Erzurum’da Yunus Kaya Hoca’nın, Alvarlı Efe’den nakille anlattığı yaşanmış bir olay vardı. Bir İncir, yemiş örneği vererek. O incir bir tanedir, ama içinde binlerce taneyi barındırır, gerçek Veliyullahın kalbi de öyledir,   diyerek Yunus Hoca’mızın sormasına fırsat vermeden, sorusuna cevap verdiği gibi. Ay Vakti her birimizi içinde barındırır. Her birimizin yetenek alanı ne ise, alanında gelişimine imkân sağlar. Esas işimiz sanat mahreçli ürünler vermektir. Yetenek erbabının özgün eserler verme hususunda geri çekilme, gereksiz susma, tembelliğe hakkı yoktur.
————–
Şimdi yazmasam mı? Nasılsa okuyamayacaksınız. Yoksa döndüğünüzde sizi karşılasınlar diye yazayım mı? Ama pek de önemli şeyler değil ki yazacaklarım. Ne yapsam şimdi? Bu kararsızlık anında  kararsızlığımı dile getirmek için yazayım mı? ”Zaten öyle yapıyorsunuz, diyeceksiniz.” ”Evet, öyle” yapıyorum. Ama geçenlerde hayatını yalnız  titizlik, yalnız iş üzere karara bağlamış birini tanıdım. Şöyle diyordu: ”Biliyorum ölüm var, (Çalışması hırsa dönüştüğünden ”ölüm var” diyenler olmuş olacak ki, böyle bir gönderme de bulunuyordu) herkes ölecek. Ama diyelim ben bugün öleceğim. Ama ölmeden önce şu evi temizlesem de sonra ölsem.” O adam (belki titiz -ya da temizlik hastası mı deseydim- deyince bayan sanmış olabilirsiniz. Fazlasıyla otoriter -yoksa daha mı fazlası desem- bir eş, bir baba) gittikten sonra, evdekiler benden bir iş yapmamı istedi. ”Durun” dedim. ”Belki bugün öleceğim. Şu kitabı okuyup bitireyim de öyle öleyim.” Ardından gülümsedim. Onlarda söylenenlere benimle birlikte tanık olduklarından, neyi ima ettiğimi anlayıp güldüler.
Gerçekten de böyle bir arzum olabilirdi. Ve öyle yapıyor da olabilirdim. Ama yakın çevremdekilerin de böyle yapmak zorunda olduklarını söyleyip durarak, onları küçümseyerek nasıl üzebilirdim?
Fakat  o söylemekle de yetinmiyor, yakınlarını kendi hırsa dönüşen istekleri doğrultusunda hareket ettirmeye çalışıyordu. Bu adam kendince en önemli tip, en kıymetli modeldi ve başka bir modele de tahammülü yoktu. Yakınlarını da kendisi gibi olmaya zorluyor, onlar da becerebildikleri kadar oluyorlar, ama tam istediği gibi olamadıklarından onları yine suçluyor, incitiyor, üzüyordu. Başkalarının yanında da -bizim yanımızda yaptığı gibi- tembel olduklarını söyleyerek küçük düşürüyordu. Doktorlara da inandığı kadar inanamadığını söylüyor. Her hastalığın çalışarak düzeleceğine inanıyor, hasta eşini kendisinin hastaneye götüremeyeceğini ama çok istiyorsa çocuklarının götürebileceğini söylüyordu.
Bu adamın azmini, bu haline tanık olmadan önce hep takdir etmiştim. Şimdi onu anlayamıyordum. Benim için, hayatın ve tek tek bütün insanların -işten ve her şeyden önce- öncelik hakkı vardı ki, bu adam onları tanımıyordu.
Ben de böyle birini hiç tanımamayı isterdim.
Belki,”Böyle birini neden anlattın” diyebilirsiniz.
”Daha çabuk unutmak için.” Af edersiniz.
——————
Önceki gün, hiç kitap okumayan ama nasılsa bir yazarın anlatıldığı sempozyuma gitmiş bulunan bir arkadaşım, orada tanıtılan ve daha çok âlim kimliğiyle öne çıkmış yazarın, çektiği sıkıntıları ve gördüğü zulümleri anlatıyor bana. Tabii oldukça eksik bir şekilde. Eksik yerleri de  ben tamamlıyorum. Oradaymış, gitmiş, dinlemiş gibi. ”Tamam” diyor ara sıra. ”Tam senin dediğin gibi orada da öyle anlatmışlardı.” Herhalde çok kolay yazıldığını ve yalnız rahat yaşayanların yazabileceğini düşünüyor olmalıymış ki çok şaşırmış bir halde, çok da hayıflanarak ”neler çekmiş” diyor ”neler.”  Aslında ben çekerek yazana değil, çekmeden yazanı duysam ona şaşıracağım. Yazan ya kendinden çekmeli, ya başkalarından. Neredeyse ”başka alternatifi yok” diyeceğim. Çekmeli. Dediğiniz gibi, med-cezirler yaşamalı.
Ama baktım ki arkadaşım, ilk defa ağır bir hastalığa yakalanmış bir yakınını gören biri gibi fazlaca karamsar ve üzülüp duruyor. Hastalığa aşina bir doktor soğukkanlılığıyla: ”Onun adına o kadar üzülme” dedim. ”Eğer o çektikleri olmasaydı, belki de o olmayacaktı. Şartlar, zaman, zemin, ihtiyaçlar, meşakkatler, acılar, sürgünler vs. hepsinin bir araya gelmesinden dolayı; o düşündükleri, söyledikleri, yazdıkları.” Alakasız ya da boş bir şey söylemişim gibi boş boş baktı yüzüme. Söylediklerimi, ne demek istediğimi, anladığını hiç sanmıyorum. Hatta onun için bir anda, bir nevi kutsallaşan bir âlime  böyle şeyler dediğimden dolayı hakkımda yanlış şeyler bile düşünebilir. Ben, bugünlerde muhataba göre konuşamıyorum galiba.
—————-
Yağmurda ıslanmak. Yürümek, yürümeler.
Gökler tılsımını bozmasa da, karanlığın damıttıklarına teslim olmak.
El değmeyecek metinleri yazmaya aday olmak.
Kelam-ı kibar olur.
Issız gönüllere inşirah olur.

Bu yazıyı paylaşın