| İnsan doğayla barışık olduğu zaman benliğiyle uyumlu, yaşamı kolaylaştıran kültür ve uygarlıklar kurdu. Doğa insana kendi sırlarını, bilgilerini cömertçe açıyordu. İnsan doğanın diline, tarzına yabancı değildi. Doğa insana bilmediğini öğretiyor, insan da fark ediyor, anlıyor, uyguluyordu. Adeta keşfedilecek olanları hazır, hazırlanmış olarak önünde buluyor; kendini, kendiliğinden bir kültürlenmenin içinde buluyordu. İnsan doğanın neresindeydi? Dışında mı, karşısında mı? Hayır, bir kopuşu gerektiren böyle bir ayrılık söz konusu olamazdı. Bilakis yaşamın anlam bütünlüğünü sağlayan üstün vasıflarıyla doğanın tam içindeydi. Var olmuşların süsü, efendisi, merkeziydi. Hakikatten kopuşla başlayan derin unutuşlar ve derin unutuşlarla hakikati yitirmeye başlaması onu küstah, şımarık bir varlık yapmaya yetti. Hakikatin sırrını sapkın emel ve yöntemleriyle çözme çabası hakikatten çözülmeyi başlattı. Ölçme, değerlendirme düzeneği bozuldu. Asil konumunu ontolojik, epistemolojik sapmayla yitirmek yani yabancılaşmak pahasına yeryüzüne egemen olmaya yöneldi. Zamana, mekâna ve tüm yaşama egemen olmak! Makul ve kabul edilebilir sınırları çoktan aşmış bu çıkış değişik form ya da modlarda, gizli ya da açık tanrılık iddiasının ifadesiydi. Kopuş ve savaş başlamıştı. Olanca zenginliğiyle yeryüzü fetholunacaktı. Yeryüzü insanın hayallerini, aşkını, bilgisini, yaşamını tehdit eden düşman mıydı? Papalagi vahiyden ve doğadan kopmuş tatmin olmaz, doyumsuz varlığıyla bunu ne yazık ki böyle algıladı. Güney Denizi’nde Samoa Adaları’nın yerlileri dilinde “Göğü delen adam” demek olan Papalagi’yi tekrar hatırlatacağım. Papalagi, olanca genişliğine rağmen yeryüzünü daraltan modern insanın havada uçma, göğü delme öyküsü. Göz ardı edilmeyecek bir şey var; modern insan yapay dünyasını doğayı ve doğallığını yitirerek kurdu. Şimdi iki çıkmaz, iki çaresizlikle karşı karşıya kaldı, kalabilir. Birincisi yeryüzü bizi bilgilendirmede önceki gibi açık ve cömert değil. Birbirimizi karşılıklı besleyen bilgi ve bilinç akışı durdu. Yaptığımız sert, acımasız müdahaleler ölçüsünde sert ve acımasız karşılıklar alıyoruz. İkincisi yeryüzü tüm masumluğu, güzelliğiyle bize açılsa bile dilini, tarzını anlayacak yetenek ve melekemizi yitirdik. Sağlıklı iletişim kurmanın zorunlu şartı olması gereken yaratılış saflığımız bulandı. Diyalektik realite gereği olan bu sonuçta şaşılacak bir durum yoktur. Yani olmaması gereken olmuş değil. Kültür, kültürlü varlık olarak insan biraz da bu zaviyeden incelenmeli. Hangisi kültür, insanın çevresiyle dostane ve barışık ilişkiler bütünü mü yoksa doğaya egemen olma sapmasıyla çevremize, kendimize ve hakikate yabancılaşma süreci mi? Sırf Allah’ı ve ilahi olanı kabul etmeme özkörlüğü ve materyalizm şeytanlığı adına cenneti yeryüzünde kurma ütopyasıyla yeryüzünü cehenneme çevirdik. Kalan son akıl ve bilinç kırıntısıyla bile her geçen gün hiçbir şeyin eski güzelliğinde olmadığını görüp duruyoruz. Artık kültür kültürsüzleşmenin karşılığıdır. En insanî zamanlarımızı yaşadığımız yeryüzü mekânından; o mekânla, o mekânda kurduğumuz bilinç ve ruh bağından, bağlamından uzaklaştık. Biz kültürlü insanlar akvaryumdaki balıklar, kafesteki kuşlar gibi yapay mekânlarımızdan çıkınca yaşamımızı idame ettirecek yetenekten bile maalesef yoksunuz. Bir yönüyle ne kadar yoksunsanız o kadar kültürlüsünüz. Ah biz kültürlü insanlar!