin. Yuvarla bakalım şunları. Ablamın kızı Özden’in verdiği haplara hiç itiraz etmiyor. Eskiden mecbur kalmasaydı ilaç falan aldıramazdınız. Kim bu ana? Özden’e içinden çocuksu parıltılar taşan boş gözlerle bakıyor. Anneanne ben kimim? Kim olacaksın kızımsın. Ben kızın değil kızının kızıyım, torununum hatırlamadın mı, ben Özden. Özden mi? Tamam işte kızımsın. Senin kaç çocuğun var anneanne? Dört, İki kız iki oğlan. Tamam işte. Kızların kim? Meliha, Sabiha. Hah, işte ben Meliha’nın kızıyım, nasıl bilmezsin. Meliha’nın mı? Hayır, Meliha sensin işte. Özden bir olmazlığı denemenin sorular, hatıralar, pişmanlıklar, hayıflanmalar içinde dönen çaresizliği içinde bana bakıyor; ‘işte böyle dayı’ diyor. İkimiz de sınav olarak koca bir hayattan bize kalan hakikatin sessizliğini veya sessizliğin hakikatini paylaşıyoruz. Paylaştıkça sessizlik uzuyor, derinleşiyor, sessizlik uzayıp derinleşince hakikat bütün varlığımı dolduruyor. Varlık da, hayat da, hakikat de işte bu, işte böyle, işte bu kadar, işte bu şekil. Bazen dünü bugün gibi yaşıyor, bazen o nur yüzünden huzur yayılarak Yunus’tan yine okumaya başlıyor. Soğuk biraz dindi galiba. Her şey, perdesi kenara çekilmiş pencereden seyredilen bahçe, parkta oynayan çocuklar, ağaçlar şimdi kendi yerlerinde olmalı. Olsun diyorum. Buna da şükür. Saati geldi. Az sonra usulca kendinden geçip, artık kafasında en ufak bir kaygı taşımamanın rahatlığıyla yumuşak mı yumuşak bir uykuya teslim olacak. Eskiden benzer kendinden geçişleri uzun yaz akşamlarından sonra bir köşede uyuyup kalarak yaşardı.
“Yatsı okundu mu?”
“Okunmadı daha. Ama eli kulağında.”
“Allah günah yazmasın kılıp yatacağım.”
Mecburiyetler insana kendi fıkhını bulduruyor. Bazen de kılmadan yattığı yatsıyı gece yarısı teheccütten hemen önce eda eder. Ve seherin en serin vaktinde salatla, selâmla güne başlar. Yaza güze, kışa selâm. Yere göğe, meleklere selâm. Selâm çiğ düşmüş yapraklara, dallara. Yanacak ocağa, pişecek ekmeğe, okşanacak kediye, öpülecek çocuğa selâm.
Abimin kolumu tutmasıyla kendime geldiğimde karşımızda yine o naif, babacan olgunluğuyla doktoru buldum. Hüzünlü bakışları eşliğinde bize başsağlığı diledi.
İçim buğulandı. Doğumdan ölüme, daha öncesine ve daha sonrasına kadar varlığı saran yokluk, yokluğu saran varlık arasında, hiçbir felsefenin, duygulanımın anlayamayacağı bir yoğunlaşma arasında her şey ufaldı, azaldı. Hayata, hakikate ilişkin bir çerçeve tamamlandı. ‘İşte bu’ diye geçirdim, İşte bu ve bu kadar. Hayat da hakikat de gerçek de yalan da sevinç de keder de işte bu kadar; bir varmış bir yokmuş kadar. Telafisiz, geri dönüşsüz o anda nedense sebebi olduğum üzüntülerin mahcubiyeti, sarsıcı hıçkırıklara dönüşmeye başladı. Bir anın uzayıp uzayıp bir ömür olduğunu, uzun bir ömrün kısalıp kısalıp bir an içine sıkıştığını, sonra nesillerin öyküsü içinde nasıl eriyip yittiğini işte şimdi, derin iç kayması, kamaşmasıyla duyuyorum. Bir ömrü özetleyecek şekilde hüzünler, hasretler, özlemler, sevinçler, sevgiler, ayrılışlar, buluşmalar, gözyaşları, gülüşler yaşanan, yaşanmış olan her şey, her şey iç içe geçerek, muazzam ağır boşluğuyla içini dolduruyor.
Hayatın geri kalanında o boşluğun ağırlığını nasıl taşıyacağımı düşündüm. Anam, canım anam; kokusu, eti, kemiyle gerçeğin ta kendisi olan anam, anası, ninesi gibi gelip geçenler kervanına katılmıştı işte. Ebedi esenliğin serinliğine uyanmak için gözlerini bu dünyaya kapatmıştı. Bembeyaz teni daha da açılmıştı. Hayattayken yabancısı olduğu engin bir sakinlikle, huzurla uyuyordu. Sonsuz bir tebessüm, pembeliği üzerinde olan yanaklarına ve dudak kıvrımlarına beyaz papatya gibi ilişmişti sanki. Ölüm çiçek açmıştı yanaklarında. Eşsiz bir sevgi ve özlemin dayanılmaz hıçkırığıyla dudağımı uzatıp Kâbe’yi öper gibi, bir meleği öper gibi o çiçeği öptüm.
Bundan böyle seni sadece rüyalarda yaşayacak olmanın dokunaklı hasreti, çoğu zaman da seni gördüğüm rüyalarımdan gözlerimden yaş akarak uyanacak olmanın ağır hüznü şimdiden benliğimi kapladı.