Yine zamansız koşulardaydım… Yine soluğumun bittiği yerde yola çıkıyordum. Bitimsiz yollardı beni götüren; geceydi; ay karası düşlerdi… Yangından dehlizler dönüyordu ayaklarımın altın­da… Kardı ortalık… Tipi borandı… Zemheri çiçekleri açmıştı yine!

Yine zamansız çıkıyordum sahneye… Hâlbuki daha repliğimi bile ezberlememiştim.

Yalın ayaktım! Ayakkabısını çaldırmış sofular gibiydim… En kutsal dediğim mekanda alnımı bin­lerce kez secdeye götürmüş; binlerce saat, diz üstü ve ellerim açık oturmuş, eşiklere yüz sür­müş, kapılara dayanmış ve nedensiz gözyaşı dökmüştüm… Sonra arınmış sandığım ruhumla, elekten geçirdiğim yüreğimle dışarı çıkmıştım. Bir lütuf, bir ihsan beklemiş ama ne var ki dışarı çıktığımda, beni soğuktan koruyan ayakkabımla değil, ayağımın yalın kalışıyla karşılaşmıştım…

Bir benim ayakkabım mıydı çalınan? Bilmiyorum ama yollar buzdu; kar yağıyordu; tipi esiyor­du… Ve çıplaktı ayaklarım… Ayaklarımın bastığı zemim, asfalttan ya da topraktan değil de bas baya buzdandı. Kepek serpilmemiş, tuzlanmamıştı… Bir buz yığınıydı hepsi hepsi! Tabanlarım yere yapışıyor, derim yüzülüyor, etlerim soyuluyordu, içimi örten kılıf, hiç sorgusuz sökülüp alı­nıyordu üzerimden…

Yine zamansız bir hikaye; en umulmadık anda patlak vermiş…

En sarı ve en kuru yaprağı bu, cümle sonbaharların… En neşeli notalarla örülmüş, en hüzünlü şarkısıdır bu hayatın; kendimi defalarca içinde bulduğum… Çünkü insan, bir kendi bilir kendini; ‘kendini tarif etmenin’ en anlamlı ve en efsunlu sözcüklerinin bir kendi farkındadır insan…

Kimsenin haberi yok olanlardan! Hızlıca, bir iki elbise tıkıştırdığım küçük valizimi alıp, evin kapı­sını usulca kapatarak dışarı çıkıyorum! Kimsecikler uyanmamalı! Kimse farkında olamamalı hiç­bir şeyin; ta ki ben istediğime erinceye dek… Hiçbir insan, yalnızlığımın ve hüznümün yüzünü görmemeli! İstemiyorum! Ta ki gözyaşlarımı tüketene değin…

Şimdi ‘aidiyetsizlik’ çarşaflarımı birbirine düğümleyip, gizli saklı kaçmalıyım hayatın arka pence­resinden! Beni bekleyenler varmış; birileri ardımdan bakarmış, umurumda değil! Hem yolumu gözleyen olmasa da umurumda değil, olsun! insan, yüzündeki o ‘bir yere sığamazlık çizgisini’ neden silemiyor bir türlü? Onu çizen kalem, gerçekten o kadar dirençli mi? Bir ‘ucuna değ­me!’ mi o? … Bilmiyorum! Geçen doğum günümde babamın aldığı o siyah bağcıklı, koyu sarı kar botları beni nereye götürecek, bilmiyorum! Hangi yola sürüleceğim, hangi yolsuzluğa, bil­miyorum! Ürkmüyor değilim; hiç bilinmedik bir yol, ürpertiler olmadan ne kadar ( ve nereye ka­dar) katedilebilir ki? Sessiz sedasız iniyorum merdivenleri, hiç ‘ÇIT’ sız çıkıyorum dışarı… Bir sancı var içimde, ama yaşamıyorum onu; sancılanmıyorum! Benimkisi, sancılar doğurmak… Kendi elleriyle – kendi doğurduğu çocuğu büyütürmüş gibi- sancılarını büyütecek olan biriyim ben… Mecburum buna! Sancıdan zevk aldığım günlere vefasızlık olmasın diye mecburum… Nasıl doğurdumsa onu, öyle de büyüteceğim!

Şimdi, ‘yine’lerin çokluğa ulaştığı bu bir demlik öyküde, apartmanın dış kapısını kapatıp, soka­ğa atıyorum kendimi. Hava kızıl kıyamet… Ay karası sanmıştım ama ay karası değilmiş… Ay yok, yıldız yok; gök yitmiş sanki… ‘Ay karası’ değil; ‘Vay Karası…’ ve ‘Vay Kızılı…’ Ay yok; VAY var… Gözlerim ışıltılar içinde bir ‘vay’ da değil bu… Coşkusunu geceye çaldırmış… “VAY anam, VAY” gibi bir vay… “VAY be, ne güzel yağıyor kar! …” değil! Yanıyor can, yanı­yor…

Mavi balkonlu, beş katlı apartmanın önünden bir iki adım uzaklaşıyorum. Ardıma dönüp, kendi ifadesiyle baş başa bırakacağım bu beton yığınına -ya da toplamına- bir anlam vermek için bakı­yorum, son kez… Ama olmuyor!