… Apolitika isimli anarşist grubun çıkardı bir dergide okumuştum; hatırladığım kadarıyla ABD’de hatırı sayılır toplumsal mevkileri, statüleri de olan anarşist bir sivil toplum örgütü üyeleri şimdiye kadar yaptıkları etkinliğin zihinsel fanteziden öte gitmediği özeleştirisinden sonra bir aylığına olsun doğaya çıkmaya karar verirler. Ancak yanlarına bıçak balta gibi kabul edilebilir aletler dışında bir şey almayacaklardır. El değmemiş dağların ve ormanların en elverişli yerine bırakırlar kendilerini. Bu kamp aynı zamanda ilk insanın yaşama biçimi ve zorluğunu bire bir yaşayarak tespit etmeyi amaçlamaktadır. Nasıl avlanmalı, hayvanlar nasıl evcilleştirilmeli, tarım nasıl yapılmalı, sel ve rüzgârlardan, yırtıcı hayvanlardan nasıl korunmalıdır? İçlerinde bazılarının doğa bilimci oldukları, yine fantezi de olsa bu yaşama zengin bir bilgi birikimi avantajıyla girdikleri unutulmamalıdır. Uzatmayayım. Ancak bir hafta dayanabilirler. Nerdeyse öleceklerdir. Sözünü ettiğim yazıyı kaleme alan yazar sonuç olarak yukarıda yoğunlaştığımız konuya dikkat çekerek şöyle diyordu. “Doğa sırrını açmada bize ketum davranıyordu. Bizse doğadan hiç mi hiç bilgi edinemedik. İlk insanların hayal edemeyeceğimiz kadar akıllı, zeki, yetenekli olduklarını anladım.” Huzuru nesnel dünyanın sınırlı imkân ve ölçekleri içinde bulmaya razı olduktan sonradır ki insan tüm amaç ve tasarılarını dünyada gerçekleştirme çabasına girdi. Çünkü onun için başka dünya yoktu. Ruhuna giydirilmiş en dar elbisenin yani teninin isteklerini tini umursamaz şekilde yerine getirmekte kural tanımadı. Tenini tatmin etmek, yaşamdan tensel hazlar almak varlığının asıl amacı oldu. Çoğu müptezel, kaba, bayağı zevkler olan sınırlamalar içinde özgürleşmesine izin ve imkân tanımayan ruhunun anlam ateşi ise çoktan sönmüştü. Ruhu buz aklı zindan içinde, iç dünyası daraldıkça daralmıştı. İçinde yeni bir varoluşu büyütecek boşluk bile kalmamıştı. Koyu karanlıkların söküp aldığı boşluk içine ölümcül çöküntülerle hiçliği yıkmıştı. Şimdi karşı konulmaz hiçliğinin yıkılmaz sandığı tahtında sözde tanrılığının keyfini sürüyor. Özel varlığını, özgün varlığını yonta yonta iç evrenini küçülttü, yok etti. Bu iç dünyasında kendini küçülten yontmalardan, yok etmelerden dışında devasa şehirler kurdu. Özgürlükten kaçışına uygun en geniş dış mekânlardı kentler. Şu çelişkiye bakın ki olanca genişliklerine rağmen sıkıştırılmış dar(gın) mekânları, dar(gın) zamanlarıyla her geçen gün huzurun daha kaybolduğu yerleşim yerleri oldu kentler. İçi darlık dışı zorluk içinde. Kentler modern insanın aceleciliğini, telaşını, tatmin