| Zaman ve mekân mukayyet varlıkların ana var oluş unsurlarıdır. Zaman ve hareket unsurunu ayrı tuttuğunuzda tek başına mekân kavramının anlamı kalmaz. Mekânlar içlerinde, üzerlerinde süren yaşamlarla mâhiyet kazanır. Yani mekânlar ayrıntılı anlamıyla düşünsel, kültürel, ekonomik, psikolojik, dinsel hasılı tüm yönleriyle yaşamsal alanlardır. Kültürel çeşitlilikler büyük ölçüde mekânsal ilişkilerle oluşur. Genellikle mimarlık kavramı olarak bilinmesine karşın fizikten coğrafyaya, sanata, antropolojiden tarihe, siyasete, edebiyata kadar farklı disiplinlerin ilgi alanı içindedir. (1) Bir coğrafyacı için farklı lokasyonlardır, (2) bir romancı için kahramanın dünyasını, beşeri ilişkilerini belirleyen önemli bir unsur. Bizde Yakup Kadri’nin Kiralık Konak’ında yoğun bir mekân betimlemesi söz konusudur meselâ. Kafka’nın, Şato romanında insan mekân ilişkisi daha az yoğun değildir. (3) Ama mekân; hacim yaratma, çevre düzenleme gibi amacıyla dolaysız olarak mimarînin konusudur öncelikle. İnsan gerçeğiyle örtüşmeyen yavan anlamıyla mekânı, “Barınma ihtiyacını karşılayan yerler” olarak tek boyutlu işlevselliğe indirgemek doğru bir yaklaşım değildir. Böyle bir algı kısır yaşam ve insan anlayışının yansımasıdır. Bu anlayış var oluş amacını, derinliğini; düşünsel, kültürel, estetik değerini gereği gibi, gereği kadar önemsemeyen mekânik anlayıştır. Fonksiyonellik dar ve sınırlı ihtiyacı karşılayan önemsiz bir öğe değildir, yaşamı tüm niceliği ve niteliğiyle karşılamayı amaçlamalıdır. Dört duvar bir tavanla mekân kurulmaz. Yaşam ve insanla köklü, sarıcı ilişkileri, etkileşimleri sebebiyle mekân sanılandan çok önemli bir kavramdır. Her kültürün, her uygarlığın özgün mekân tasavvurları olmuşsa, özgü(n) yaşam ve insan tasavvurları sebebiyledir. İnsanı ait olduğu mekândan, mekânı içinde yaşayan insandan ayrı düşünmenin imkânı yoktur. Endüstri devrimiyle birlikte gelişen anlayışa göre, insan üretime katıldığı ölçüde değer kazanır ve tükettiği ölçüde yaşamının kalitesi artar. Daha çok tüketmek için daha çok üreten kitlenin dinlenme, eğlenme, alışveriş ihtiyaçlarını karşılayan yerlere mekân denir. Sanayi devriminin başladığı yıllarda başta Londra olmak üzere birçok Avrupa kentlerinde fabrikalarda çalıştırılmak üzere çok sayıda işçiye ihtiyaç duyulmuştu. Feodalitenin geride bırakıldığı o dönemlerde milyonlarca toprak emekçileri kendilerini işsiz, evsiz, barksız, dilenmekten başka çaresi olmayan sefil kişiler olarak sokaklarda buldular. Bir yandan şehirler üretim ve ticaret faaliyetleri itibariyle yeni câzibe merkezleri olurken diğer yanda sosyal çöküntü yaşanıyordu. İşte tam bu sırada biyolojik anlamda yaşamlarını sürdürmekten başka hiç bir düşüncesi olmayan, o kaotik yapısal dönüşüm içinde olmasına da imkân bulunmayan dilenciler, fabrikaların emekçi ordusunu oluşturdu. (4) Bu yeni kitle için hızla dört duvar bir çatı denebilecek sıralı, çok katlı konutlar inşa edildi. Sanayi kapitalizminin ilk evresi denilebilecek bu süreçte piyasanın