Kendimi, kendimden başka bir şey hissettiğim zaman, zamansız öykülere çıkmalıyım! Böyle bir duyguya kapıldığım anda yalınayak da olsam, repliğimi dahi ezberlememiş olsam, çaldırsam da ayakkabımı/sıcağımı, bir lütuf da bulamamışsam, lime lime de olsa kalbimle birlikte her yanım; en sarı ve en kuru gazellerin avucuma düşmesi bir yana, kendi benliğim bile olsa o gazel, yolcu­luğuna çıkmalıyım zamansızlıkların!

Evet! Zamansız kurgulanan bir hayatın karla kaplı sokaklarında kara bata çıka yürüyorum şim­di! Yürümüyor; koşuyorum hatta! Koşulduğumu bildiğim için koşuyorum. Bir kement vurmuş­lar boynuma, koşmuşlar bir şeylere… Koşulmuşum; niye?…

“Koşul hadi, koşul ulan!”

Ardımdaki ses -ense kökümde- ha bire kırbaçlıyor ruhumu! ” Tamam! Dur, vurma! Koşuluyo­rum!” diyemiyorum! Kendimi kendim hissetmediğim hiçbir mekân ve boyutta “Eyvallah! …” diyemiyorum, hiçbir şeye… Aidiyetsizlik cennetine koşuyorum, kendimin…

Ayaklarımın altından, yangından dehlizlerle birlikte, yollar da geçiyor; tozlu topraklı olmayan yollar bunlar… Karlar içinde, buzla örülmüş… Soğuklar geçiyor içimden, sarkıtlar düşüyor dü­şüncelerime, dikitlere atıyorum kendimi; yine buzdan… Buz dağları oluyorum sanki…

Koşuyorum soluk soluğa sokaklarda; insan yok… Caddelerde araba yok! Kar bataklarına bata çıka koşuyorum!

Ve ürkmeler, ürpertiler, üşümeler, titremeler… Ve ne varsa “Vay Kar’ası” gecelerden, “Vay Kar’ ası” havalardan yana, sanki medet bulacaklarmış gibi kapıma dayanıyorlar!

Duraksıyorum! Sanki soluğum tükeniyor! Bir caddenin ortasındayım! Elimdeki valiz aniden yere düşüyor ve içindekiler dört yana savruluyor. Soluğum tükendiği için soluk soluğa kalıyorum; so­luk arıyor içim… Biraz önce elmacık kemiklerimden aşağı süzülen gözyaşlarım şimdi donakalı­yor oldukları yerde! Kazıyamıyorum onları- hiçbir izi kazıyamadığım gibi-. Hiçbir izi, yüreğimde­ki… Ve diz üstü yığılıyorum yere, dizlerimin üstüne düşüyorum! Bu an, az biraz kara gömüldü­ğüm andır! Avuçlarımın kara battığı andır… Başımın öne düşüp, gözlerimin kapandığı zaman­dır…

Bilmediğim bir caddenin göbeğinde, sarımtırak ışıklar salan bir sokak lambasının ve kar kızıllığı­nın altında, göğsüm nefessizlikten tir tir titreyerek kalkıp iniyor!

Sessizliği dinliyorum, kendi kıyametim içinde… Fazla sürmüyor bu hâl üzre durmak… Bir rüz­gâr, bir savruk yel ve bir kar girdabı dönüyor etrafımda! Kendi ıslığıyla, elleri arkasında yürüye­rek umarsız bir keyif süren gece, rüzgârı da kendine yoldaş ediniyor!

Sonra büyük bir gürültü kopuyor! Surdur sanıyorum! Gözlerimi açar gibi olduğumda, birkaç metre ötemde iki ışık kümesi görüyorum! iki devasa göz… Işıl ışıllar… Kıpırdayacak kadar gü­cüm yok, parmağımı bile oynatamıyorum! Her yanım tutulmuş! Gittikçe yaklaşıyor ışık!

Ve çığlıııııııııııık! Çığlıklar…

ikimizin çığlığı birbirine giriyor! Ve kar; ve beyaz… Ve kar; ve kırmızı… Kırmızıya bulanıyor be­yaz… Kan kırmızı oluyor kar kızıllığı! Bir anlığına gözlerimi açıyorum ve…

“Şimdi kendime aidim!” diyorum! Açık kalıyor gözlerim ama dudağımda sonsuz bir gülümseme yeşeriyor, ne güzel!

Son kez gülüyor dudaklarım! Üzerimden geçen ne? Bir tenekeler bileşimi mi, kendimle bitişi­mim mi?

Bu yazıyı paylaşın