olmaz hırsını, doyumsuz ihtiraslarını, akıl almaz temposunu somut yaşam biçimine dönüştürdüler. Niçin bu panik? Sanki birden bire beklenmedik bir şey olacak. Dünya yıkılacak, zaman sonlanacak. Yine de ruhlarda yılan gibi kıvranan, kıvrandıran sonsuzluk duygusuyla bir yudum olsun kaygısız yaşamak, bir nefes olsun rahat soluklanmak uğruna bütün bir ömür koşmaya koşullanıyoruz. İnsanlar durmaksızın, anlamsızca koşuyor. Bütün ömürlerini küçücük, daracık, sıkıntılı, gürültülü, doğal olarak zevksiz kapalı mekânlarda geçiriyorlar. Aklı duman gönlü ziyan içinde. Eşler, babalar, anneler, çocuklar bir arada olmanın sıcak coşkusunu pek tadamadan, yıllar yılı ayrı kalarak ömürlerini tüketiyorlar. Niçin mi? Çünkü üretim aksamamalı, dış satım oranında artış olmalı hazinede döviz rezervleri pozitif seyretmeli, Beyaz eşya taksitleri rahat ödenmeli, vs. Buna medeniyet diyorlar. Papalagi tuhaf adam doğrusu, böyle düşünür. Bir kez olsun mehtaplı bir gecede aşk ve şiirle dolu olarak gökyüzü sükûnetinde yıldızlarla dans eden ay’ın efsunlu güzelliğini uzun uzun seyretmenin tadına varamadan göçüp gitmiş kim bilir kaç mazlum var şu dünyada. “Mazlum” dedim kendiliğinden, kabulümdür. Ayı, yıldızları, güneşi adeta yer kürenin sonsuz uzamda ilave unsurları olarak değil de kartpostalları süsleyici, renklendirici figür olarak görmüş bilmiş kim bilir kaç zavallı var. Şimdide “Zavallı” dedim, o da kabulüm. Bu kentlerin ruhu yok ve bu kentler ruhu öldürüyor. Kentler sabahlara uyanmıyor da sanki sabahlara patlıyorlar. Birden bire insanlar yataklarından sokaklara, işyerlerine varmak için saatte bilmem kaç yüz kilometre hızla uçan metrolara, trenlere, deniz otobüslerine patlıyorlar. Misket bombası gibi bir anda tüm kente dağılan insanlar ışık hızıyla akan yaşamla yarışıyorlar. Yaşam mermi hızında. Şehir rotatif gibi çalışıyor. Zamanın makası daralıyor. Hayatımızda dakikalar bile çok önemli olmaya başladı. Hatta saniyeler. Bize ait zamanlarımız yok. İçimizi, aşkımızı, acımızı, amacımızı düşündüğümüz zamanımız kalmadı. Hayır, kendimize zamanımız yok. Tüm zamanlarımız ve tüm varlığımız ruhumuzu eze eze inşa ettiğimiz kentlerimize, o kentlerimizin handiyse insanî olan ne varsa silen süpüren işleyişine feda olsun! Aslına bakılırsa tüm yeryüzünü fethedelim derken; şimdi, ne kendimize ait zamanımızın, ne kendimize ait mekânımızın olduğu katı gerçeğiyle karşı karşıya kaldık. Bu geri dönüşsüz gerçeğin tam ortasındayız. Özetle; zamansız mekânlar, mekânsız zamanlar yaşıyoruz. Daha doğrusu zamansızlığı, mekânsızlığı yaşıyoruz. Bunun bir adım sonrası kıyamet mi yoksa? İnsan kıyametine ne çok meraklıymış meğer. Şeytanı bile kıskandıracak kurgularla hayatını zehir etti. Kentler zamanın mekânsızlığında, mekânın zamansızlığında yoğunlaştırılmış hercümercin, imparatorluk kurmuş hiçliğin cinnet alanlarıdır artık. Sessizlik, sonsuzluk, sükûnet insana korku verir olmuştur. Kendi payıma yaşadığım kentin, Ankara’nın 10-15 kilometre dışında her