Darlanan Mekânlar ve Eriyen Bilinç -II-

İnsan doğayla barışık olduğu zaman benliğiyle uyumlu, yaşamı kolaylaştıran kültür ve uygarlıklar kurdu. Doğa insana kendi sır­larını, bilgilerini cömertçe açıyordu. İnsan doğanın diline, tarzı­na yabancı değildi. Doğa insana bilmediğini öğretiyor, insan da fark ediyor, anlıyor, uyguluyordu. Adeta keşfedilecek olanları hazır, hazırlanmış olarak önünde buluyor; kendini, kendiliğin­den bir kültürlenmenin içinde buluyordu. İnsan doğanın neresindeydi? Dışında mı, karşısında mı? Hayır, bir kopuşu gerekti­ren böyle bir ayrılık söz konusu olamazdı. Bilakis yaşamın anlam bütünlüğünü sağlayan üstün vasıflarıyla doğanın tam içindeydi. Var olmuşların süsü, efendisi, merkeziydi. Hakikatten kopuşla başlayan derin unutuşlar ve derin unutuşlarla hakikati yitirmeye başlaması onu küstah, şımarık bir varlık yapmaya yetti. Hakika­tin sırrını sapkın emel ve yöntemleriyle çözme çabası hakikatten çözülmeyi başlattı. Ölçme, değerlendirme düzeneği bozuldu. Asil konumunu ontolojik, epistemolojik sapmayla yitirmek yani yabancılaşmak pahasına yeryüzüne egemen olmaya yöneldi. Za­mana, mekâna ve tüm yaşama egemen olmak! Makul ve kabul edilebilir sınırları çoktan aşmış bu çıkış değişik form ya da modlarda, gizli ya da açık tanrılık iddiasının ifadesiydi. Kopuş ve sa­vaş başlamıştı. Olanca zenginliğiyle yeryüzü fetholunacaktı. Yer­yüzü insanın hayallerini, aşkını, bilgisini, yaşamını tehdit eden düşman mıydı? Papalagi vahiyden ve doğadan kopmuş tatmin olmaz, doyumsuz varlığıyla bunu ne yazık ki böyle algıladı. Gü­ney Denizi’nde Samoa Adaları’nın yerlileri dilinde “Göğü delen adam” demek olan Papalagi’yi tekrar hatırlatacağım. Papalagi, olanca genişliğine rağmen yeryüzünü daraltan modern insanın havada uçma, göğü delme öyküsü. Göz ardı edilmeyecek bir şey var; modern insan yapay dünyasını doğayı ve doğallığını yitire­rek kurdu. Şimdi iki çıkmaz, iki çaresizlikle karşı karşıya kaldı, ka­labilir. Birincisi yeryüzü bizi bilgilendirmede önceki gibi açık ve cömert değil. Birbirimizi karşılıklı besleyen bilgi ve bilinç akışı durdu. Yaptığımız sert, acımasız müdahaleler ölçüsünde sert ve acımasız karşılıklar alıyoruz. İkincisi yeryüzü tüm masumluğu, güzelliğiyle bize açılsa bile dilini, tarzını anlayacak yetenek ve melekemizi yitirdik. Sağlıklı iletişim kurmanın zorunlu şartı olma­sı gereken yaratılış saflığımız bulandı. Diyalektik realite gereği olan bu sonuçta şaşılacak bir durum yoktur. Yani olmaması ge­reken olmuş değil. Kültür, kültürlü varlık olarak insan biraz da bu zaviyeden incelenmeli. Hangisi kül­tür, insanın çevresiyle dostane ve barışık ilişkiler bütünü mü yoksa doğaya ege­men olma sapmasıyla çevremize, kendi­mize ve hakikate yabancılaşma süreci mi? Sırf Allah’ı ve ilahi olanı kabul etme­me özkörlüğü ve materyalizm şeytanlığı adına cenneti yeryüzünde kurma ütop­yasıyla yeryüzünü cehenneme çevirdik. Kalan son akıl ve bilinç kırıntısıyla bile her geçen gün hiçbir şeyin eski güzelli­ğinde olmadığını görüp duruyoruz. Ar­tık kültür kültürsüzleşmenin karşılığıdır. En insanî zamanlarımızı yaşadığımız yer­yüzü mekânından; o mekânla, o me­kânda kurduğumuz bilinç ve ruh bağın­dan, bağlamından uzaklaştık. Biz kül­türlü insanlar akvaryumdaki balıklar, ka­festeki kuşlar gibi yapay mekânlarımız­dan çıkınca yaşamımızı idame ettirecek yetenekten bile maalesef yoksunuz. Bir yönüyle ne kadar yoksunsanız o kadar kültürlüsünüz. Ah biz kültürlü insan­lar!