Kadın ve anam… Çelpeşikte yürümeyi seven ve ayakları çamura değdikçe tebessümü eksik olmayan… Yağmur olsun, bir de dolu olsun. Ya çiselerse, ya incecik, nazik taneler düşerse… İşte o vakit tebessümü daha bir artıyor, kıkırdamaya başlıyor.
Birlikte çıkıyoruz. Elimdeki kovanın “çın çın” sesi ve anamın ayak sesleri birlikte duyuluyor. Bana eşlik ediyor. Her günki hali zaten. Çeşmeye uğramasa, etrafı kolaçan etmese, dağların eteklerinde ne var ne yok diye gözetlemese, sonra kuzuların gelişini, meleyerek yürüyüşünü seyretmese, hele çamurda çelpeşikte bir-iki harmana doğru yürümese rahat etmez. Hasta oldu mu, dışarıya çıkacak mecâli bulunmadı mı, evin kapısına kadar yürür. Başını sövesiden dışarıya uzatır, ellerini kapının sövesinden tutarak destek alır ve yine seyreder etrafı.
Çeşmeye doğru yürüyoruz, ben hep çehresine bakıyorum. Arada sırada yönümü çeviriyor, sonra tekrar yüzünü gözetliyorum. Evden çıkmadan önce bir şeyler anlatmıştı bana; yağmurun yağışından, çelpeşikten, bulutlardan…
Sonra demişti, “Dönekuşlar… Ayrılığında, hasret gidermenin de vakti yaklaşıyor artık. Şu deli olmasa! Şu deli onları rahat bıraksa! Her gün onlarla uğraşır, peşleri sıra koşar, onları ürkütmekten zevk alır.”
Ve susmuştu. Gözleri parıldamış, yüzü sarımtırak bir hâl almıştı. Anlatırken bir çocuk gibi sevinmişti. Bu hâldeyken kalkmış, çeşmeye suya gidiyorduk.
– Metin, oğul dedi, şu karşımızdaki harmanlıkları bilirsin değil mi?
– Bilirim ana, dedim.
– Bilirsin tabi oğlum. Babanla az mı çalıştınız orada. Yörüklerin gece şarkılarını, köy delikanlılarının hasret türkülerini az mı dinlediniz? Mercimek samanı, kesmik, az mı yıldırmıştı babanı?
– Yıldırmıştı ana, dedim. Beni de yıldırmıştı. Yağmurlu günlere rastlayınca da hâlâ yıldırıcı oluyordu. Hem sonra babam usanmış olsa bile gönüllü yapıyordu işini.
– Öyleydi oğlum öyleydi.
– Nereden hatırına geldi harman ana?
Anam durdu. Önce ayaklarını iyicene bir süzdü. Eteklerine bulaşan çamurları seyretti.
– Evden çıkmazdan söylemiştim ya oğul! Dönekuşlar…
– Onlar gelmezler ki ana. Mevsim daha erken.
– Gelirler oğul. Beklenenler bir gün gelirler, beklenmeyenler gelmez.
– Mart’ın onundan sonra gelmezler mi ana?
– Bazen erken de gelirler.
– Sıcak havalarda değil mi ana?
– Hayır oğul, bulanık havalarda gelirler. Her yerde bizdeki gibi deliler vardır. Onları kovalar, onları rahat bırakmazlar. Dönekuşlar da bunu hissettikleri için vakti iyi ayarlarlar.
Anam, bir iki adım atıp durdu. Çeşmeye iyicene yaklaşmıştık. Bana suları doldurmam için işaret etti. Elimde kovalar, çeşmeye indim. Bahar faslında sular pek durgun akmazdı. Yağmurda, çelpeşikte iyice bulanırdı. Bulanık akıyordu yine. Kovaları doldurdum. Anam beni bekliyor ve etrafı seyrediyordu.
Bulanık suya iyice baktı. Baktıkça alnındaki buruşukluk artıyor, yüz hatları geriliyordu. Elimdeki kovayı yere bırakmamı işaret etti. Sonra bütün gücüyle kolumu sıktı.
– Görmüyorsun, görmüyorsun, dedi. Bulutlar niçin kararmış, niçin yağmurda ayrı bir haz var bugün?
