“Elif uzunca, be yana yatık, te ona benzer, se ona benzer…”
Kuytuluk ve kesif nem kokusuyla birlikte, ona ait hatırladığım şeylerden birisiydi bu sözler… Yeşillerin bürüdüğü, zaman zaman “cennet burası olmalı” düşüncesine kapıldığım, ömür boyu oraya gitmek, ebediyyen orada kalmak için yakardığım muazzam güzelliğin bir katresinin yerinden koparılarak, buraya “pat” diye bırakılmış olduğu hükmüne vardığım, inceli kalınlı sık ağaçların, atkı-çözgü iplikleri gibi birbirine geçtiği bahçeyle iç içeydi hep.
Koyu yeşille, ara sıra güneşin harelenmesinden meydana gelen ekoseli kuytulukta, evliya zannı veren, o, bulunduğu köşenin dinginliğini bünyesine hapsetmiş olan hırkasının ardından, madde ve mânâ âleminin sırlarını yüklenmiş, telaşsız, sevecen hatta biraz da lâkaydane bulduğum bir tavırla bakardı etrafına.
Daima nem kokardı. İlkbahar geldiğinde, istemeye istemeye rahat döşeklerini verip, altlarından çıkacak elif narinliğindeki çayırların karınlarını, sırtlarını gıdıklamasıyla, gözyaşları dökerek kaybolan kar öbeklerinin ardından arz-ı endam eden nebatatla birlikte, bahçedeki yerini alırdı.
Elinde, belki de ilk çocukluk yıllarından kalma, sapı cilâlanmış gibi duran, bilmem hangi marangozla demircinin işbirliğiyle vücuda gelmiş, ince, hilâl biçimli orağıyla, yaz-kış üstünden çıkarmadığı evliya sandukalarının ipeklisini andıran yeşil hırkasıyla, eksik olmadığı bahçenin, yürüyen bir ağacıydı sanki.
Hiç konuşmazdı. Daha doğrusu sohbet etmezdi. Ya da kedilerle, otlarla, çıkrıkla konuşurdu da çevresindekilerle konuşmazdı; bize öyle gelirdi. Kendisiyle bütünleşmiş, içi ayrı, dışı ayrı basmayla kaplanmış -basma demeye bin şahit isterdi ya- minderi de onun, hırka gibi değişmez aksesuarlarından biriydi. Kavurucu sıcakların kol gezdiği yaz gecelerinde, cırcır böcekleriyle, arklara, göllere yüzmeye gelen kurbağa vıraklamalarına, gece kuşlarının kanat çırpışlarına şahadet edecekmiş gibi, kendisiyle dama çıkan minder, gün alacasında onunla birlikte iner, tan zamanının pembeliğinden nasibini alamadan gece mesaisini bitirmiş olurdu.
“Hayat nedir” diye soracak olsanız, -muhakkak ki- ağzını açmaya tenezzül etmezdi ama bakışlarına yüklediği “orağım, minderim, iğim, hırkam” dörtlüsüyle, sorduğunuz sorunun cevabını verirdi.
Avluyu, ahırı, evi, bahçeyi tabiî kokularıyla arşınladıktan sonra, onun mekânına, iğinin işlediği çulhadamına inme teşebbüsünde bulunduğunuzda, önce size çürük ağaç ve ıslak tabandan yükselen rutubet kokusu “hoş geldin “ ederdi, sonra da çıkrığın ya da tezgâhın tıkırtısı… Ufacık birer kitap büyüklüğündeki pencerelerden girmeye çalışan güneş, bu izbe yerdeki tıkırtıların dâvetkâr melodisi karşısında, ısrarla biraz daha durmaya çalışsa da veda vakti gelince çekilmek zorunda kalırdı.
Çulhadamını çevreleyen ufacık pencerelere karşılık, tezgâhın önündeki minderi, testi ve üzerine çevrili bakır maşrapayı kuşatıp, aydınlamaya ve ısınmaya hayli emeği geçen, minder büyüklüğündeki pencere, bu mekânın en canlı nesnesiydi.
Telaşsız, kıpırtısız, yüzyıllar gerisinden gelen ses tonuyla:
“Çıkrığımın eli yassı
Aldı beni eve bastı
Mahalleden ayağımı kesti
Çıkrık seni yapan öle
İcad edip satan öle”
Diyerek, mâni mi, türkü mü ne olduğunu anlayamadığım sözleri sıralardı. Eğer arkasında varlığımızı hissedecek olursa, hiç de işlek olmayan büzüşmüş dudaklarını yeniden kilitlerdi.