… Apolitika isimli anarşist grubun çı­kardı bir dergide okumuştum; hatırladı­ğım kadarıyla ABD’de hatırı sayılır top­lumsal mevkileri, statüleri de olan anar­şist bir sivil toplum örgütü üyeleri şimdi­ye kadar yaptıkları etkinliğin zihinsel fanteziden öte gitmediği özeleştirisin­den sonra bir aylığına olsun doğaya çık­maya karar verirler. Ancak yanlarına bı­çak balta gibi kabul edilebilir aletler dı­şında bir şey almayacaklardır. El değme­miş dağların ve ormanların en elverişli yerine bırakırlar kendilerini. Bu kamp aynı zamanda ilk insanın yaşama biçimi ve zorluğunu bire bir yaşayarak tespit etmeyi amaçlamaktadır. Nasıl avlanmalı, hayvanlar nasıl evcilleştirilmeli, tarım nasıl yapılmalı, sel ve rüzgârlardan, yırtı­cı hayvanlardan nasıl korunmalıdır? İçle­rinde bazılarının doğa bilimci oldukları, yine fantezi de olsa bu yaşama zengin bir bilgi birikimi avantajıyla girdikleri unutulmamalıdır. Uzatmayayım. Ancak bir hafta dayanabilirler. Nerdeyse öle­ceklerdir. Sözünü ettiğim yazıyı kaleme alan yazar sonuç olarak yukarıda yo­ğunlaştığımız konuya dikkat çekerek şöyle diyordu. “Doğa sırrını açmada bize ketum davranıyordu. Bizse doğadan hiç mi hiç bilgi edinemedik. İlk insanların hayal edemeyeceğimiz kadar akıllı, zeki, yetenekli olduklarını anladım.”

Huzuru nesnel dünyanın sınırlı imkân ve ölçekleri içinde bulmaya razı olduk­tan sonradır ki insan tüm amaç ve tasa­rılarını dünyada gerçekleştirme çabasına girdi. Çünkü onun için başka dünya yoktu. Ruhuna giydirilmiş en dar elbisenin yani teninin isteklerini tini umursamaz şekilde yerine getirmekte kural tanımadı. Tenini tatmin etmek, yaşamdan tensel hazlar almak varlığının asıl amacı oldu. Çoğu müptezel, kaba, bayağı zevkler olan sınırlamalar içinde özgürleşmesine izin ve imkân tanımayan ruhunun anlam ateşi ise çoktan sönmüştü. Ruhu buz aklı zindan içinde, iç dünyası daraldıkça daralmıştı. İçinde yeni
bir varoluşu büyütecek boşluk bile kalmamıştı. Koyu karanlıkların söküp aldığı boşluk içine ölümcül çöküntülerle hiçliği yıkmıştı. Şimdi karşı konulmaz hiçliğinin yıkılmaz sandığı tahtında sözde tanrılığının keyfini sürüyor. Özel varlığını, özgün varlığını yonta yonta iç evrenini küçülttü, yok etti. Bu iç dünyasında kendini küçülten yontmalardan, yok etmelerden dışında devasa şehirler kurdu. Özgürlükten kaçışına uygun en geniş dış mekânlardı kentler. Şu çelişkiye bakın ki olanca genişliklerine rağmen sıkıştırılmış dar(gın) mekânları, dar(gın) zamanlarıyla her geçen gün huzurun daha kaybolduğu yerleşim yerleri oldu kentler. İçi darlık dışı zorluk içinde. Kentler modern insanın aceleciliğini, telaşını, tatmin olmaz hırsını, doyumsuz ihtiraslarını, akıl almaz temposunu somut yaşam biçimine dönüştürdüler. Niçin bu panik? Sanki birden bire beklenmedik bir şey olacak. Dünya yıkılacak, zaman sonlanacak. Yine de ruhlarda yılan gibi kıvranan, kıvrandıran sonsuzluk
duygusuyla bir yudum olsun kaygısız yaşamak, bir nefes olsun rahat soluklanmak uğruna bütün bir ömür koşmaya koşullanıyoruz. İnsanlar durmaksızın, anlamsızca koşuyor. Bütün ömürlerini küçücük, daracık, sıkıntılı, gürültülü, doğal olarak zevksiz kapalı mekânlarda geçiriyorlar. Aklı duman gönlü ziyan içinde. Eşler, babalar, anneler, çocuklar bir arada olmanın sıcak coşkusunu pek tadamadan, yıllar yılı ayrı kalarak