artan talebini karşılamak için günde 14-16 saat çalışmak zorunda bırakılan işçiler konutlarını ancak uyuyarak dinlenme ihtiyacı için kullanmak zorundaydı. Yani o konutlarda (daha doğrusu deliklerde) insanın kültürel, ruhsal yaşamını karşılayacak bir mekân anlayışına hiç mi hiç gerek duyulmamıştı. Sadece barınak olarak düşünülmüştü. Aradan yüz yıldan fazla zaman geçmesine karşın şehirlerimizin modem ışıltılarla makyaj- landığını, özde ise pek değişikliğin olmadığı söylenebilir. İçerdiği anlam itibariyle mekân çok daha farklı, çok daha fazla gerçekliklere denk düşer. Değil mi ki insanın sadece barınma gibi maddî gereksinimlerinden çok manevî yaşantısı vardır. Bir mekânın insana uygunluğu, insana göreliği; başta maneviyat olmak üzere tüm bireysel, toplumsal öz yapıya ifade imkânı vermesiyledir. Önemsiz gibi gözüken tezyini motiflerden, sert, yumuşak ya da keskin hatlara, aydınlatmadan kullanılan malzemelere kadar mekânın tüm dokusunda insandan bir çizgi bir ifade vardır. Adeta geçmişten yansıyan sessiz mûsikîde hatıralar gizlidir. Sütunlarda, kavislerde belki renk renk motiflerde düşler akar. Veya ajurlu pencere vitraylarından süzülen renkli ışıkları içeriyi düşselleştirmeme kalmaz gündelik hayatın lekelediği ruhumuza zamanların derin ışık çağıltısını boşaltır. Huzur bulursunuz. “Mekânet” kelimesi ağırbaşlılık, serinkanlılık, sükûnet anlamlarına gelir. İnsan ve sükûnet!… Öz gerçekliğiyle çatışma hâlindeki insan nasıl sakin, huzurlu olacak? O zaman sükûnet bulacağı bir yer bulmalı kendine. Orada benliğiyle arasındaki mesafe ortadan kalkmalı veya olabildiğince kısalmalı. Bedeni başka yerde ruhu başka yerde dolanmamalı ki sükûn bulsun. O nedenle yerleşme faaliyetine iskân demişizdir. İskân mahallinde yapılan evlere mesken deriz. Hepsi de aynı kökten türerler. Meskende oturanlar oranın sâkinleridir. Ne kadar sarıcı, ifade gücü zengin bir kelime: Sakin… Biz bu kelimeyi daha çok bir aidiyet ifadesi olarak şehirlileri tanımlamak için kullanırız. O insanlar evlerinde ruhlarıyla bedenleriyle birlikte otururlar. Şehirleri onların ruhlarını bir yere bedenlerini başka yere savurup atmaz. Geçtikleri her sokakta kendileri olarak geçerler. Ne demek bu? Yani gittikleri her yere kendilerini de götürürler. Düşleri, ruhları, gülüşleri, hüzünleri geride, kendilerinden çok uzakta kalmaz, gerçekten sakindirler. Oraya ait olmaları şehri oluşturan kültür iklimine, yaşama biçimine ait olmaları demektir. Bilinirler. Oturmuş kişilikleri vardır. O yere aittirler. Mekân “Yer” olarak da kullanılsa, kültür ve yaşam özellikleri asal unsurlar olarak yine öne çıkar. Şimdilerde iskân mahallerine “Yerleşke” diyorlar. İster “Yerli”, ister “Yerleşik” kelimeleri incelensin burada yer ile irtibatın sadece fizyolojik bağları karşılamadığı görülecektir. Burada “Kişilik”, “Kimlik”, “Kültür” ve “Yaşam” gibi esaslı aidiyetler belirleyicidir. Bir yerli olmak oranın yaşam algısını, değerlerini, kültürünü benimsemektir. Aslı Arapça isim olan mekân kelimesi köken