Çehresi hiç bu şehrin kadınları gibi değil. Göz bebeklerine dokunan her şeye dikkat kesiliyor. Yüzüne Kâbe yağmurları düşmüş gibi. Su gibi bir duruluğu var. İnsanın yüzüne bakıp öyküler yazası geliyor. Bizlere benzemese, yazılmamış bir romandan çıkıp gelmiş diyeceğim. Vitrin güzeli desem, bu kadar bir nur bir vitrine fazla gelir. Makyaj desem. Öyle dünyanın boyası bu yüzün rengine kifayetsiz kalır. Sanki bir hendesenin içinde şekil verip suret giydirmişler gibi.
Yüzünde, mevsimden olacak ki soğuk bir kızıllık… Yalnız elma gibi değil. Daha çok yüksek tepelerde açan çiçeklere benzeyen bir alımlılık bu… Emanet bir oturuşu var. Kalkmak üzere herhalde ama kalkmıyor. Unuttuğu bir şeyi hatırlar gibi. Hayır hayır gözü yol kesiyor boşluğa doğru. Bakıyor ama odaklanmıyor, öyle sanıyorum yabancı. Aklı nerede kim bilir? Ankara’nın sonbaharı işte, yapraklar her zaman ki gibi yukarı doğru havalanıp insanın yüzüne vuruyor. Belli ki bir derdi var. Gözünü kısmıyor rüzgâra karşı, adeta mevsime kafa tutuyor!
Yanına yaklaşıp affedersiniz, neyiniz var desem. O da bana:“ Belkıs’ım tahttan indirildim. Bu durumda bana kalan sadece güzelliğim” mi der acaba? Güzel olmak yetmiyor demek. Hem o kadar dertli ki güzelliğinin bile farkında değilmiş gibi etrafı süzüyor. Yoksa birini mi bekliyor? Ama yüzünde telaş bu dünyalı gibi durmuyor. Hiç buraların dertlisi değil. Sanki zihniyle tartışıyor gibi. Aşkın bir kalbi olsaydı eğer, ben o kalbin bu güzel kız olduğunu söylerdim herkese.
Ellerini üzerinde ki ince açık mor renkli montuna iliştirip kendine sarıyor. O da ne montunun içinden dışarı doğru belirginleşmiş bir hendek var. Sanki içinde bir şey saklıyor. Silah olamaz ya! Hem silah olsa montun tam ortasındaki düğme düştü düşecek. Onu diker öyle çıkardı evinden. Belli ki ne derdi varsa evden çıkarken fark edememiş bile. Üşüdü galiba. Ayakkabıları hiç eskimemiş. İnsanın fazlaca ayakkabısı olunca tabi, hiçbiri eskimeye kalmadan diğeri geçiyor ayağına.
Yüzü bu kadar çizgisiz olduğuna göre olsa olsa pahalı cilt kremleri kullanıyordur. Yüzünün aksi, güneşe yahut şu havaya değseydi, elbet buralarda da bir bahar melteminin geçtiği rivayet edilirdi. Ama insan nasıl olur da hem yaşar hem hiçbir iz bırakmaz şu dünyaya? Demek ki bu tür insanlar kendi hayatları için yakılmış bir defterden fazlası değiller. Muhtemelen baktıkları ayna kendilerine görüntü olarak dönmüyordur. Yoksa ne işi var bu kimsesiz parkta?
Şimdi de ağaçların dallarından düşen yaprakları izliyor. Muhakkak güzelliği bu yüzden… Güzel şehirlerin güzel insanları olur ya, bu da onlardan işte. Şehrin eksik taşlarını tamamlar gibi. Daha çok Kudüs gibi; mahzun, mağrur… Bir o kadar da ona yol gösterecek birine kurulmuş saat ayarında. Sessiz fakat aynı zamanda önünde yemlenen kuşlara dikkatini vermeyecek kadar dalgın. Montunun içinde sakladığı her neyse rahat hareket etmesini kısıtlıyor.
Acıkmış olmalı, arkasından simitçi diye seslene gelen tablacıya doğru çeviriyor başını. Temiz hava tabi acıktırır insanı. Simitçi yaklaşıyor, elini cebine götürdüğü yok. Simitçiye de seslenmiyor. Tablacı geçip gidiyor. Başı simitçinin ilk geldiği yöne doğru… Ne enteresan biri! Benim gibi pencerenin camından izleyen biri başını çevirdiğine göre simit alacak zanneder. E tabii her güzelin bir kusuru olacak. Baksana resmen insanla dalga geçiyor. Ama yüz çehresindeki şehlalık, öyle masumca ki idamını gerçekleştirecek cellâda gösterse yüzünü, muhakkak halk idamı beklerken cellât ne iş yaptığını unutur. Ayakkabılarının iplerini bağlamadığını fark eder ve öyle iner idam kürsüsünden.
Hele şu güz mevsiminde… Öyleki ağaçlardan düşen yapraklar “yüzü cennet” kızın omuzlarından inmek için sıraya girmişler. Belki bugün doğum günüdür ve her yaprak, ölümü pahasına kendini hediye etmek için iniyordur bu öksüzlük giymiş “müzmin kızın” eteklerine…
Varsayalım ki bugün doğum günü ama neden her şeyi umursar gibi yapıp başını ağaçların uzandığı göğe doğru tutuyor. Neden hemen omuz hizasına doğru açmış laleye gözünü iliştirip koklamıyor? Neden aklıma bu kadar soru işareti düşürüyor?
Ağabeyimin ilk aşkları düştüğünde henüz kaderine, Annem ağabeyimi karşısına alır, “Oğlum bakma kızların ilgisiz durduklarına onlar bakmadan görürler her şeyi. Sen konuya nasıl gireyim diye düşünürken onlar senin gömleğindeki düğme sayısına kadar sayarlar” diyordu.
Acaba o da beni görüyor mudur şu an? Sanmam!
Güneş iyiden iyiye sönüyor. O da benim gibi hissetmiş olmalı ki, deminden beri yanı başındaki çiçeği yüzünü çevirmeden son bir kez kokluyor. Tekrar tekrar parkı içine çekiyor. Neredeyse benim kokuma kadar gelecek burnu. Güneş biraz daha kendini gölgeye çekiyor. Üstüne sıkıca sardığı montunu elleriyle gevşetiyor. Kopuk düğmesinin bir üstünde ki düğmenin iliğini söküyor. Bir çıkıklık var besbelli. Yoksa silah mı? Bu kız ne yapıyor? Aman Allah’ım biri dur dese ya! Gözleri sanki kör olmuş etrafındaki kimseyi görmüyor. Belli ki beklediği her kimse geldi ve ondan başkasını görmüyor. Anlamalıydım. Bu kadının normal olmadığını…
“Ah yetişin yetişin! Kıza bakın hey kıza!
Montundan katlanmış metalik beyaz bir baston çıkarıyor. İki hamlede uzatıyor. Ayağa kalkıyor. Asfalta vura vura gideceği yöne dönüyor. Sesimi duymuş olmalı ki, kulaklarını sesimin geldiği yere kabartıyor.
Etraf tenha ne onu gören ne beni duyan var. Yere değe değe giden bastonun sesi kız yürürken kulaklarıma vaaz edip, öyle geçip gidiyor.