ömürlerini tüketiyorlar. Niçin mi? Çünkü üretim aksamamalı, dış satım oranında artış olmalı hazinede döviz rezervleri pozitif seyretmeli, Beyaz eşya taksitleri rahat ödenmeli, vs. Buna medeniyet diyorlar. Papalagi tuhaf adam doğrusu, böyle düşünür. Bir kez olsun mehtaplı bir gecede aşk ve şiirle dolu olarak gökyüzü sükûnetinde yıldızlarla dans eden ay’ın efsunlu güzelliğini uzun uzun seyretmenin tadına varamadan göçüp gitmiş kim bilir kaç mazlum var şu dünyada. “Mazlum” dedim kendiliğinden, kabulümdür. Ayı, yıldızları, güneşi adeta yer kürenin sonsuz uzamda ilave unsurları olarak değil de kartpostalları süsleyici,
renklendirici figür olarak görmüş bilmiş kim bilir kaç zavallı var.
Şimdide “Zavallı” dedim, o da kabulüm. Bu kentlerin ruhu yok ve bu kentler ruhu öldürüyor. Kentler sabahlara uyanmıyor da sanki sabahlara patlıyorlar. Birden bire insanlar yataklarından sokaklara, işyerlerine varmak için saatte bilmem kaç yüz kilometre hızla uçan metrolara, trenlere, deniz otobüslerine patlıyorlar. Misket bombası gibi bir anda tüm kente dağılan insanlar ışık hızıyla akan yaşamla yarışıyorlar. Yaşam mermi hızında. Şehir rotatif gibi çalışıyor. Zamanın makası daralıyor. Hayatımızda dakikalar bile çok önemli olmaya başladı. Hatta saniyeler. Bize ait zamanlarımız yok. İçimizi, aşkımızı, acımızı, amacımızı düşündüğümüz zamanımız kalmadı. Hayır, kendimize zamanımız yok. Tüm zamanlarımız ve tüm varlığımız ruhumuzu eze eze inşa ettiğimiz kentlerimize, o kentlerimizin handiyse insanî olan ne varsa silen süpüren işleyişine feda olsun! Aslına bakılırsa tüm yeryüzünü fethedelim derken; şimdi, ne kendimize ait zamanımızın, ne kendimize ait mekânımızın olduğu katı gerçeğiyle karşı karşıya kaldık. Bu geri dönüşsüz gerçeğin tam ortasındayız. Özetle; zamansız mekânlar, mekânsız zamanlar yaşıyoruz. Daha doğrusu zamansızlığı, mekânsızlığı yaşıyoruz. Bunun bir adım sonrası kıyamet mi yoksa? İnsan kıyametine ne çok meraklıymış meğer. Şeytanı bile kıskandıracak kurgularla hayatını zehir etti. Kentler zamanın mekânsızlığında, mekânın zamansızlığında yoğunlaştırılmış hercümercin, imparatorluk kurmuş hiçliğin cinnet alanlarıdır artık. Sessizlik, sonsuzluk, sükûnet insana korku verir olmuştur. Kendi payıma yaşadığım kentin, Ankara’nın 10-15 kilometre dışında her yönden alabildiğine uzun, alabildiğine uzak sessizlik, tenhalık başlamaktadır. Kent birdenbire başlamakta, bıçakla kesilircesine ansızın bitmektedir. Kaos, bunalım, gürültü, psişik sıkıntılar gibi sorunlarla birlikte yükselen yoğun dikey yapılanma yerine, doğadan kopmadan daha rahat, problemsiz, daha insani yatay planlamaya gidilemez miydi? Allah’ın arzı geniş değil mi? Allah’ın geniş olan arzını daraltmayı marifet sanmışızdır. Şimdi o arza çıkmak ürkütüyorsa bizi bu zamansızlık özlemiyledir, mekânsızlık özlemiyle. Artık daracık iç gerçekliği, daracık iç mekânıyla insan geniş dış mekânlarda huzur bulamaz oldu. Yaşadığım kent nihayetinde 4 milyon civarında nüfusa sahip, devasa megapollere göre neredeyse köy sayılır. Bir de nüfusu 30 milyonu bulduğu söylenen Tokyo’yu, 20 milyon nüfusuyla Meksiko City’yi, Bombay’ı, New York gibi kentlerin yoğun kalabalığını düşünün.