olarak “Kevn”den gelir. Kevn “Yer, yeryüzü, küre” anlamları yanında “Olma, var olma, varlık, vücut” anlamlarına gelir, tüm cismanî ve ruhanî alanı kapsar. Kur’an’ın varlık ve kainatla ilgili ayetleri “Kevni ayetler” diye tabir edilir. (5) Fiil şekliyle (kâna) kullanımı olmak, husûle gelmek anlamını verir, “Kâin”, mevcut olan, bulunan, var olan, varlık anlamını karşılar, “Kevn”den türetilen “Kâinat” tüm var olanlar (var edilmişler), yine aynı kökten türeyen “Kevniyat” ise evrenbilimi kozmozu ifade eder. (6) Burada düz, nesnel yaklaşımın çok ötesinde bir anlam söz konusudur. Yere, kevneyani mekâna bağlı her türlü hareket ve oluş, aynı kökten türeyen kelimelerle de ifade edilir. Meselâ “Mukâvinat” bir maddenin oluşması anlamındadır. Farklı versiyonları daha aydınlatıcı düşüncelerin önünü açabilir. “Mekâne”, “Durum, şan, mevkii, tesir” anlamlarında kullanılır. Aynı kökten başka bir versiyon olarak “Mekene”, “İmkân vermek” anlamını içerir. Yine Türkçe’de “Olabilme, olabilirlik” anlamıyla çokça kullandığımız “İmkân” ve buna bağlı olarak “Mümkün”, “Temkin”, “Mekin” ve türevleri kelimeler hep “Mekân”dan türerler. (7) “Olabilme, olabilirlik, iyi şart, elverişli, vasat” anlamlarında sıkça kullanılan imkân kelimesinin mekânla akrabalığı kavramın genişliğini anlamaya yeter. Olma koşullarının azlığı, çokluğu ölçüsünde varlığın imkânları azalır ya da çoğalır. Elbette tek başına imkân, mekân koşuluna bağlı değildir. Ancak diğer koşullar tamam olsa bile mekândan yana yoksunluk, imkânsızlık demektir. Mekânı olmayanın imkânı yetersizdir. “Dünyada mekân âhirette iman” darb-ı meseline bu kritikle de bakılmalıdır. Görünürde yaşam alanı kısılmasına rağmen ne yapıp edip imkân bulan, imkân çoğaltanlar kendilerine gerçek iç mekânlar kurmuş olanlardır. Madem mekân kavramının oluşla, doğallıkla, varoluşla birebir ilişkisi var, öyleyse bizi mutlu edecek, sükûna erdirecek gerçek mekânlar önce içimizde kurulanlardır. O yüzden içlerinde darlık olanların dışlarında bulacakları bir genişlik yoktur. Olanca genişliğiyle yeryüzü daralmıştır onlar için. İçi geniş olanları sıkacak fazlaca bir darlığın da olmadığı gibi. Bir mekânı anlamlı kılan da çoğu zaman, belki bütünüyle iç bakış, iç yaşantıdır. Dış mekânlar iç mekânlara uygun olmalıdır. Mekân yaratma sanatçıları olarak mimarlar insanın iç mimarisine önem verdikleri takdirde başarılı olurlar. Şimdilerde iç mekân, iç mimari denildiğinde; yitirdiğimiz kentin yitirdiğimiz sokaklarında, yitirmek üzere olduğumuz evlerimizin kalan son öznel, son özgürlük alanlarını çeşitli ödeme kolaylıkları sunarak, yeni tasarım eşyaların tahakkümüyle daraltmayı anlıyorlar. Yoksa iç mekânlarımızı da mı yitirmek üzereyiz? İç mekân!.. Çehov’un “Bahis” öyküsünde 15 yıl bir odada gönüllü olarak tutuklu kalan idealist genç avukatın orada kendisi için muazzam, dünyalar kadar geniş iç mekânlar kurduğunu, yine orada herkesten daha özgür yaşadığını bilenler bu konuya da farklı derinlikle ve ayrıca eğilmek gerektiğini de bilirler. Biz