yönden alabildiğine uzun, alabildiğine uzak sessizlik, tenhalık başlamaktadır. Kent birdenbire başlamakta, bıçakla kesilircesine ansızın bitmektedir. Kaos, bunalım, gürültü, psişik sıkıntılar gibi sorunlarla birlikte yükselen yoğun dikey yapılanma yerine, doğadan kopmadan daha rahat, problemsiz, daha insani yatay planlamaya gidilemez miydi? Allah’ın arzı geniş değil mi? Allah’ın geniş olan arzını daraltmayı marifet sanmışızdır. Şimdi o arza çıkmak ürkütüyorsa bizi bu zamansızlık özlemiyledir, mekânsızlık özlemiyle. Artık daracık iç gerçekliği, daracık iç mekânıyla insan geniş dış mekânlarda huzur bulamaz oldu. Yaşadığım kent nihayetinde 4 milyon civarında nüfusa sahip, devasa megapollere göre neredeyse köy sayılır. Bir de nüfusu 30 milyonu bulduğu söylenen Tokyo’yu, 20 milyon nüfusuyla Meksiko City’yi, Bombay’ı, New York gibi kentlerin yoğun kalabalığını düşünün. Trajik bir şekilde zaman ve mekân boyutunu yitirmiş insanın yine de ruhu sancımakta feci şekilde varoluş ya da yok oluş acısı çekmektedir. Varoluş ve yok oluş anlamsal zıtlıklarına rağmen bu kadar birbirine yakın, hatta aynı alanda olmuşlar mıydı? Kim bilir belki de bu durum yeryüzü serüvenimizde zaman, mekân ve hareketle oluşan çemberde başlangıç noktasına mesafenin az kalması sebebiyledir. Sonsuz varlığımızın ve anlamın dairesel döngüsü tamamlanmak üzere midir? Çünkü kendi yok oluşumuzu anlamakla varlık bilincimiz artmakta, varoluşumuzu yeniden düşündüğümüzde yok oluşla kuşatıldığımızı anlamak durumunda kalacağız. Başarır, Kent’i cin şeytan işi sarmaşığa benzetir bir öyküsünde. “Tarihî tekerrürden ibaret kılan tuhaf bir yan vardır kentte ve onu önemsizleştiren. Kent cinler, periler işi. Burada yaşayanlara geceleri yalnızlık çekmediğini düşünmek için yanındakinin horlaması yeterlidir. Yüksekten korkanlar kendilerini elma ağacına asarlar, diğerleri kulelerle ve gökdelenlerle hallederler intiharlarını… Şeytan ki kentin kontudur, kayıtsız şartsız… Yaşarlar ardı ardına, yan yana, dip dibe. Baş başa başlanan her şey başa baş bitirilir. Rekabet önde gider. Aşk da sonunda bir rekabete dönüşüverir burada… Bir sarmaşıktır kent, karmakarışıktır.” (14) Şehir, hatta kent olmaktan çoktan çıkmış megapoller; ruhunu kemirerek, sömürerek beslendiği insan varlığını bitirme noktasına gelmiştir. İnsan kendinden geçmişçesine keyifli savrulmalar, heyulalar içinde nasıl bir doğa, nasıl bir yaşam, nasıl bir ruh yitirdiğinin ayrımında bile olamamaktadır. Ruhu ufuksuzluğa mahkum eden beton kutular içinde yaşadığı sürece varlıkla arasında bilinç akışı kurmak zor gözükmektedir. Yaşamdan kopuk yapay ve sanal bir yaşama, bilinçten kopuk yapay ve sanal bir bilince bağımlılık onun adeta kaderi olmuştur. Fıtratımızdaki cevheri fark etmeye dönük her bir çaba taktir edilmelidir. Modern sekülarist insan yeni uygarlığını kurarken oluşan yeni insan tipi ve yaşamının başka nazarlarca nasıl algılandığı merakını gidermek için, el değmemiş uzak yerlerin insanlarını Batı’nın sanayi