Hüzün enkazında kalamam anne. Seni bırakıp kaçamam anne. Bir Asrın felaketi yaşanıyor şimdi. Nuh tufanını görmedim ben. Yoksa Nuh Tufanı mı yaşanıyor, kıyamet mi kopuyor, bilmiyorum.
Ben o gece sabaha kadar uyumamış okul için dergi hazırlıyordum. Okul dergisinin son yazılarını dergiye eklemiştim. Oturduğum yer, Urfa’nın merkez ilçesi Karaköprü ve arkamız Urfa’nın tek ormanı. Orman manzaralı bir evdeyiz. Daha doğrusu bizden sonra yerleşim yerleri yok. Gecenin bir saatinde sıcaklık eksilere düştüğünde çok geniş olan salondan mutfağa geçiyorum. Genelde kitaplık odam yani salon soğuk olduğu için kışın mutfağa sığınıyordum. Mutfaktaki çaydanlık demlenirken içeriye de sıcak bir buhar veriyordu.
Senin “uyu, uyu!” nidaların hala kulağımda. Sen dolaplardaki bardak şıngırtılarının sesiyle uyanmıştın ben ise çalışma masamda irkilmiştim.
Şimdi… Aramızda iki metre mesafe var. Ve biz birbirimize ulaşamıyoruz. Alabora olmuş bir gemideyiz sanki. Gemi gibi sallanıyoruz. Sallandıkça sallanıyor evimiz. Sen bana oradan bakıyorsun, bense buradan anne…
Yukarıdan birileri kafamıza kafamıza bardaklar, tabaklar atıyor anne. Sahi kimdi onlar, söyle anne. Ve ayaklarımızın dibinde cam kırıkları… Kırılan duvarın alçıpanları. Hangi birinden korunacağız bilmiyorum. Seni nasıl koruyacağım bilmiyorum. Parkinsonu, hastalığı unutmuş gibisin. Ellerinin titrekliği kalmamış sanki. Donup kalmışsın zamana karşı.
Aman Allah’ım bakışlarındaki derinliği çözemedim ben anne. Ölümü bekleme sessizliği miydi? Sahi dua faslına ne zaman geçecektin. Yetiş ya Muhammed yetiş ya Ali. Allah’ım bizi koru, sana sığınıyoruz. Bütün duaları neden unuttum şimdi. Kızılca kıyamet koptu kopacak. Beyaz adamın kutusunda ulu bir merhamete sığınarak sarıldık ikimiz birbirimize.
Dışarıda sağanak sağanak yağan bir yağmurun sesi, içeride sallanmaya devam eden ve sallanırken fincancı katırları gibi avizeleri ampulleri bardakları tabakları deviren beyaz adamın kutusu işte bir ev…
Bir haykırıştı mutlaka tabiatın insanoğluna karşı bir başkaldırısı bir protestoydu bu deprem. Kıyam kıyam kıyam, kıyamete doğru yaklaşmıştık neredeyse.
Çığlıklar birbirine karışıyor merdivenlerde.
Ve koşmak nereye, nasıl olacaktı.
Üst katlara, alt katlara koşanlar…
Durmadan sallanıyoruz. Basbayağı korkmuştum. Deprem, şiddetini artırdı bir ara. O konuşkan annemden ses yoktu. Şimdi düşecek gibi oldu. Düşmedi, onu tuttum, sandalyeye oturttum.
Yazgımız bu anne. Kaderimiz bizi yedi kapılı bir handan yedi katlı bir eve sürükledi. Oysa dut ağacı, yediveren arış ağacımız ve gül ağaçlarıyla bezeli bahçeli bir evimiz vardı. Hani o zamanlar da deprem olmuştu. Ve biz, o zamanlar kendimizi dışarı atmıştık. Şimdi elimiz, kolumuz bağlı. Ne çıkabiliyoruz, ne inebiliyoruz. Bir göz ağrısı ışığında ikimiz de ölümü bekliyoruz. İnsanın sevesi geliyordu önceleri çok katlı evlerde oturmayı. Şimdi ise kaçası geliyor bu evlerden anne.
Nasıl olduysa uyumuşum. Annem de uyumuş. Önce bir Fatiha okumuştum.
Erzurum’dan şair- yazar dostum M. Yaşar Genç’in telefonuyla uyandım. “Nasılsın, iyi misin? Maraş’tan haber aldın mı orası kötü.” Maraş’ta şair-yazar dostlarımız vardı. Tayyip Atmaca, Yasin Mortaş, Ahmet Doğan İlbey… Sosyal gruplardan ilk acı haber Hatay’dan, İskenderun’dan gelmişti. Kıymetli dostum, dava arkadaşım Hikmet Altunsöz, hanımıyla birlikte enkazda kalmış. Biraz sonra vefat haberini almıştım. Çocukları, dışarıda oldukları için kurtulmuştu. Rahmet, rahmet, rahmet olsun…
Sonra Antep’i aradım. Ailemin bir kısmı orada. Onlar da sağ salim evden çıkmışlar. Arabalarda kalıyorlardı. Diyarbakır’ı aradım. Kardeşim orda. Urfa, Siverek, Viranşehir’deki akrabalarım aradı. Eşim ve çocuklarım tatil dolayısıyla Siverek’e gitmişlerdi.
Kitaplarımın olduğu odaya giremiyorum. Dolaplar düşmüş, kitaplar düşmüş, ansiklopediler, başucu kitaplarım, edebiyat dünyasının kültür eserleri parçalanmış bir şekilde yerlerde. Hafız, Mevlana ve Fuzuli Divanları parçalanmış ve yerdeydi.
Haydi anne. İkinci deprem de vurdu bizi. Herkes dışarıda, incecik uyku elbiseleriyle dışarıda. Telefonlar, susmuyor. İstanbul’dan Ankara’dan, Erzurum’dan… Artık aşağı inmekten başka çaremiz yok anne…
Annemi ve eşyalarını yavaş yavaş asansöre bindirip aşağı indik. Deprem günü nasıl bir yağmur vardı anne. Öyle bir yağmur yağdı ki anlatamam. Günlerdir, haftalardır hatta aylardır beklediğimiz yağışlar önce kar sonra yağmur şeklinde yağmıştı.

Bu yazıyı paylaşın