Kaç yaşındaydı, ne zamandır bu iğlerin, iplerin arasında didiniyordu, bilemiyordum?… Sanki asırlardır bu evin bir parçası, bahçedeki koyu yeşilliğin ot dericisi, çulhadamının nefesi, evliya renkli hırkanın bekçisiydi; asırlarca da böyle sürecek zannı uyandırıyordu bende. Mutlu muydu, huzurlu muydu, yoruluyor muydu hiç düşünmüyorduk…
Çürük kokulu yerde dokuduğu renk renk çizgili parçaları, bahçedeki yerinde, otların biçilmiş kısmında, birbirine tutturarak çuval, heybe, tohum torbası gibi bir şeyler meydana getirerek bizi hayretlere boğardı. Kim getirirdi, nereden eline geçerdi bilemem, ara sıra da sıçan delmiş bir çuvalı, onarır, minik sivri dişlerin kemirdiği oyuğu, maharetli, kuru parmaklarıyla gözeleyerek yok ederdi.
“Çıkrığımın alacası
Halep’e gitti kocası
Bugün de Cuma gecesi
Çıkrık seni yapan öle
İcad edip satan öle” derken, bilmem, o, kırışıkların çevrelediği gözlerine yaş hücum eder, tanımadığı, bilmediği hemcinslerinin namına içi hüzünle dolar mıydı?
Bir keresinde, her zamanki işlerine ters gelen bir vaziyette, tandır başında, o meşhur minderinin üstüne kurulmuş, erişte kavururken bulmuştum onu. Kulağımıza aşina olan:
“Çıkrığımın eli demir
Eğiririm gümbür gümbür
Padişahtan gelen emir
Çıkrık seni yapan öle
İcad edip satan öle” ezgisinin yerine, bu sefer aşkla şevkle, âbid ciddiyetiyle, baharat kokulu şark gecelerinin tütsü dumanı gibi bir şeyleri mırıldanıyordu:
“Elif uzunca, be yana yatık, te ona benzer, se ona benzer… Cim karnıyarık, he ona benzer, hı ona benzer… Dal beli bükük, zel ona benzer… Rı çögence, zı ona benzer, sin üç dişli, şın ona benzer… Sad deve dudaklı, dad ona benzer, tı tavşan kulaklı, zı ona benzer… Ayın ağzı açık, gayın ona benzer, fe kuzu başlı, gaf ona benzer… Kef çocuklu, lam orakça, mim çomakça, nun çanakça… Vav bir gözlü, he iki gözlü, namasullah, ye çarıkça…”
***
Gün gelip vakit çatıp, çoluk çocuğa karışınca, ateşten kavruldukları, bir türlü uyumadıkları uzun kış gecelerinde, bu efsunlu ilâhinin aklımda kalan kısımlarını, Yaradan’dan medet umarak, söylemeye çalıştım hep… İlâhi sandığım bu sözlerin, “Eski okuma” diye tâbir olunan arapça harfler öğretilirken kolaylık olsun diye, kullanıldığını ise tesadüfen öğrenmiş bulunuyordum.
***
Yıllar sonra aynı yerlere yolum düştü. Güneşin, kuşların kanat çırpıntılarının ardından altın renkli bir akide gibi eridiği yorgun bir akşamüstü, onun oturduğu bahçeye girdiğimde, cennet sandığım yeşilliğin devedikenleriyle dolup, çok sayıda ağacın yer ile yeksan olduğuna şahit oldum… Bir yanı çöken çulhadamının kapısını iteleyip, onun mırıltılı sesini, çıkrık-tezgâh gıcırtısını aradım; paslanmış, işe yaramaz halde onları bir köşeye atılmış, rengi kalmamış minderini ise yeni yavrulamış bir kedinin ıslak yatağı haline gelmiş buldum.
Kapıyı çekip çıkarken, keskin bir nem kokusu sarmaladı beni. Köşeden yeşil bir öbek kımıldadı sanki… “Elif uzunca, be yana yatık, te ona benzer, se ona benzer…” fısıltısını duyar gibi oldum…
* (Çulhadamı: Çulhadar adı verilen dokumacı ustalarının işlerini yaptıkları, güneş almayan bodrumvari işyeri)