İçimize çıkardı çocukluğumuzun çıkmaz sokakları. Filbahri çiçekleri ayırırdı bahçemizle sokağımızı ve biz bahçemizle sokağımızı ayırt etmezdik. Zaten pek bir farkı da yoktu ikisinin. Hanımeli çiçekleri karşılardı okul dönüşleri bizi. Herkes kapısının önünü kendi süpürürdü. Yerlerde süpürge izleri vardı.
Serazad oynardık sokağımızda. Akşam ezanıyla annemizin bizi çağıran sesi birleşirdi. Toplanır “Evli evine, köylü köyüne, evi olmayan sıçan deliğine.” der dağılırdık sokaktaki oyunumuzu alacakaranlığın kucağına bırakarak.
Sabahın ilk ışıklarıyla uyanırdı sokağımız. Aslında bekçi düdükleri yüzünden uyuyabilir miydi bilinmez. Komşu bahçeden gelen horoz sesleri uyandırırdı bizi de.
Sokağın çocuklarıydık ama sokak çocuğu değildik. Belirtili isim tamlaması gibiydik sokak ve biz çocuklar.
Çıkmaz sokakların güvenli bir sıcaklığı vardı. Arabalar bile arada bir görünürdü. Sonra bizim sokağımızda arabalar yavaş geçsin diye yükseltiler yapılmazdı. Şoförler çocukların oynadığı sokaklardan yavaş geçerdi.
Yağmurlar yağardı. Biz “Yağ yağ yağmur/ Teknede hamur/ Ver Allah’ım ver/ Bolca yağmur” diyerek çocukça bir dua tuttururduk. Sokağımızın iki yanından dere gibi yağmur suları akardı. Kağıttan kayıklar, tahta parçaları yüzdürürdük bu geçici derelerde.
Akşamüzerleri simitçiler geçerdi “Taze simit” nidalarıyla. Elinde çıngırak, yoğurtçumuz geçerdi. Gür bir sesi vardı yoğurtçumuzun. Omzuna astığı bir sopanın iki ucuna zincirlerle bağlanmış iki büyük kapaklı tepside taşırdı yoğurdu.
Pamuk helvacı, kaynamış mısırcı, dondurmacı, macuncu sırayla geçerdi. Üstleri başları tertemizdi. Hafızama en fazla Arnavut macuncu kazınmış. Upuzun boyu, beyaz saçları, mavi gözleri, muhacir şivesiyle ve de bembeyaz giysisiyle hâlâ gözümüm önünde.
Arnavut macuncunun macunları mı çok güzeldi yoksa bizim ağzımızın tadı mı kalmadı bilmem, şimdiki macunlar öyle meyve tadında değil.
Günün sonuna doğru sokak başında babamı beklerdik. Köşeyi döndüğünü görür görmez yanına koşar ve gece bizi yazlık sinemaya götürmesi için yalvarmaya başlardık. Babam “Hele bir yemek yiyelim de düşünürüz.” derdi. Düşünürdü ve giderdik Çamlık Sineması’na.
Sokağımız bizimdi, biz sokağın çocuklarıydık. Sokak evimiz değildi ama evimiz sokağımızdaydı. Sokağımız, bahçemiz, evimiz iç içeydi. Hepsi de güvenliydi.
Çocukluğumuzun çıkmaz sokakları içimize açılır, genişler bir evren olurdu bize. Artık içimiz çıkmaz sokaklara açılıp daralıyor, çıkılmaz bir labirent oluyor. Yüreğimiz kanatları ıslanmış bir kelebek gibi çırpınıyor bu çıkmazlarda.
Sokaklar değişti de mi biz değiştik yoksa biz değiştiğimizden midir sokakların değişmesi bilinmez (!)