“Yaz üstadım” dedi, “Bizim hikâyemizi, romanımızı yaz.”

Bu roman düşüncesini, bu hikâyeyi bu sözler başlattı. Son zamanlarda, handiyse hayatı mem­nuniyet duyarak hatta keyifle yaşarken bir yandan da alttan alta başlayan sorgulamasının kafa karışıklığı ile bu kaçıncı isteyişiydi. ‘Yaz’ demek kolaydı da hayattan daha tesirli bir dünyanın dili, kurgusu nasıl düzenlenecekti? Öyle ya roman veya öykü, duyuş düzleminde öykündüğü hayatın gerisine düşmemeliydi değil mi? Bu zorluk içinde roman, yazarın muhayyilesinde, rüyasında hakikatinde çoktan devinmeye başlamıştı. Sonuçta bu bizim romanımız diyordu yazar ve çoğu zaman nerede olduğunu bile karıştırıyordu. İşin tuhafı yazar romanı bir yere götürmeyi tasarlarken aaa bir de bakıyordu ki roman kendini hiç düşünmediği, düşünemedi­ği yerlere götürmüş! Bazen romanın içinde, bazen dışında kişiler, ilişkiler, mekânlar, zamanlar birbirine öyle geçmiş, birbiriyle öyle kaynaşmıştı ki, neresi içeri, neresi dışarı, neresi gerçek neresi kurgu belli olmuyordu.

“Yaz üstadım. Bizim hikâyemizi yaz.” Yine güleçti Necdet. Güleçtiler. Memlekette onca sıkın­tı, üstüne üstlük bir de askerî müdahalenin kapalı, kasvetli havasına rağmen, hemen hiçbi­rinde, hiçbirimizde memnuniyetsizliğin somurtan ifadesine asla rastlanmazdı. Dış dünyada mecbur bırakıldığımız darlıktan, sanatla, düşünceyle içimizde oluşturduğumuz sanal âleme sığınmaktı bizimkisi. Kalbimize, ruhumuza, kelimelere, sözlere sığınış. Tahammülün en mü- mincesi. Hepsinin gözünde sevecenlik, umut parıldıyordu. Açık alınlarında aydınlıklar. Hem birbirimize hem yaşadığımız günlere, topluma espriyle tutunuyoruz. Bu bize ayrı bir zevk veriyor. Alâeddin, bu zevkin, bizi düşünce ve sanata yönelten, o yöneliş içinde, birlikte kılan duygularımızdan kaynaklandığını söylerken pek haksız değildi. Necdet, kafasını karıştıran tam da bu sorgu aşamasında ‘acaba’ diye geçiriyordu Gonçerov’un Oblomov’u, Boris Pavloviç Rayski’si gibi bir çeşit aylaklık mıydı bizimkisi? Bu ilgiler biraz da hayattan uzaklaşma ihtiyacı sebebiyleydi veya bizi hayattan uzaklaştırıyordu. Tersine bu zihni ilgiler sebebiyle daha çok hayatın içinde olmalı değil miydik? Tartışma değişe dönüşe, dallanıp budaklanarak, dernekte, Boğaziçi’nde günler, haftalar, yıllar boyu uzar giderdi.

“Bir şekilde romanının kahramanı olduğum yazarım bana yardım et. Ben neyim, kimim, ne­reye gidiyorum?” Bu biraz muzip, biraz kendini beğenmiş ama neşesini yitirmeyen hayat coş­kusu yanında, asıl hiç de hayra alamet olmayan genel gidişat, yazarı yazmaya kışkırtıyordu.

İşte böyle, o tartışmalar bazen de böyle şaşırtır, şaşkın bırakır insanı.

Devamlı yaptıkları gibi, sadece bir sohbet mekânı olmaktan öte kendileri için adeta bir sı­ğınma yeri olan Boğaziçi Çayevi’nde buluşacaklardı. Burası şehrimizin daha çok da sanat inceliği, düşünce arayışları olan nezih insanların kendilerini en rahat hissedip konuştukları bir mekândı. Şehrin en kalabalık yeri Kışla Caddesinin Şirket Hanı hizasından sola Akyol Pasajı’ndan girin. Pasaj aralıksız akışla hemen bir sokağa bağlanacak. MTTB’ye açılan sokağın sağ uç köşesi Memiş’in İnanç Kitabevi. Hemen bu tarafta Boğaziçi Çayevi. Bir asmanın yayıla­rak üstten kapatıp gölgelediği sokağı, baştan sona küçük masalar dolduruyor. Günün her saa­tinde bu masaların eksik olmayan müdavimleri koyu çaylarını yudumlayarak mutlaka kendi çaplarına göre fikir, ilim, siyaset, sanat meselelerini konuşurlar. İsminden de mülhem olarak birçokları burayı şu meşhur Boğaziçi Üniversitesine yakıştırırlardı. Laf aramızda bu şöhret pek boş da sayılamazdı. Dernekteki kural ve sınırlamalar burada olmadığı için her konuyu daha serbest ve keyifle konuşurduk.

