“Zilzal şehidleri”ne
“Canan Yurdu”ndan dua ve
yakınlık dileyerek
Ele avuca gelmiyor can. Dokununca dökülüyor parmak uçlarından. Elimize avucumuza varlıktan yana ne düşmüşse, parmak uçlarımıza yakınlıktan yana ne dokunmuşsa, hepsi can dokunuşundan, hepsi can suyundan.
Söze sığmıyor, dile gelmiyor can. Şiire uymuyor, öyküde uyumuyor, film karesinde oynamıyor. Dilimize damağımıza değen ne varsa tatmak adına, hepsinin tadı can, hepsininin tuzu can. Söz etmeye değer ne varsa, kayda değer ne yaşarsa, hep can heyecanı, hepsi canın romanı.
Mezara inmiyor can, toprağa düşmek bilmiyor. Çamura düşen, toprakta biten ne varsa, hepsinin dürtüsü candan, hepsinin dirilişi candan. Mezarlar boyu gizlenen ne varsa, hepsi can tarlası. Ne varsa toprak üstünde kanayan ve sancıyan, hep can kavgası.
Kokusu yok canın; sesi yok, nefesi yok. Çağıltısız ve uğultusuz, gürültüsüz, kavgasız kayıp gidiyor alnımızdan ve anımızdan. Bileğimizden akıp giden an, damarımızda kanayan dem, damağımızda tuzlu nem, dudağımızda gamlı ney, hepsi hepsi can kaygısı, hepsi can tortusu.
Tene değiyor can, ete kemiğe bürünüp öylece görünür oluyor. Tenin tenhasında, et kemik arasında gizli ne varsa, hepsinin libası can, hepsinin ayinesi can.
Nefese siniyor can, bakışta siliniyor, dokunuşta yitiyor, ateşte eriyor. Renkten yana ne varsa gülde, ateşi yakan ne varsa, kanı kaynatan her neyse, hep candan, hep can ocağından, hepsi can çerağından.
Dağılıp çözülüyor can zamanın kıvrımlarında, kırılıp dökülüyor yüreğin odacıklarında. Anları birbirine ulayan ne varsa hepsi canın bağından; kırık ayinelerde, soluk sarı fotoğraflarda unutulmadık, umulmadık ne varsa, hepsi canın yumağından.
Yüzlere uğruyor can, bebek yüzlerden, güzel yüzlerden, masum yüzlerden, mahzun yüzlerden geçip gidiyor. İçin de içine sızan, sularda sızlayan, kalplere süzülen, şah damarda dolanan ne varsa, hepsi canın kuyusundan, hepsi canın kıyısından. Yaralarda çoğalıyor can, kanda kıvranıyor, geceyi dağlıyor, gündüzü kanatıyor. Karbeyaz soğukların göğsüne akan sıcacık kanda azalan neyse, bir pıhtının özünde közlenen yangın neyse, gecenin acısını gündüzün yarasına dolayan ne hikmetse, hepsi can pâresinden, hepsi can çaresinden.
Dağı yol eyliyor can, denizi çölde boğuyor, rüzgarı susturup, suları yakabiliyor. Dağdağanın ortasındaki Yunus’dan savrulan rüzgar nereye estiyse, yangının orta yerindeki İbrahim’den sızan su nereye aktıysa, denizin göğsündeki Musa’dan artan çöl nereye taştıysa, hepsi canı dağladı, hepsi canlar yaktı, hep canlar ağlattı.
Can, paslı bir bıçak yarasıdır varlığın göğsünde. Tenin beyaz yüzünde bir kardelen hülyasıdır. Göğün en canlı yıldızı, yerin en kanlı çiçeğidir. Yarada kabuk bağlayan her neyse, buzda kristal kristal biçimlenen ne ise, gökten yukarıda, yerden aşağıda ne varsa kaynayan, hepsi can yüzünden, hep can gözünden, hep can özünden.
Yüreğimizin yayında gerili oktur can, ki buralı değildir, şimdiye razı değildir; bizden önceleri ve bizden sonralarıdır. Gölgemizin kuytusunda saklı hayâldir can, ki bizden ama bizden olmayandır, bizimle ama bizimle kalmayandır. Alnımızda doğmuş şebnemdir can, ki bizde ama bize ait olmayandır, bizden ötelerde aşkları vardır.
Ve can Cânan’dandır. Semâda Ahmed muştusu, Hira’da Muhammed korkusu, Hicret’te Sıddık telaşı, Mekke’de mahbubiyet davası, Taif’de rahmet duası, Medine’de Ensar sevdası… Ne varsa, Cânan’dan yana, hepsi candan âlâ, hepsine can feda, hepsine canlar kurban olası.
Canan yurdunun yeni canları, kevnin yüreğinde dolanıp temizlenen ümmetin taze kanları, hacılar bundan böyle taşraya akmalı, dışarı illere varmalı, herkesi ask ile boyamak, herkesi Canan ile oyalamalıdır.
Ne varsa yaşadığımız, tattığımız, sevdiğimiz ve var bildiğimiz; ne varsa yaşamaya değer bildiğimiz, anamız, babamız, yavrumuz, yurdumuz, vatanımız, dünyamız, göğümüz, gözümüz, elimiz, yüreğimiz… Hepsi Cânan’ın ayinesinde bir göründü bir kayboldu. Hepsi Canan hatırına varlığa vardı. Hepsi hepsi Canan uğrunda can kırığı…
Ol Canan ki [asm], canın canıdır. Canlar canıdır. Yüreğimiz Canan sevdasına konmalı, canımız Canan ile kanamalıdır.