kentlerine getirerek onların gözüyle kendini yansıtmayı denedi. Başka, ve hususen de ilkel insanın gözünde modern insan, modern yaşam biçimi nasıl görünüyordu? Güney Denizi Adaları’ndan birinde kabile reisi olan Tuiavii’nin konuşmaları ilginçtir. Samoa’ya ilk misyoner bir yelkenliyle gelmişti. Yerliler bu beyaz yelkenliyi ufukta göğün git git büyüyen yarılması, yırtılması gibi algıladılar. Daha sonra içinden beyaz adamın çıkıp geldiği bir delik. Onların dilinde “Papalagi” denildiğinde “Göğü delen adam” anlamında “Yabancı ya da beyaz adam” anlaşılır. Hatırlatacağımı söylediğim konuşmalardan konumuzla ilgili gördüğüm kimi ifadeleri buraya almak istiyorum: “Barınağı dikine duran taş bir sandığı andırır, çok sayıda gözü olan delik deşik bir sandığı. Çok zaman birbirlerinin adlarını bile bilmezler. Giriş deliğinde karşılaştıklarında ya isteksizce selamlaşırlar, ya da düşman böcekler gibi mırıldanırlar. Gören de bir arada yaşamak zorunda kaldıkları için hiddetlendiklerini sanır. Ama Papalagi, bu taş kutuları sever ve artık zararlarını ayrımsamaz. Papalagi zaman zaman, kendi deyimiyle, özel kutusunu terk edip başka bir kutuya gider. Burası iş yeridir. Burada karısı ve çocukları olmaksızın rahatça çalışır… Gerçek bir gökyüzü mavisi bulmak çok zordur. Çünkü bir kulübenin en azından bir tane, çoğunlukla da daha fazla bacası vardır. Bunlar havaya Savaii’deki volkan patlaması gibi duman ve kül savururlar. Kimi yarıklarda korkunç bir kargaşa hüküm sürer, insanlar buralarda ağır bir balçık gibi akarlar. Bunlar caddelerdir. Gürültü dehşet vericidir. Tabii sen de başkalarıyla anlaşabilmek için bu gürültüyü delip geçsin diye avaz avaz bağırırsın. Genel bir uğultudur duyulan. İşte bütün bunların hepsi; yani kalabalık taş kutular, taş yarıklar… Gürültü, kargaşa; ağaçtan, gökyüzünün mavisinden, temiz havadan, bulutlardan yoksun kapkara kumlar ve dumanlardan kaplı yerler Papalagi’nin ‘kent’ adını verdiği şeydir. Ömründe hiçbir ağaç, tek bir ırmak ve gökyüzünü görmemiş ve de Büyük Ruh’la yüz yüze gelmemiş insanların yaşadığı, ama yine de gurur duydukları yaratıları. Acaba Papalagi, yarattığı bu taşla övünüyor mu? Bilmem. O, kendine özgü fikirleri olan bir yaratıktır… Ama biz güneşin ve ışığın özgür çocukları. Büyük Ruh’a sadık kalmalı, böyle taşlarla onun kalbini kırmamalıyız. Yalnız yolunu şaşırmış, hastalıklı ve Tanrı’nın elini elinde hissetmeyen insanlar bu taştan yarıklar arasından güneşten, ışıktan ve yerden yoksun kalarak mutlu olabilirler…”(15) Modern adam çıkarcı bakışını, bir başkası ve öteki üzerinden yansıtıp kimileyin bir fanteziye çoğu zaman ülke ve insanları iliklerine kadar sömürme programının parçasına dönüşen sosyolojiden antropolojiye bir dizi araştırma sonucunda yitirdiğini bulabildi mi? Asla bulamadı, bu yolda ve bu gidişle bulacağa da benzemiyor. Ruhlarının, gittikçe koyulaşan karanlığın kancasında asılı kaldığını fark edenlere gelince, onlar da Forster’e göre diğerlerinden farklı olarak kimi gerçeklerin