Bir Varmış Bir Yokmuş

Sahaflar arasında dolaşırken, duvarları birbirinden güzel hat levhalarıyla kaplı bir dükkân dikkatimi çekti. Kaçamak bakışlarla içeriyi süzdüğüm esnada dükkân sahibi beni farketti. Sevimlilikle aksiliği yüzünde birleştirmiş bu yaşlı amca gözlüklerinin üs­tünden bana bakarken sanki :”Buyurun meraklı küçük hanım, içeri buyurun” diyor­du. Ben de usulca içeri girdim, başladım etrafa bakınmaya. Hat levhalarını inceleme­ye masasının üstündekilerden başladım. Ortadaki levhada bir dörtlük, sağında ve so­lundaki levhalarda da birer beyit yazıyordu. Herhalde sevdiği şairlerdendir diyerek okumaya çalıştım. Üç levhayı da okuduğumda amca güldüğümü farketmiş olacak ki: “Esnafız biz küçük hanım” dedi. Levhalarda ne mi yazıyordu? “Kulak sağır, eziyet haram / Pazarlık yok, edilmez kelam / Almaya niyetli isen sorma / Fiyatlar üstünde­dir, vesselam” “Ahmak oldur malın verir viresiye / Kafesteki kuşu salıverir gelesiye” “Ahz u îtâlara müsaade yoktur / Bugün peşin yarın viresiye”

“Eski yazıları seviyor musun?” diye sordu bana,”Evet” dedim. “Eski yazıları seven eskiyi de sever, eskiyi seven bizi de sever. Otur bakalım bir çayımızı iç.” diyerek eski bir tabureyi bana uzattı. Çayından bir yudum aldıktan sonra başladı eskilerden an­latmaya. Meğer bu amcanın babası zamanının meşhur hattatlarındanmış. “Madem ki eskimez yazıyı seviyorsun” diyerek babasından dinlediği hattatların hatıralarını ba­na anlatmaya başladı. “Hattatların ömrü niçin uzun olur?” diye sordu. “Bilmem” dedim. “Siz gençler de hiçbir şeyi bilmiyorsunuz” diyerek kaşlarını çattı. Güya hat­tatlar yazı yazarken harflerin düzgün çıkması için nefeslerini tutarlarmış. Allah da herkese nefesleri sayılı bir ömür verdiği için nefeslerini tutan hattatların ömrü de da­ha uzun olurmuş.

Sevimliliğini huysuzluğuyla gizlemeye çalışan, dedem yaşındaki bu amcanın sohbeti epey hoşuma gitmişti. Çayını yudumladıkça keyfi iyice yerine gelmiş, çatık kaşlarının ekşittiği yüzünü tatlı bir tebessüm kaplamıştı.

Eski zamanların birinde işgüzâr bir belediye memuru sahaf amcaların yan komşula­rının evinin üstündeki levhayı elindeki metreyle ölçmeye başlamış. Bunu gören kom­şu memura neden o levhayı ölçtüğünü sormuş. Memur “Belediye kanununun falan­ca maddesine göre her türlü levha vergiye tabidir. Ben de vergisini hesaplamak için levhayı ölçüyorum” demiş. Memur levhanın vergisini isteyince ev sahibi “Onu sigor­ta şirketi taktı, git vergisini onlardan iste” deyince memur ev sahibine hak vererek yola koyulmuş. Tam o sırada olan biteni pencereden izleyen sahaf amcanın babası memura seslenerek: “Benim evimin üstünde de ‘Ya Hafız’ levhası var o da vergiye tabi mi?” diye sorunca memur “Elbette” demiş. Hattat amca da “İyi o zaman gidin bunun vergisini de Allah’tan isteyin. Çünkü ben evimi O’na sigorta ettirdim” demiş.

Sahaf amca anlattıkça anlatıyor, bu arada içtiğimiz çayların sayısını ikimiz de bilmi­yorduk. Dostlarını bu dünyadan birer birer uğurlamış bu amca sanki yıllardır görmediği eski bir dostunu gönmüşçesi­ne, heyecanla bana eski İstan­bul’dan bahsediyordu.

Bir gün Şirket-i Hayriyye müdürü Boğaz’da çalışan bir vapur kapta­nına sık sık gecikmesinin sebebini sormuş. O da: “Efendim, Çengel­köy’ün zerzevatı, Kuzguncuk’un haşeratı, Beylerbeyi’nin teşrifatı bir türlü bitmiyor ki vaktinde ge­lebilelim. Vapur Beylerbeyi’nde is­keleye uğrayınca herkes birbirine
–   Efendim, rica ederim, buyurun.
–   Estağfirullah zât-ı âliniz buyuru­nuz.
–   Hâk-pâyinize fazla iltifat ediyor­sunuz… diyor. Hâl böyle olunca vapur tabi ki gecikir.

Bir zât çocuğunun sahaf amcanın babasından hat dersi almasını istiyormuş. Konuyu hattat amcaya açmış, “Ama önce başkasına göndereyim de eli kırılsın.” de­miş. “Aman”, demiş hattat am­ca, “Eli kırılmadan gönder, kırıl­dıktan sonra tedavi kabul et­mez.”

Kaç saat o sahafta oturdum bil­miyorum. Ecdadımızın ne kadar zarif olduğunu ispatlayan bu hatı­raları dinlerken saatleri de, yılları da, yüzyılları da karıştırmışım. Gözlerimi açtığımda bir de ne gö­reyim; elimde İsmet Gülnihal’in “Hokka Gibi” isimli kitabı, uyuya­kalmışım.

Bu yazıyı paylaşın