| -Anne ya kış gelirse…! Çocuğun yüzünde bin hüzün. Anne; kalbi cehennem sıcaklarıyla yanan bir sığınak coğrafyası. Yeryüzü sarsılmalı değil mi anne?! Melekler bu kente lanet okumadı mı? Yalnızlık kokan ve kuşları katledilmiş bu şehir, barut kokan ve çocukları vurulmuş o şehir, isyan kokan ve insanları yüreklerini yemiş şu şehir, metruk ve harabe ama külleri sıcak bu yürek, anne! Bütün bunların üstüne kış gelirse. Her bir ilmiğini bir meleğin ördüğü o nazenin kefen sararsa arzı. Her damlasının rahmet olduğuna inandığım o sonsuz yağmurlardan sonra kış gelirse; üşür saçaklarda serçeler, okul yolunda dolu dizgin hayaller, köprü altlarında isyankar şarkılar, otobüslerde insan kokusu, kahvelerde bakışlar nikotin, burkalar içinde ölü bir anne… Sımsıcak gözyaşları oysa yavrusunun. İsimler donmazsa beynimde… Hatıralar hücum ederse gözlerime ve ıslanırsa yanaklarım. Hava ayazsa, solumakta bile zorlanıyorsa insan, bir şehidin hatıraları aklımı yakmaya koyulmuşsa,sıcak bir mayına dokunuyorsa körpe ayağıyla bir mülteci, kuşlar gibi havalanıyorsa bir ceset ve soğuk karların üstüne düşüyorsa sıcacık ten. Kış gelmişse, üşüyorsa can, üşüyorsa özlemek ve aslında üşüyen hayallerimizse. Kar dağlara… Soğuk camlara… Yoksulluk varoşlara… Kış yüreklere ve hayallere yağmıştır anne! Bir kartpostalın solgun imajına pul eylemişse özlemlerini yâr, hastaneler daha çok öksürük, hemşireler daha bir asık yüz ve yaşamak daha çok ilaç kokuyorsa, sıcak bakışlarını babaların tedirginlik sarmışsa… Kış kuşatmıştır yüreklerden başlayarak dünyayı. Vefasızsa insanlar, yangın yeri yürekte ihanetler asılıysa… Yedi karanfil tadında bir melodiyi vuruyorsa kaldırımların eskimiş hırkaları. Tecil edilmesi mümkün değilse acıların ve açlıkların sardığı bir varoş yamacından bir aşk doğuyorsa bıyıkları yeni terlemiş o esmer delikanlının cevval yüreğine… Anne camlara adını bağırdığım o sevimli kız ölmüşse sonsuza kadar. Anne! Kanıma gözlerini nakşettiğim o ceylan bir hain pusuda gönüllü ihaneti yeğlemişse… Bütün bunların üstüne kar yağarsa… Soğur mu sanıyorsun bu yürek. Yangın sonrası bu gönül bir daha harlanır mı?… Yüreklere fetret, gözlere bungunluk, kalplere müfterî bir susuş, yüzlere o arsız gülüş niye gelir. Eşref-i mahlûkat buysa… İnsan-ı kâmil bu vadiden başlayacaksa yükselmeye, İbrahim’e dönüşecekse bilekler, adanacaksa insanlık ve çağın adı Meryemce olacaksa, Hüsn-ü Yusuflar’ım iffetleriyle kuşatacaksa kenti. Susmayı öğreten ustam konuşturacaksa namlusunu… Saçlarımı bedel verdiğim yıllar, göz yaşlarımı nezrettiğim o dönüş, şölenlerden ve ayinlerden kanıma bulaşan tiksinti, şiirlerimi biriktirdiğim kahrolası akşam üstleri, dualarımı üleştirdiğim seher ve kuş cıvıltıları, amansızca yüreğimi yumruklayan ve dayanılmaz ve onulmaz ve bir türlü karşı konulmaz şeb-i arus özlemleri, hıncımı dayanılmaz kılan çocuk ölüleri, bakışlarımı bir sanrıdan ibaret kılan çocuk ölüleri, tırnaklarımı yüzüme saplayan on sekizlik yiğitler… Kış gelince bir hayal katarı olur da geçer beynimin gri kıvrımlarından… Bir de bu mazisi, muzarisi, hâli meçhul yüreğim kışı yaklaştırmaz bakışlarına… Ne yazık ki geri dönülmeyecek aşklara gark oldum. Dağları beyaza , kalbimi aşka, ufkumu soğuklara müptela etti eylülde başlayan yağmur. Ben hep yağmur umuyordum -belki çok çocuktum- Önce fırtına kavurdu iliklerimi,sonra depremler mütemâdi ve sadık kaldı yorgun gönlüme. Dal kırıldı. Küsüm rüzgâra bu yüzden. Yaprak düştü. Toprak küs bu yüzden; incinmiş belli. Kuşlar yuvadan uçmayı içsel bir kavrayışla biliyordu da beni bilmenin eşiğinde hayretim sıkıca sardı ve bırakmadı. Meyveler olgunlaşmayı hep umdu. Ama dünya en misafirhaneydi. Onlar da bunu bilmedi. Ben bahar dedim. Yağmur dedim. Sonsuz mavilik dedim. Meğer gökler kapalı, yeryüzü yeryüzünün derinliklerine açılan bir kapıymış. Tüm mevsimleri müntehasında duran kış, insanca bir eylem taşırmış eğninde; bu yüzden biraz utangaçmış. Kırılan dala, incinen yaprağa, küsen toprağa, küstürülen kainata insan eli değmemiş bir kefen gerekirmiş. Oysa ben yağmur demiştim… |