bilincine varmış olarak ölürler. O’nun “Makinanın Sonu” kimilerince kurgusal fantastik gibi değerlendirilse de hem savaş yıllarının baskıcı, insafsız rejimi, hem de o rejim özelinde yansıtılan global üretim ilişkileriyle biçimlenen yeni hayat; realitelerle birebir örtüşmekle kalmayan, alttan alta bilinci ayağa kaldırmayı deneyen bir öyküdür. Bu öyküde doğanın, yeryüzünün, yüz yüze ilişki ve etkileşimlerin yok olduğu ortamda, yerin altına çekilmiş ve bir makine düzenine bağımlı kılınmış bir toplum ve yaşam biçimi anlatılır. Her şeye kadir olduğu düşünülen genel kapsamlı bir makine insanların gereksinim saydığı her şeyi sağlamaktadır… Bu ortama uygun olarak geliştirilen felsefe, yaşamaya değil, yaşam ve evren üzerine uzaktan fikir edinmeye dayanır. Bu ortama uymayan bir genç adam, yer yüzüne çıkar, yeri ve göğü geçmişteki ataları gibi kendi gözleriyle görür, yeryüzünde ve makinenin dışında yaşayan insanların bulunduğunu anlar. Başından geçenleri annesine anlatır. Zamanla makinenin hizmetleri aksar, giderek bozulur, durur kalır. Bütün insanlar yeraltının karanlığında kimsesiz, güçsüz, yardımsız olarak ve dehşet içinde ölüme giderler. Yer altı tünellerinin havasız karanlığında ve cesetler arasında bir kere daha buluşan genç ve annesi, insan benliğine uygun bir yaşam biçiminin nasıl olması gerektiğinin bilincine varmış olarak ölürler. (16) Demek ki biraz olsun düşlerimizde özgürlüğü tadarak ölme hakkımızı kimse elimizden alamıyor. Eugene Zamiatin “Biz” yapıtında beyin ameliyatı yapılarak istenilen formata sokulmuş insanların durumu daha içler acısıdır. Orada kendi ölümünü seçecek iradeyi bile ortaya koyamazsın. Bu son cümle beni başka muazzam bir konuya doğru itiyor. O salınım zihnimizin bir köşesinde sürebilir. Ben zaten yeterince genişleyen şu anki çerçevem dışına daha fazla gidemem, gitmemeliyim. Bir çok düşünce adamı gibi, getirdiği felsefî açılımlarla da ilgi odağı olan mimar Berman’a göre modernizmin temelinde silinip gitme, sürekli değişme, hızla anlamsızlaşma, sürekli devrim gibi kavramlar bulunur. Dönemin ortaya koyduğu bu kavramlar aslında toplumda yoğun bir yıkıcılığın temelini oluşturmaktadır. Bu yaklaşımın, bilinçli olarak mekân ve insan arasındaki etkileşimi kapsamaya yönelen bir eğilim olduğu da söylenebilirdi (17) Tüm çabam(ız) varoluşumuzu öz cevherimize en uygun şekilde zengin ve donanımlı kılmaya dönüktür. Mekân bireysel, toplumsal gerçekliğimizin en somut, en vazgeçilmez unsurudur. Düşsel, düşünsel, kültürel, sosyal olsun bütün realitemizle mekânları etkiler, aynı tonda etkileniriz. Sonuçta bir mekân içine doğar, bir mekânda var oluruz. İçimizde kurduğumuz mekânlar bile dış mekânlarımızın değişik bir oluşumudur. Ben bu oluşuma bilinç ve bilinç çevresinde çift yönlü etkileşime işaret etmekle yetindim. İçimizden, evimizden başlayarak şehirlere doğru gittikçe açılan, açıklayan; büyüyen ve büyüten tüm mekân örgüsünü, örgütlenmesini her açıdan düşünmek, yeni duyarlıklar geliştirmek gerekmektedir. Her kültür, her uygarlık kendi mekân tasavvurunu yaşama katan, yaşama katılan örnekler ve kendine özgü üslupla net olarak ortaya koymalıdır. Bir bitirişin yeni başlangıcıyla… KAYNAKLAR 1. Bu konuyu ‘doğa’ başlığı altında genel ilkeler çerçevesinde anlayan ve açıklamaya çalışan filozof Milet’li Tha- les’tir. (I.