Necdet o her zamanki mutmain, mütebessim canlılığıyla gelip yalnız başına çayını yudumla- yan yazarın masasına ilişti.

“Aziz dostum nerelerdesiniz Allah aşkına. Bu kez arayı fazla açtınız. Kendinizi fazla özletme­yiniz. Görmeyeli neler yapıyorsunuz? Arkadaşlardan ne haber?”

Derin bir iç çekişle “Ahhh Hocam, Hüseyin Hocam” diye cevapladı, “Siz de görüyorsunuz ki, eski yakınlıklar, sıcaklıklar kalmadı. Eskiyi çok özlüyorum. Buranın cıvıl cıvıl olduğu o gün­leri ne çok özlüyorum. Arkadaşların çoğu ya tayin ya atama, bir sebeple çekip gittiler. Bize de işte görüyorsun yalnızlık ve sessizlik kaldı. Darlık biraz genişleyince bizde de rehavet, gevşe­me, çözülme başladı sanki. O samimi yakınlıklar için bize bir ihtilal daha mı lazım bilmem. Ne güzel günlerdi. Bu sebeple ‘yaz’ deyip duruyorum. O hayatlar, bu kişiler kayıtlara geçmeli.”

“Eskinin neyini özlüyorsun veya şimdi kötü olan ne. Zamanla değişiyor insan. Hiçbir şey olduğu yerde olduğu gibi kalmıyor.”

“Her şey değişti. Hayatın, arkadaşlığın, dostluğun, davanın tadı tuzu kalmadı. Bir de biz bir­birimize çok bağlanmışız galiba. Bağ gevşeyince insanın içinde heyecansız, gölgeli bir boşluk oluşuyor. O boşlukta çoğu şeyin anlamı aşınıyor. Öyle değil mi hocam?”

“Çayları yenile Vahap” dedi, romancı Hüseyin Hoca, “sohbet koyulaşıyor.”

Vahap her zamanki sevecen nükteleriyle çayları getirdi. İki dost uzun, koyu bir sohbete dal­dılar.

Diğer arkadaşlardan yansıyanlar gibi o sohbette konuşulanlar da sayfalara bazen içli bir ırmak gibi aktı, bazen neşeden çıldırmış çiçekleriyle baharı hatırlattı. Mevsimler, dönemler değişti. Birliktelikler, ayrışmalar, ilgiler, ilgisizlikler, yenilikler, yönelişler, değişmeler, bazen birinin bakışından, bazen başkasının dilinden bazen ayırt edilemeyecek kadar birbirine benzeşerek sayfaları doldurdu. Yazar, bir sayfayı bitirip, diğerini önüne çekiyor. Ne Vahap’ın ne dernektekinin tadını verme­yen çayından bir yudum alıyor. Yazdığı bir bölümü okuyor. Bir yere ekleme yapıyor. Oluyor mu, olmuyor mu yeniden gözden geçiriyor. Neresi iyi oldu, neresi eksik kaldı, inceliyor. Ol­muyor. Roman mı bu hayatı kaldırmıyor, bu hayat mı romana ağır geliyor, işin içinden çıka­mıyor. Buruşturuyor, yırtıp atıyor kimi yaprakları, yeniden başlıyor. Bu güzellikler yazılmalı ama yazar romanın akış düzlemine o güzellikleri öne çıkaracak bir negatif bağlam ne bile­yim mesela çelişkiler, tutkular, yalanlar, yanılgılar, hıyanetler, kopuşlar, hatta kötülükler, evet evet kötülükler, trajediler ve elbette aşklar iliştiremiyor. Her şeyin yolunda gittiği bir hayatın roman olamayacağını oradaki herkes biliyor! ‘Ah ne olaydı aramızda bir ikimiz biraz kötü olaydı. Aklına nedensiz düşen böyle bir cümleyi ürpererek anında siliyor. Siliyor ama bir yandan da “Size tuhaf gelmesin, biliyor musunuz roman bu kadar iyiliği bir arada kaldırmaz.” demekten de geri durmuyor. “Yaz üstadım, bizim hikâyemizi romanımızı yaz.”