şimdilik mekânın ilk aşamada sanılandan daha içerikli semantiğiyle insanın tüm iç ve dış evrenini ifade ettiğini söylemekle yetinelim. Doğallıkla daha kapsamlı mekân semantiği yapmak gerektiğini de. Mekândan, zamandan münezzeh olan ancak Allah’tır. Âlemde her varlık zamana da mekâna da bağlı, bağımlıdır. Demek oluyor ki mekân bizim en hayatî varoluş boyutumuzdur. Hem fıtri hem kültürel mahiyetimiz yaşadığımız mekâna göre biçimlenir. Yani mekânın dünyamızı değiştiren özelliği vardır. Dünya kavramını sadece bizi çevreleyen nesnel görüngüler, eşyalar toplamı olarak düşünmemek gerekir. Rabbimizin bahşettiği her hususiyet ve yetenek bizim dünyamızı anlamlı kılar. İnsanî etki, etkinlik ve donanımlarımızla dünyamız daralır, genişler; zenginleşir ya da yoksullaşır. Belki bu kavramlar da içeriği itibariyle görelidir. Bu noktada zaman rölativizminden söz edildiği gibi mekân rölativizminden de söz edilmektedir. Kuantum fiziğinden, mimarîye, coğrafyaya kadar geniş mi geniş bir konunun içinde olduğumuzu anlarız. Sözümüzün başında belirttiğimiz gibi iki en önemli varoluş dinamiğinden biri mekândır. Dinamik kelimesini “Mekan/ik” düşünce ve disiplini hatırımda tutarak kullandım. “Dünya fani” derken acaba görerek, dokunarak algıladıklarımızın rölatif olduklarını da mı söylemiş oluyoruz kültürel şuur altımızda? Bu pencereden bakarak bir iç mekândan söz etme gereğini düşünüyorum. Genişlikleri, darlıkları, kasvetleri, rahatlığı, sıkıcılığı veya coşkusu, derinliğiyle tüm dış mekânlar sanki önce içimizde oluşuyor. İç mekânımıza uygun ve uyumlu dış mekânlar ararız. Bulunduğumuz mekânlar içimize ters düşmüyorsa orada sükûnet, rahatlık, huzur buluruz. İçimizin aydınlığına ya da karanlığına uygun dış mekânlar ararız. Hakîkat sonsuzluktur. Sonsuzluk sınırsızlığı gerektirir. Cennet sonsuzluk, sınırsızlık mekânı olarak selametin yurdudur. Ruhumuza sonsuzluktan üflenmiştir. Hayatiyetimizi, canlılığımızı, yaşamımızı, insan değerimizi o sonsuz üfleyişten almışızdır. Ayrıca yaradılış formasyonunun tamamlanması sürecinde insana o sınırsızlık, o sonsuzluk yaşatılmıştır. O nedenle içimizde hep bir cennet düşü, cennet özlemi taşırız. Bu konuya dair muhtelif tartışmalara girmeyeceğim. Ancak klasik yorumların çerçevesini şimdilik zorlamadan ilk insan olarak Âdem cennette yaratılmış olsa bile onun yeryüzünde bir halife olarak halk edildiği ayetle sabittir. (8) Ancak gerçek anlamda kul olmanın karşılığı, bir yönüyle amaç ve varılacak son menzil olarak cennet insana tattırılmış, arzusu ruhunun genetiğine fıtrat olarak yerleştirilerek yeryüzüne indirilmiştir. İşte asıl mesele burada ve bundan sonra başlamaktadır. Sınırsızlıktan gelen ve sonsuz ruhtan nefes taşıyan insan var olma serüvenini bu sınırlı ve sonlu mekânda sürdürmek durumundadır. İçinde taşıdığı sonsuz varoluş coşkusu bu dünyada hissedilen darlığın, daralmanın da kaynağıdır bir bakıma. Onu çevreleyen sarmalayan realiteler ağı içinde hakîkatini, mutluluğunu aramakta kendini sürgünde gibi, düşüşte