Trajik bir şekilde zaman ve mekân boyutunu yitirmiş insanın yine de ruhu sancımakta feci şekilde varoluş ya da yok oluş acısı çekmektedir. Varoluş ve yok oluş anlamsal zıtlıklarına rağmen bu kadar birbirine yakın, hatta aynı alanda olmuşlar mıydı? Kim bilir belki de bu durum yeryüzü serüvenimizde zaman, mekân ve hareketle oluşan çemberde başlangıç noktasına mesafenin az kalması sebebiyledir. Sonsuz varlığımızın ve anlamın dairesel döngüsü tamamlanmak üzere midir? Çünkü kendi yok oluşu­muzu anlamakla varlık bilincimiz artmakta, varoluşumuzu yeni­den düşündüğümüzde yok oluşla kuşatıldığımızı anlamak duru­munda kalacağız. Başarır, Kent’i cin şeytan işi sarmaşığa benze­tir bir öyküsünde. “Tarihî tekerrürden ibaret kılan tuhaf bir yan vardır kentte ve onu önemsizleştiren. Kent cinler, periler işi. Bu­rada yaşayanlara geceleri yalnızlık çekmediğini düşünmek için yanındakinin horlaması yeterlidir. Yüksekten korkanlar kendile­rini elma ağacına asarlar, diğerleri kulelerle ve gökdelenlerle hallederler intiharlarını… Şeytan ki kentin kontudur, kayıtsız şartsız… Yaşarlar ardı ardına, yan yana, dip dibe. Baş başa başla­nan her şey başa baş bitirilir. Rekabet önde gider. Aşk da sonun­da bir rekabete dönüşüverir burada… Bir sarmaşıktır kent, karmakarışıktır.” (14) Şehir, hatta kent olmaktan çoktan çıkmış megapoller; ruhunu kemirerek, sömürerek beslendiği insan varlığı­nı bitirme noktasına gelmiştir. İnsan kendinden geçmişçesine keyifli savrulmalar, heyulalar içinde nasıl bir doğa, nasıl bir ya­şam, nasıl bir ruh yitirdiğinin ayrımında bile olamamaktadır. Ru­hu ufuksuzluğa mahkum eden beton kutular içinde yaşadığı sü­rece varlıkla arasında bilinç akışı kurmak zor gözükmektedir. Ya­şamdan kopuk yapay ve sanal bir yaşama, bilinçten kopuk ya­pay ve sanal bir bilince bağımlılık onun adeta kaderi olmuştur.