Tamam, yazacağım, ama şu ezbere yaşadığımız büyülü güzellikler daha doğrusu rüyayı an­dıran rutinlerimiz, roman dünyasında merak uyandırmayan sıradanlığa bürünüyor biliyor musunuz? Hayatımız bir günümüzün, herhangi bir günümüzün biteviye tekrarından ibaret. Herkesten çok yazar istiyor, hayata bir iyilik aşısı gibi eklenen bu güzel insanları beyaz atla­rına binip gitmeden yazmayı. ‘Hem sonra bu benim de hikâyem’ diye geçiriyor. İnsanın, ken­disinin de içinde olduğu bir hikâyeyi yazmasının zor mu kolay mı olduğuna karar vereme­den yazıyor, yazdığını okuyor. Bazen dışarıdan bir dil ve bakışla bazen kendi dilinden bazen kahramanları ile örtüşerek, özdeşleşerek. Daha doğrusu şimdi renksiz bir film gibi geçirip, sayfalara aktardığı o günleri bazen hayıflanarak, bazen naif, bazen müstehzi gülümsemeyle hatırlayarak. Zaman zaman birlikte vakit geçirmek için arkadaşlarına uğruyor. Tam bu sırada bir tespit yapıyor yazar. “Birbirimize ne çok benziyoruz” diyor. Hepimiz aynı hikâyeye doğ­duk, aynı hikâyeyi yaşıyoruz. “Bu zaten böyle” diyor Latif, kendinden emin sakinlikle. “Böyle olması da gerekir. Maruz bırakıldığımız mağduriyetler ayırım gözetmedi çünkü. Hepimizin yaşadığı ortak dertler, kederler, acılar oldu. Biz biraz da bu ortak kaderimizle bir olduk, bir­birimize benzedik.” Hepimiz bir kişiyiz sanki. Her birimiz yarım kalmış duygularımızı bir­leştirerek, birlikte tamamlanarak bir kişilik oluyoruz. Birimiz o bir kişinin akıllı, diğerimiz duygulu, ötekimiz kaprisli yanını taşıyor. Birimiz yapamadığını öbüründe buluyor. Başarısı­nı, sevincini, hüznünü öbürüyle tamamlıyor. Ancak bir başkasıyla kahraman, bir başkasıyla mazlum, başkasıyla öfkeliyiz. Bu hayatın ne kadarı bizim, yani tek tek her birimizin? Bizi birbirimize bağlayan varlık gücümüz değil varlık eksikliğimiz. Hey beni tamamlayan eksik yanlarım hey! Arkadaşların hepsi bildik sevinçlerden, hüzünlerden, bildik sokaklardan, say­falardan çıkıp çıkıp geliyorlar. Geliyor ve romanda şu sayfada veya bu bölümde olmalarıyla bir şey değişmeyecek yerlerini alıyorlar.

Nedense önce Cahit geliyor. Yine bir dergide yayınlanan şiirinin heyecanıyla taşkın bir ırmak gibi sabırsız. Şiirinin yayınlandığı her sayı, Aylık Dergi’yle akşama kadar hatta o hafta, bütün dost, ahbap, esnaf tanıdıkları ziyaret eder, onlara dünyanın en iyi şiirini okur. Bu arada elbette yüksek poetikasını açıklamaktan geri durmaz. Kimi gençler var ki, hususen ona da şiirine de hayrandır. Hatta bazıları şimdiden onun gibi yazmaya, edalar takınmaya başladı bile!.. Bir an önce şiirini herkes okusun, duysun. Dizelere yüklediği duygular sel gibi toplumun yüreğine aksın. Ruhlar değişsin. Bir uyanış, diriliş başlasın, devrim olsun! “Beni bir şiire koy. Adımı da şairlerin hizasına yaz.” Tamam yazarım diyor yazar. Şiire aşırı tutkulu. Ona göre Türkiye’nin en büyük şairi kendisi. Kendi şiirlerinin de yayınlandığı edebiyat dergileriyle gelir, canlı, han­diyse çocuksu bir aşkınlıkla ‘Dünyanın en iyi şiirini beğendiniz mi?’ diye dergiyi masaya bı­rakır. En oturaklı cevabı Abdulkadir Gültekin verir “Ben Metin’in şiirini bile beğenmedim, kaldı ki seninkini beğeneyim.” Her anında dostluğu damıtan loş gülüşlerle birlikte masaya dünyanın en latif en munis, en naif, en estetik kelimeleri dökülmeye başlar. Sözler, söylemler, duygular her birinin yüreğine, ruhuna yayılarak çoğalır, çeşitlenir. Aman ya rabbim sanata dair o ne görüşler, estetik kritikler, şiir, öykü tahlilleri.

Tam bu sırada zihnindeki kurgu, arkadaşlarının gelişleri ile birlikte evlerinden, sokakların­dan, şehrin hercümercinden, yönetimden, toplumsal gerilimlerin, çatışmaların, kepazeliklerin arasından çıkıp geliyor, sonra şu ya da bu ölçekte dâhil oldukları veya olmadıkları hoşluklara, boşluklara, yokluklara, kavgalara, aşklara, hüzünlere, erdemlere, umutlara tanık olarak ger­çeğe yöneliyor. Bizim evimizden işimize geliş gidişlerimizden, dernekle çay ocağındaki buluş­malarla sınırlı hikâyemiz, zamanın dünyası içinde hem genişliyor hem daha anlamlı oluyor. Mesele buradan dünyaya bir pencere açıp zamana, oradan veya dünyadan bir pencere açıp kendimize bakabilmekte. İşte nihayet bir açı yakaladım. Hikâyemiz buradan çıkarak boyut kazanabilir diye kurmaya başlıyor yazar

Bu yazıyı paylaşın