– Bilmiyorum ana, dedim. Gökyüzü her yağmur yağdığı zamanki gibi kara bulutlarla örtülü.
Anam bir türlü ne demek istediğini bana anlatamıyordu. Başını sallıyor, el kol hareketleri yapıyor ve harmanda noktalanıyordu gözleri.
– Metin!
– Buyur ana.
– Hani, baban?
– Evet, babam.
– Akşamları eve dönerken kucağından yeşillik eksik olmazdı.
– Olmazdı ana.
– Gagalarıyla kuşlar vururdu o yeşilleri. Bazen yaprakları delik deşik olurdu.
– Olurdu ana.
Çeşme şırıl şırıl akıyordu. Etrafımızda arada bir horozlar, tavuklar dolaşıyordu. Kedilerin ayak sesleri de duyulmuyor değildi.
– Gidelim ana, dedim. Eve gidelim. Bunları orada konuşuruz.
Anam gitmek istemiyordu. Gözlerini tabiattan, dönekuşların bahar aylarında ilk konağı olan harmandan ayırmak istemiyordu. Bir eliyle kovayı tuttu, diğer eliyle dağların yamaçlarında eriyen karları gösterdi bana.
Her günkü hâliydi. Onu bu hâliyle bırakmak istemiyor, yanından bir an olsun ayrılmak istemiyordum. Kimi vakitler dalıyor, saatlerce kendine gelemiyordu. Onu uyandırmak, hayalleriyle başbaşa kalmaktan kurtarmak istiyordum hep.
Mart sekiz, Mart dokuz dedi mi, harmanda kuşların şöleni olurdu. Sıcak mevsimlerden buralara göç ederdi kuşlar. Havalar soğuk olunca bir hayli de geciktirirlerdi gelmeyi.
Anam her gün çeşmenin etrafında dolaşır, dağların eteklerine bakar, ırmakların şırıl şırıl akışını seyrederdi ve mahzun mahzun eve dönerdi. Hüznüne ortak olmak ister bir türlü beceremezdim. O da bir şeyler anlatmak isterdi.
Bir türlü ifade edemezdi. Suskundu yine. Duvarları süzüyor, pencereden dışarıyı gözetliyor, bir yandan da elinde bir şeyler örüyordu.
Bahar aylarında çamur-çelpeşik, tarlada-bayırda çalışmamıza elverişli değildi. Anam bu kadar yorgun olmaz, bu kadar düşünmezdi. Pencerenin demirlerine serçe kuş kondu. Onun cıvıltısıyla anam yine hayalinden uyanmıştı. Titredi, kasıldı. Sonra meraklı meraklı başını salladı.
– Metin, oğlum dedi, kuşlar geldi sandım.
Gülümsedim. Ben gülümseyince anam üzgün bir çehreyle bana baktı.
– Tabi gülersin oğlum, dedi. Onlar gelmese de olur değil mi? Harmanda uçuşmasalar da, bizim damın üzerine konup yiyecek aramasalar da… Gün batımında tatlı tatlı ötmeseler de olur, değil mi?
– Olmaz ana, dedim.
– Olur oğlum olur. Senin için ne değişir ki?
– Severim kuşları ana, çok severim. Babamın bana ne kadar kızdığını, kuş yuvalarıyla uğraştığım için beni çok kez kovaladığını da bilirsin.
– Bilirim oğlum, bilirim de… Sen benim sevdiğim kadar sevmezsin onları. Benim değer verdiğim kadar değer vermezsin onlara.
– Seviyorum, dedim işte, seviyorum ana!
– Baban kuş yuvalarını bozduğun için kızardı sana, onlara zarar verdiğin için.
Sessizliği yine o bozmuştu.
– Metin, dedi. Metin oğlum?
– Buyur ana.
– Çamur-çelpeşik kalkınca otlar yeşerir değil mi?
– Yeşerir ana.
– Kar çiçekleri solar, yabani güller, kırmızı karanfiller boy verir değil mi?
– Evet ana.
– Yağmurlar durur, gökyüzü masmavi olur değil mi?
– Olur ana.
– Kuzular harmanda yayılır değil mi?
– Yayılır ana.
– Metin, oğlum kuşlar neden gelmedi? Kır çiçekleri bayırlarda görülmeye başladı. Yamaçlardan kar suları göletlere akıyor artık.