Fıtratımızdaki cevheri fark etmeye dönük her bir çaba taktir edilmelidir. Modern sekülarist insan yeni uygarlığını kurarken oluşan yeni insan tipi ve yaşamının başka nazarlarca nasıl algı­landığı merakını gidermek için, el değmemiş uzak yerlerin in­sanlarını Batı’nın sanayi kentlerine getirerek onların gözüyle kendini yansıtmayı denedi. Başka, ve hususen de ilkel insanın gözünde modern insan, modern yaşam biçimi nasıl görünüyor­du? Güney Denizi Adaları’ndan birinde kabile reisi olan Tuiavii’nin konuşmaları ilginçtir. Samoa’ya ilk misyoner bir yelkenliyle gelmişti. Yerliler bu beyaz yelkenliyi ufukta göğün git git büyü­yen yarılması, yırtılması gibi algıladılar. Daha sonra içinden be­yaz adamın çıkıp geldiği bir delik. Onların dilinde “Papalagi” de­nildiğinde “Göğü delen adam” anlamında “Yabancı ya da beyaz adam” anlaşılır. Hatırlatacağımı söylediğim konuşmalardan ko­numuzla ilgili gördüğüm kimi ifadeleri buraya almak istiyorum: “Barınağı dikine duran taş bir sandığı andırır, çok sayıda gözü olan delik deşik bir sandığı. Çok zaman birbirlerinin adlarını bi­le bilmezler. Giriş deliğinde karşılaştıklarında ya isteksizce se­lamlaşırlar, ya da düşman böcekler gibi mırıldanırlar. Gören de bir arada yaşamak zorunda kaldıkları için hiddetlendiklerini sa­nır. Ama Papalagi, bu taş kutuları sever ve artık zararlarını ay­rımsamaz. Papalagi zaman zaman, kendi deyimiyle, özel kutu­sunu terk edip başka bir kutuya gider. Burası iş yeridir. Burada karısı ve çocukları olmaksızın rahatça çalışır… Gerçek bir gök­yüzü mavisi bulmak çok zordur. Çünkü bir kulübenin en azın­dan bir tane, çoğunlukla da daha fazla bacası vardır. Bunlar ha­vaya Savaii’deki volkan patlaması gibi duman ve kül savururlar. Kimi yarıklarda korkunç bir kargaşa hüküm sürer, insanlar bu­ralarda ağır bir balçık gibi akarlar. Bunlar caddelerdir. Gürültü dehşet vericidir. Tabii sen de başkalarıyla anlaşabilmek için bu gürültüyü delip geçsin diye avaz avaz bağırırsın. Genel bir uğul­tudur duyulan. İşte bütün bunların hepsi; yani kalabalık taş ku­tular, taş yarıklar… Gürültü, kargaşa; ağaçtan, gökyüzünün mavisinden, temiz havadan, bulutlar­dan yoksun kapkara kumlar ve duman­lardan kaplı yerler Papalagi’nin ‘kent’ adını verdiği şeydir. Ömründe hiçbir ağaç, tek bir ırmak ve gökyüzünü gör­memiş ve de Büyük Ruh’la yüz yüze gelmemiş insanların yaşadığı, ama yine de gurur duydukları yaratıları. Acaba Papalagi, yarattığı bu taşla övünüyor mu? Bilmem. O, kendine özgü fikirleri olan bir yaratıktır… Ama biz güneşin ve ışığın özgür çocukları. Büyük Ruh’a sa­dık kalmalı, böyle taşlarla onun kalbini kırmamalıyız. Yalnız yolunu şaşırmış, hastalıklı ve Tanrı’nın elini elinde hisset­meyen insanlar bu taştan yarıklar ara­sından güneşten, ışıktan ve yerden yok­sun kalarak mutlu olabilirler…”(15)