Ö.VII-VI. yy.) ArdındanHerakleitos, Parmenides, Anaxagoras’tan günümüze doğru Newton’a, Leibniz’e, Kant’a kadar hemen her düşünür, bilim adamı, sanatçı bu konuda görüş sahibidir. Geniş ve toplu bilgi için bkz. Doç. Dr. Yalçın Koç, Determinizm ve Mekân, s. 1-16, Boğaziçi Üni. yay. 1st. 1984. 2. Geniş anlamda mekânın coğrafik açılımıyla ilgili etütler için bkz. Prof. Dr. Erol Tümertekin- Prof. Dr. Nazmiye Öz- güç, Beşeri Coğrafya -insan, kültür, mekân- Çantay Kita- bevi yay. Ist.2002. 3. Gürkan Tümer, İnsan-Mekân İlişkisi ve Kafka, Sanat-Ko- op. yay. 1984. 4. bkz. Leo Huberman, Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla, s.81, çev. Murat Belge, İletişim yay. 1st. 2003. 5. Yusuf Şevki Yavuz, Abdurrahman Çetin, TDV. İslâm Ansiklopedisi, C.4, ‘Ayet’ maddesi, Bakara: 63,64, En’am: 59,95-99, Rad: 2-4, Nur: 43-46. ile bazı örnekleri verilebilecek yaklaşık 300 civarındaki beyyine de esasen kevniyata işaret eden lafzi veya diğer tabirle kavli ya da kelâmi ayetlerdir. İşaret, delil, delâlet anlamında her an kâinatta müşahede edilen her şey ve onların oluşumlarını, seyirlerini, devinimlerini ‘kevni ayet’ bağlamında anlamalıdır. 6. Mevlüt Sarı, El mevarid- Arapça Türkçe Lügat- Bahar Yay 1st. 1980., Ferit Devellioğlu, Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lügat, Ank.1962. 7. Mehmet Maksudoğlu, Arapça Türkçe Sözlük, (ilgili maddeler) ifav yay. 1st., D. Mehmet Doğan, Büyük Türkçe Sözlük, Gerçek Hayat Dergisi armağanı. 8. Bakara 30: ‘Hani Rabbin Meleklere, ‘Muhakkak Ben yer yüzünde bir halife var edeceğim’ demişti.’) 9. Sezai Karakoç, Yitik Cennet, s. 7-26, Diriliş yay. 7.bas. 1st. 2001. 10. Abbas Mahmut El Akkad, Kur’an Felsefesi, Çev. Ahmet Demirci, s.34, Nur yay. Ank. 11. Bal arısına bal yapmanın vahyedildiğine dair ayet bu konuda en iyi örneklerden biridir; En Nahl: 68,69. Geniş bilgi için; Prof. Dr İsmail Cerrahoğlu Tefsir Usûlü, s.38, Elif Ofset, Ank. 1979. 12. İnsanın kevni ayetleri gözleyerek bilinçlenme faaliyeti için bkz. Elmalı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, C.5, s. 117,118, Azim yay, 1st. 13. Ernst Fischer, Sanatın Gerekliliği, çev. Cevat Çapan, s. 14- 49, Kuzey yay. Ank. 1985. 14. Başar Başarır, ‘Bir Sarmaşıktır Kent’, Kent Kitabı, s.9, Armoni yay. 1st. 1992. 15. Erich Scheurmann, Göğü Delen Adam, s. 27- 34, Ayrıntı yay. 1st. 2000. 16. E.M.Forster, ‘Makinanın Sonu, Nail Bezel, Yeryüzü Cennetinin Sonu, -Ters Ütopyalar-, s. 65-94., Say yay. 1st. 1984. 17. Nur Ayalp, ‘Rekreasyon Alanındaki Değişimler ve Çağdaş Sosyal Mekânlardaki Sonuçları’,s. 114, der. Ayşe Müge Bozdayı, Çağdaş Kent Yaşamında Mekân Sorunları, Hacettepe Üni. yay. Ankara-2005. |