Sensizliği ve sessizliği tüketemedim. İçimdeki nevruz ateşi her yandığında, parıltılar güneşim olacak diye hep hayal ettim. Çarmıha gerilmiş yılgınlığım ve hayalinde yok saydığın cesaretim, umut sularına yelken açamadı.Taşlar kızarmadan gel diyordun. Sesindeki boğukluk ve elinden düşürdüğün ahize yalan söylemene, kendini uzaklaştırma çabalarına sadece gülümsüyordu. Adını koyamadığın bir ikilemin telaşı içinde, zaman zaman hüzün, zaman zaman sevinç gözyaşları gece nöbetlerine arkadaşlık ediyordu. Dağ dağa kavuşmaz ama insan insana kavuşur diye atasözlerine sığınırken, tabular önünde boyun eğmek sana mı kaldı? Kendi yaşadıklarına başkalarının yaşamından yamalar ekleyerek aynilik aramak ne kadar gülünç, ne kadar ilkeldi. Onların baharından, onların güzünden kurtaramadığın hayali, kendi gerçeğine ölü toprağı gibi serpmek sana en yakışmayanıydı. Ulufe dağıtılan yeniçeri muamelesi görmemi istemene hiçbir anlam veremedim. Gözlerinin kara elması inadına parıldıyor, kızılelma yüreğimin şöminesi oluyordu. ”Ne gülüyorsun anlattığım senin hikayen” diye serzenişte bulunuşun, sevdamın reankarnasyonu diye cimri kalemini işletip anlattığın babacan hikayelerin anlamsız değil miydi? İntikam bekçisi gibi gece fenerini yakıp hırsızı yakaladım diye avunmanın ne anlamı vardı?Korkularını kurgularınla birleştirip kendinden sadır olan hikmetler gibi sunmandan sende bir şey anlamıyordun.
Mekanik olan ne varsa aradan kaldıralım, sese mahkum olan insan ilişkilerinin duvarını yıkalım derken, sorunsuz bir akşamın gitarını çalıyordun adeta. Uzakları yakın etse de, insanları birbirinden uzaklaştırıyordu iletişim edevatı. Yakınları uzak etsin diye değil, uzakları yakınlaştırsın diye sunulmuştu oysa. Sunumu ve kullanımı farklı olanlardan bıkmış olmalısın ki, içindeki arzuları dile getirirken yine uzaklarda, dağ yamaçlarının çam kokulu rüzgarını soluklanıyordun. Kalbi yakınlık birlikteliğin en güzeliydi elbette. Kalbi ülfet sevginin zirvesiydi. Bu zirveye tırmananlar belki çok olmuştur ama zirvede kalanlar? Onların zemherisi hiç olmamıştır ki. Onların cemresi hangi toprağa düşse, orada kır çiçekleri açar. Kır çiçeklerini sevdiğini bilirim de, kırağı değmiş yalnızlığı gül demeti yapmanı hala anlayamadım. Bu duvarları biz örmedik, bu sütunları biz yükseltmedik. Onlar şehirleri ve insanları yıllarca ayıran utanç duvarları gibi, vuslatın engelleridir. Mekanik olandan yakınmak yerine, mekanı yoksullaştırmaktan yakınalım. İç alemimizde fırtınalar diner, dışımızda gök gürültüsü rahmet tanelerine dönüşür mekan yokluktan kurtulunca.
Hele benzetmeler yaparken yanılmak değil, yanıltmak çabaların. Benzememek için çırpınan ben, benzetirken soluğumu kesen sen. İçimdeki yanardağın alevleri uyuyan sobanın lavlarıyla mukayese edilsin, nar ağacı söğüt dalı diye tarif edilsin, ipekböceği örümcek diye tanımlansın, zümrüt bir kaya parçası muamelesi görsün. Değişen bir şey yok, değiştirilen bir şey de yok. Kendimizi kenarda tutmak adına bu kadar manevraya ne gerek var.Teşbih yerine yüreğine tembihlerde bulunsan olmaz mı?
Bana düşen yar olmaksa, sana düşen de ağyar olmaktır. Sükûnetin şemsiyesini açmışsam, gürültüden hali olmak içindir. Taşlar kızarmadan gel diyordun. Boynunda güller açsın ve kalbini tekletmeyecek bir söz dilinde aşk olsun.”Bilmiyorum başka kelime” diyen şairin arzumanı gibi, bir tek o kelime son nefesimizde de dilimizde dolaşsın, kalbi duruşun son nidası olsun.
Delibahar… Baki kalan bu kubbede hoş bir sadâ değil mi?