Modern adam çıkarcı bakışını, bir baş­kası ve öteki üzerinden yansıtıp kimileyin bir fanteziye çoğu zaman ülke ve in­sanları iliklerine kadar sömürme prog­ramının parçasına dönüşen sosyoloji­den antropolojiye bir dizi araştırma so­nucunda yitirdiğini bulabildi mi? Asla bulamadı, bu yolda ve bu gidişle bula­cağa da benzemiyor. Ruhlarının, gittik­çe koyulaşan karanlığın kancasında asılı kaldığını fark edenlere gelince, onlar da Forster’e göre diğerlerinden fark­lı olarak kimi gerçeklerin bilincine var­mış olarak ölürler. O’nun “Makinanın Sonu” kimilerince kurgusal fantastik gi­bi değerlendirilse de hem savaş yılları­nın baskıcı, insafsız rejimi, hem de o re­jim özelinde yansıtılan global üretim ilişkileriyle biçimlenen yeni hayat; reali­telerle birebir örtüşmekle kalmayan, alttan alta bilinci ayağa kaldırmayı de­neyen bir öyküdür. Bu öyküde doğanın, yeryüzünün, yüz yüze ilişki ve etkileşim­lerin yok olduğu ortamda, yerin altına çekilmiş ve bir makine düzenine bağım­lı kılınmış bir toplum ve yaşam biçimi anlatılır. Her şeye kadir olduğu düşünü­len genel kapsamlı bir makine insanla­rın gereksinim saydığı her şeyi sağlamaktadır… Bu ortama uygun olarak geliştirilen felsefe, yaşamaya değil, ya­şam ve evren üzerine uzaktan fikir edinmeye dayanır. Bu ortama uymayan bir genç adam, yer yüzüne çıkar, yeri ve göğü geçmişteki ataları gibi kendi göz­leriyle görür, yeryüzünde ve makinenin dışında yaşayan insanların bulunduğu­nu anlar. Başından geçenleri annesine anlatır. Zamanla makinenin hizmetleri aksar, giderek bozulur, durur kalır. Bü­tün insanlar yeraltının karanlığında kimsesiz, güçsüz, yardımsız olarak ve deh­şet içinde ölüme giderler. Yer altı tünel­lerinin havasız karanlığında ve cesetler arasında bir kere daha buluşan genç ve annesi, insan benliğine uygun bir ya­şam biçiminin nasıl olması gerektiğinin bilincine varmış olarak ölürler. (16) De­mek ki biraz olsun düşlerimizde özgür­lüğü tadarak ölme hakkımızı kimse eli­mizden alamıyor. Eugene Zamiatin “Biz” yapıtında beyin ameliyatı yapılarak istenilen formata sokulmuş insanların du­rumu daha içler acısıdır. Orada kendi ölümünü seçecek iradeyi bile ortaya ko­yamazsın. Bu son cümle beni başka muazzam bir konuya doğru itiyor. O sa­lınım zihnimizin bir köşesinde sürebilir. Ben zaten yeterince genişleyen şu anki çerçevem dışına daha fazla gidemem, gitmemeliyim.

Bir çok düşünce adamı gibi, getirdiği felsefî açılımlarla da ilgi odağı olan mi­mar Berman’a göre modernizmin te­melinde silinip gitme, sürekli değişme, hızla anlamsızlaşma, sürekli devrim gibi kavramlar bulunur. Dönemin ortaya koyduğu bu kavramlar aslında toplum­da yoğun bir yıkıcılığın temelini oluştur­maktadır. Bu yaklaşımın, bilinçli olarak mekân ve insan arasındaki etkileşimi kapsamaya yönelen bir eğilim olduğu da söylenebilirdi (17)

Tüm çabam(ız) varoluşumuzu öz cevhe­rimize en uygun şekilde zengin ve do­nanımlı kılmaya dönüktür. Mekân bi­reysel, toplumsal gerçekliğimizin en so­mut, en vazgeçilmez unsurudur. Düş­sel, düşünsel, kültürel, sosyal olsun bü­tün realitemizle mekânları etkiler, aynı tonda etkileniriz. Sonuçta bir mekân içine doğar, bir mekânda var oluruz. İçi­mizde kurduğumuz mekânlar bile dış mekânlarımızın değişik bir oluşumudur. Ben bu oluşuma bilinç ve bilinç çevre­sinde çift yönlü etkileşime işaret etmek­le yetindim. İçimizden, evimizden başla­yarak şehirlere doğru gittikçe açılan, açıklayan; büyüyen ve büyüten tüm mekân örgüsünü, örgütlenmesini her açıdan düşünmek, yeni duyarlıklar ge­liştirmek gerekmektedir.

Her kültür, her uygarlık kendi mekân tasavvurunu yaşama katan, yaşama ka­tılan örnekler ve kendine özgü üslupla net olarak ortaya koymalıdır.