gibi hissetmektedir. (9) Yeryüzü bize mekân kılınmıştır. Doğrusu cennetten indirilmiş, ebedî yurdun hazzını tatmış Âdemoğlu için dünya, yitik ülkesini çağrıştıran nimetlerden yoksun değildir. Ayrıca maddî ve ruhî varlığımız ona göre düzenlenmiş olduğundan hem intikal ve intibâkımız zor olmamakta hem de paradoksal eğilimle dünyayı amaç edinme biçimiyle tezahür eden bir yanılsama içine girebilmekteyiz. Kim bilir belki de materyalist sapmanın duyuş, düşünüş derinliğinde fiilen koptuğumuz yitik cenneti hiç olmazsa burada bulma, kurma isteği yatmaktadır. Biraz da bu arzuyla dünyayı biçimlendirme, yeniden imar ve inşa faaliyetine girmişizdir. Bir bütünlük içinde yaratılan dünya insan ihtiyaçlarına tümüyle uygundu. Yaşamak için gerekli tüm donanımlar bize ve her şeye verilmişti. Yitik cennet arzusunun burada gerçekleştirilmesi yönündeki çabalar çevreye göre biçimlenmek yerine, çevreyi bize göre biçimlendirme sürecini başlatmış olmalı. İnsanın mekânla ilişkisi, mekân bilinci ve bilgisi en ayrıntılı anlamda yeryüzüyle ilişkisiyle başlar. Yeryüzü bizim geniş mekânımızdır. Mekân nedir? Mekân varlığımızı sürdürdüğümüz alandır. Varlığa, varlığımıza yüklediğimiz anlam mekânlarımızın mimarî şemalarını etkilemiştir, etkilemektedir. Mekân yaşam alanımızdır. Yaşam soyut zenginlikleriyle zamana ve harekete tekâbül ediyorsa eğer; varlığımızın etkilediği, varlığımızı etkileyen tüm bu boyutlar birbirine bağımlıdır. Yani bir anlamda yeni mekânlar yeni zamanlar demektir. Farklı zamanlar farklı mekânlar demektir. Algıların gücü, çeşitliliği, değişkenliği ölçüsünde zaman da mekân da farklılaşırlar. Sadece değişmez değiştirirler de. Beşeri tepkilerimizden kimlik karakterimize kadar mekânla çok boyutlu ve derin ilişkiler içindeyizdir. Bulunduğumuz yere aidiyet kesbeder ya da kendi tasavvurumuzu, ruhumuzu katarız. Bu kendimize katma ve kendimizi katma süreciyle oluşan tarihsel, kültürel ilişki biçimi varoluşsal bağdaşlığa dönüşür. Ülke, ulus, vatan, kültür gibi ortak genel kavramları bir değer olarak mekândan ayrı düşünemez, kendimizi onlarsız ifade edemeyiz artık. Kültür tüm çeşitliliğiyle mekânla kurduğumuz ilişkiler sonucu ortaya çıkar; sonra tasarı, tasavvur, kullanım, anlayış, işlevsellik gibi en önemli yaşamsal gerekliliklerle tekrar mekâna yönelir; bu gerekliliklerle mekânını arar, geliştirir, kurar ve orada yaşar. Yeryüzü kültürel açılımı bilgi ve bilinç düzeyinde sağlamaya harikulade uygun yaratılmıştır. Bütün bir âlem ve husûsen insana mekân olmaklığı itibâriyle yeryüzü bilinçle donatılmıştır. Allah El Akıl’dır. Mutlak Âlimdir. Bütün bir varoluş âlemi mukayyet akılla nasiplenmiştir. “Eşya tüm evreni kuşatan mutlak akılla yaratılmıştır.” (10) İnsanın dışında diğer varlıklara verilmiş akıl tanzim edilmiş, işlevi formatlanmış akıldır. (11) İnsan aklı kendine verilmiş geniş iradi alan içinde özgür olmakla farklıdır. O farklılık yeryüzünde bir halife oluşunun icabıdır. Diğer varlıklar kendileri için tayin edilene şaşmaz ölçüde