Anama cevap veremedim, ikimizde sustuk. Güz mevsiminde sıcak ülkelere giden kuşların niçin gelmediklerini bana soruyordu? Anam günlerdir onları soruyor, ben de cevapsız bırakıyordum. Bu kez ne diye cevap vermediğimi düşünmeye başladım. Ben haklıydım oysa. Onların gelmesi gecikti diye uykularını terkeden anam, onların gelişini hasretle bekliyordu. Ben de anlamıyordum. Çeşmeye birlikte çıkışımızda, harmanı gözetleyişi mahzun mahzun bakışı…
– Metin, oğlum dedi. Kuşlar gelince bu harmanda yine toplanırlar, yine uçuşur, yine ötüşürler değil mi?
– Evet ana, uçuşurlar, ötüşürler.
– Bu deli onları değnekle kovmaz değil mi? Onları ürkütmez, onları rahat bırakır değil mi?
– Bilemem ana.
– Keşke bıraksa oğul. Onların yuvalarına dokunmasa, onlar hep birlikte ötünce, onları dağıtmasa.
– Belki dağıtmaz ana.
Anamın yüz ifadesi değişmeye başlamıştı. Ayağa kalktı, öfkeli öfkeli pencereye doğru yöneldi.
– Metin oğul, kuşlar gelmediler işte.
– Gelirler ana. Gelirler diyorum.
– Bu deli eziyet ettiği için gelmiyor olmasınlar.
– Hayır ana, onunla ilgisi yok, dedim.
Anam susmuyordu. Alışık olduğum için dinliyordum. Her gün kuşlardan bahsediyor, gelmeyişine ağıtlar yakıyordu. Kuşları ürküten, kuş yuvalarını bozan ve çocukları korkutan biri vardı. Ona daha çok kızıyordu. Kuşlar gelmeseler, ondan bilecekti. Belki yaz boyu ona sitem edecek, ona kahır edecekti.
Gün doğmuştu. Bütün bir evren güneşin doğuşuyla dinçleşiyor, batışıyla yoruluyordu adeta.
Yağmurlar dinmiş, çelpeşik yok olmuş, toprakta buğulanan su buharları, gökyüzüne doğru yükselmeye başlamıştı.
Anam kuşları bekliyordu. Gecikmiş olmalarına rağmen, ümidini kesmemişti. Her sabah uyandığı vakit, harmanı yokluyor, onların varlığını göremeyince yüzünü hüzün kaplıyordu.
Buharlar gökyüzüne doğru yükselirken, güneşi seyretmeyi çok seviyordu.
– Anam, dedim. Bu kuşları, neden merak ediyorsun? Onlar gelmese de buraları şendir. Onlar olmasa da otlar yeşerir solar. Onlar ötmese de her tarafta kuş sesleri cıvıldar.
Anam durdu. Sözlerinden hüzün akıyordu adeta. Bana bakıyor, titriyor, titriyordu. Yoksa ben mi, onu öyle görüyordum?
– Metin oğlum, dedi. Baban işten gelirken harmandan geçerdi değil mi?
– Evet ana.
– Kuşlar, o yanlarından geçince uçuşurlardı değil mi?
– Evet ana.
– Damın üzerinde onlar için hususi yuva yaptırmıştı değil mi?
– Evet ana.
Durmadan ıkınıyordu anam. Sonra birden hıçkırmaya başladı. Boğazında düğümlenen acı, göz yaşlarıyla yanaklarına doğru akmaya başladı.
Anam dışarı çıktı, kendimi tutamamıştım. Avazım yettiğince bağırdım.
– Beklenenler gelir ana! Beklenenler gelir, dedim.
Sonra, kendimi toparlamaya çalışırken, dışarıdan anamın sesi geliyordu.
– Metin oğul, kuşlar! Dönekuşlar! Baban oğul, baban. Metin! Metin! Harmanda kuşlar toplanmışlar oğul! Baban, oğul!
Anam harmana doğru koşuyordu. Koşarken de bağırıyordu. Günlerdir beklediği kuşlar harmana yayılmışlardı. Gün ışığı, toprağın buğusu, kuşlar ve anamın onlara doğru koşusunu seyre dalmıştım.
Ve, kadın anamdı.