Bir bitirişin yeni başlangıcıyla…

KAYNAKLAR
1.     Bu konuyu ‘doğa’ başlığı altında genel ilkeler çerçevesin­de anlayan ve açıklamaya çalışan filozof Milet’li Tha- les’tir. (I.Ö.VII-VI. yy.) ArdındanHerakleitos, Parmenides, Anaxagoras’tan günümüze doğru Newton’a, Leibniz’e, Kant’a kadar hemen her düşünür, bilim adamı, sanatçı bu konuda görüş sahibidir. Geniş ve toplu bilgi için bkz. Doç. Dr. Yalçın Koç, Determinizm ve Mekân, s. 1-16, Bo­ğaziçi Üni. yay. 1st. 1984.
2.     Geniş anlamda mekânın coğrafik açılımıyla ilgili etütler için bkz. Prof. Dr. Erol Tümertekin- Prof. Dr. Nazmiye Öz- güç, Beşeri Coğrafya -insan, kültür, mekân- Çantay Kita- bevi yay. Ist.2002.
3.     Gürkan Tümer, İnsan-Mekân İlişkisi ve Kafka, Sanat-Ko- op. yay. 1984.
4.     bkz. Leo Huberman, Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla, s.81, çev. Murat Belge, İletişim yay. 1st. 2003.
5.     Yusuf Şevki Yavuz, Abdurrahman Çetin, TDV. İslâm An­siklopedisi, C.4, ‘Ayet’ maddesi, Bakara: 63,64, En’am: 59,95-99, Rad: 2-4, Nur: 43-46. ile bazı örnekleri verile­bilecek yaklaşık 300 civarındaki beyyine de esasen kevniyata işaret eden lafzi veya diğer tabirle kavli ya da kelâmi ayetlerdir. İşaret, delil, delâlet anlamında her an kâ­inatta müşahede edilen her şey ve onların oluşumlarını, seyirlerini, devinimlerini ‘kevni ayet’ bağlamında anlama­lıdır.
6.     Mevlüt Sarı, El mevarid- Arapça Türkçe Lügat- Bahar Yay 1st. 1980., Ferit Devellioğlu, Osmanlıca Türkçe Ansiklope­dik Lügat, Ank.1962.
7.     Mehmet Maksudoğlu, Arapça Türkçe Sözlük, (ilgili mad­deler) ifav yay. 1st., D. Mehmet Doğan, Büyük Türkçe Sözlük, Gerçek Hayat Dergisi armağanı.
8.     Bakara 30: ‘Hani Rabbin Meleklere, ‘Muhakkak Ben yer yüzünde bir halife var edeceğim’ demişti.’)
9.     Sezai Karakoç, Yitik Cennet, s. 7-26, Diriliş yay. 7.bas. 1st. 2001.
10.   Abbas Mahmut El Akkad, Kur’an Felsefesi, Çev. Ahmet Demirci, s.34, Nur yay. Ank.
11.   Bal arısına bal yapmanın vahyedildiğine dair ayet bu ko­nuda en iyi örneklerden biridir; En Nahl: 68,69. Geniş bil­gi için; Prof. Dr İsmail Cerrahoğlu Tefsir Usûlü, s.38, Elif Ofset, Ank. 1979.
12.   İnsanın kevni ayetleri gözleyerek bilinçlenme faaliyeti için bkz. Elmalı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, C.5, s. 117,118, Azim yay, 1st.
13.   Ernst Fischer, Sanatın Gerekliliği, çev. Cevat Çapan, s. 14- 49, Kuzey yay. Ank. 1985.
14.   Başar Başarır, ‘Bir Sarmaşıktır Kent’, Kent Kitabı, s.9, Ar­moni yay. 1st. 1992.
15.   Erich Scheurmann, Göğü Delen Adam, s. 27- 34, Ayrın­tı yay. 1st. 2000.
16.   E.M.Forster, ‘Makinanın Sonu, Nail Bezel, Yeryüzü Cen­netinin Sonu, -Ters Ütopyalar-, s. 65-94., Say yay. 1st. 1984.
17.   Nur Ayalp, ‘Rekreasyon Alanındaki Değişimler ve Çağdaş Sosyal Mekânlardaki Sonuçları’,s. 114, der. Ayşe Müge Bozdayı, Çağdaş Kent Yaşamında Mekân Sorunları, Ha­cettepe Üni. yay. Ankara-2005.





Bu yazıyı paylaşın