uyarlarken sadece insan kendi marifetiyle sınırları aşabilmekte, anlamakta, öğrenmekte, bilgi ve teknoloji geliştirmekte, çevresine egemen olabilmektedir. Yeryüzü insana bu imkânı ve hareket genişliğini verecek yapıdadır. İnsanın dünyayla ilişkisi onun yabancılığını artırsa da sonuçta kültürel bir ilişkidir. İnsan ve dünya arasında kesintisiz bir bilinç akışı vardır. (12) Varlık ve bilinç. Yeryüzü ve bilinç!.. İşte muazzam bir konunun daha kapısı aralandı. Şimdilik bu kapıyı ihmal etmek zorundayız. Müstakil olarak değil, çerçeveyi insan- mekân ilişkisiyle daraltarak bilinci konu edeceğim. Yeryüzünü insan var oluşunun en geniş doğal mekânı olarak ele aldığımı yineleme gereği duymuyorum. İç dünyamızda uyandırdıkları duygularla tüm fenomenlerden, insan tasarımı her türlü mimariye, küçücük bir odaya kadar her mekânda bilinç de vardır ruh da. Mekânlar biraz da o bilinç ve ruhla var olurlar, yaşarlar. Daha çok da o bilinç nesiller boyu süren aktarımlarla yaşatılır. O duygular âidiyetimizin önemli parçası olur. Şöyle de söylenebilir: İnsan toplulukları din, varlık ve yaşama dâir algılarını evlerinden, sokaklarına, şehirlerine, mabetlerine kadar mücessem hâle getirerek kalıcı kılarlar. Allah’ın yarattığı hiçbir şey amaçsız, bilinçsiz olamaz. Anlam varlığın hakîkatidir. Hakîkate uzak veya yakın olsun bilinç, kevni ayetlerle devamlı desteklenerek yenilenmektedir. Yenilenerek desteklenir de denilebilir. Bilincin iletişim ve edinim yönü insandan doğaya doğru mudur yoksa doğadan insana doğru mu? Kimi varoluşçulara göre bilinci doğaya insan kazandırmıştır. Marksistler evrimsel süreç içinde bilincin doğadan alınarak diyalektik işleyişle çoğalttığı savını ileri sürerler. (13) Hangisi doğru? Yoksa ikisi de bir doğrunun değişik taraflarını mı ifade ediyor? Bir yönüyle belki evet. Ama iki yarım doğrunun toplamı bir tam doğru etmez. Doğru kendine özgüdür. Doğru olan, Elhamdülillahirabbilâlemin’dir. Tüm yaratılmışlar dünyasını eğiten, onlara öğreten Allah’a en yüce en yüksek övgülerle. İşte gerçek hakikat budur. Yani bilincin ve bilmenin kaynağı Rabbimiz’dir. Kur’ân’da sadece insanın değil yeryüzünde tüm varlıkların kevni ayetlerle bilgilendirildikleri, eğitildikleri ifade edilmektedir. Yeryüzü bilinçlidir derken bunu kastediyorum. Kendiliğinden bilinç (sevk-i tabii). Üstün melekelerle yaratılan insan bilinçli varlık olarak kulluğunu sürdürürken yaşamı için gerekli tüm kolaylıkları yeryüzü mekânında bulur. Yeter ki varlıkla arasında ünsiyetini korusun. Hakîkatle, veya hiç olmazsa ontolojik gerçeklikleriyle irtibatını sağlayan kanalları tıkamasın. Yani yeryüzünü biçimlendirirken oranı, ölçüyü, maksadı fıtrî ihtiyaç ve gereklilik çerçevesinde yapsın. Değilse yapıcı olmaktan çok yıkıcı, düzenleyici olmaktan çok ifsat edici, bozguncu olacaktır. Doğrusu onun tabiatında bu eğilim de yok değildir. Modern uygarlık adına bugün yaşanılan salgın dehşet ve trajediler bu ayetin tecellisi, insan ruhunun negatif mâhiyetinin tezâhürüdür. (Devam edecek) |