| Yoluna düşen bilir. İçlerindeki şüpheden gergef dokuyanların itiraz ve inkârı karşısında net bir duruş ve söylemle “O ne dediyse doğrudur” diyen ve sıddık olarak anılan yol arkadaşı, ayağına diken batmaması ve O’na zarar gelmemesi için kendisini siper etmişti. Yola çıkmak istediğini her beyan edişinde, bir yol arkadaşı olacağı müjdesini almış, O’na hicret emri gelince yol tedariğini yapmış, mihmandarı olmuştu. Emanetleri sahiplerine bırakmak için vekil olan ve kuşatmada içeride kalarak müşrikleri oyalayan çocuk sahabi “İlim beldesinin kapısı” şaşkın bakışlar, hakaretler ve ölüm tehditlerine rağmen, ölümü ölümsüzlük bilerek, halini yıllarca anlayamayacakları bir halet-i ruhiye ile O’nun nereye gittiğini söylememişti. İki can taşıdığı halde, üç gün boyunca Mekke’nin iki muhacirine kilometrelerce yol giderek yiyecek taşıyan kadın sahabi, billur gözeden su içmenin ve imanın hâlâvetini tatmanın dinçliğini ve şerefini yaşamıştı. Yoluna düşen bilir. Koyun otlatan peygamberler vardı ama, hicret güneşi doğduktan ve sevgililer sevgilisi yola koyulduktan sonra, onlara yakın mahalde yol arkadaşının koyunlarını otlatarak ve iki muhacire akşamları süt ikram ederek en mükrimlerden olma mertebesine ermişti. İnsanlığa kılavuz olana biri yolda kılavuzluk yapacaktı. Yol haritasını iyi bilmenin ötesinde, muhtedî olmadığı halde, feda edilecek bir can varsa bu yola kurban diyeceği zamana erişmeden, onların farklı yollardan Medine’ye gitmelerinin mihmandarlığını yapacak; Sevr’e, sonrasında farklı yollardan Medine’ye doğru yola çıkmalarını sağlayacaktı. Babası ve ufuk peygamberi geride olup bitenlerden haberdar etmek için o da sığındıkları mağaraya zaman zaman gelecek, Mekke’de yaşanan panik ve intikam arayışlarına rağmen korku zarfını açmayacaktı. Yoluna düşen bilir. Korku bu kadar mahkûm, intikam bu kadar mağrur olmamıştı. Zaman ve mekân durmuş, nebatat ve hayvanat dahi O’na zarar gelmesin diye siper olmaya hazırlanmıştı. Her peygamber gibi o da insanlığa yol göstermenin, tebliğ etmenin gereğini yerine getirmiş, bedel olarak da yurdundan hicret etmek üzere yola çıkmıştı… Hicret alayı yok, işkence alayı vardı. Elini kolunu sallayarak gitmek yok, işkenceyle öldürülmek arzusu vardı. Olmadı, tutmadı. Paniklemeler de fayda vermedi. O’nu Medine istikametinde arayan işkence alayı, şehrin gerisinde ikâmet edeceği düşüncesiyle Sevr Mağarası yönünde de arayışa girmişlerdi. İntikam tugayı Sevr mağarası’nın kapısına yanaşınca, mucize kemeriyle örüldüğünü anlayamamış, hissiyatları galebe çalınca farklı istikamette arayışa devam etmişlerdi. Örümcek ağı da, güvercinler de, yumurtalar da hasret gidermekle kalmamış, gelen intikam tugayına karşı adeta biz buradayız, O’na siper olmakla görevlendirildik demişlerdi. Eşyanın değil, eşya ötesinin kilitlediği kapıdan girmek muhal olduğu gibi, ona zarar vermeye de güçleri yetmemişti. Sevr kapısında darağacı kurma hevesinde olanlar, darağacına yuva yapan güvercini görünce, şaşkın bakışlar ve solan ümitlerle ayrılmak zorunda kalmışlardı. Yoluna düşen bilir. *Fatma ÇOLAK-Fe Şiirleri |