Erzurumlu Unutulmuş Bir Sûfî Şâir: Müderris Nûreddin Efendi

Anadolu’nun en eski yerleşim yerlerinden biri olarak kabul edilen Erzurum şehrinin medeniyetler kavşağında yer aldığı ve İpek Yolu üzerinde kurulduğu bilinen bir gerçektir. Aynı zamanda zengin bir tarih, kültür, sanat ve edebiyat birikimine de sahip şehrin, asırlar boyu Doğu Anadolu’nun kültür başkentliğini yaptığını da söylesek abartmış olmayız.

Kültürün en has ürünü olan şiirin, Erzurumlu şâirlerin diliyle ve kalemiyle gün ışığına çıktığı, gelişip boy verdiği güzide şehirlerden biri olan Erzurum’da[1], Kadı Darîr, Ömer Nef‘î, İbrâhim Hakkı, Hâzık Mehmed, Âşık Emrâh, Kentencizâde Rüşdî, Âşık Sümmânî, Osman Kemâlî, Alvarlı Efe gibi pek çok dîvân ve mutasavvıf şâirinin yetiştiğini de biliyoruz.

İşte bu şâirlerden birisi de aynı zamanda âlim olan Muhammed Nûreddin Efendi’dir. Şimdi kendisiyle bizzat görüşerek sohbet eden, ilk ağızdan malumat toplayan Hüseyin Vassâf’ın Sefîne-i Evliyâ adlı eserinde verdiği oldukça detaylı bilgiler[2] ve arşiv kayıtları ışığı altında onu tanıyalım.

Adı, Mahlası, Doğum Yeri ve Tarihi, Ailesi

Adı Muhammed, mahlası Nûreddin’dir. Şiirlerinde ise “Nûrî” mahlasını kullanmıştır. Erzurum’un Tortum ilçesine bağlı Ödük (Serdarlı) köyünde Rebîü’l-evvel 1270/Aralık 1853 tarihinde dünyaya gelmiştir. Babası, halk arasında “Hacı Ali” diye tanınan Tortumluzâde Ali Bedrî’dir. Ali Bedrî, ulemâdan bir zât olup, Nakşî-Hâlidî şeyhlerinden Tortumlu Hacı Feyzullah Efendi (ö. 1282/1865)’den de el almıştır. Ticâretle meşgul olmuş, 1326/1908 yılında İstanbul’da vefât etmiştir. Kabri, Edirnekapı dışında Sakızağacı’ndadır. Annesi, Hatice Emetullah Hanım olup, 1334/1916 yılında İstanbul’da bekâ âlemine göçmüş, Edirnekapı Mezarlığı’na defnolunmuştur. Her ikisinin de iyi hâl sâhibi, şerîat hâdimi kişiler olduğu kaydedilmektedir. Vassâf, hiç evlenmediğini söylediği Nûreddin Efendi’nin kendi zamanlarında Fatih Çarşamba semtinde 11 numaralı evde oturduğunu ve Hukuk Mahkemesi’nde görevli bulunan Süleyman Sırrî Efendi adında bir kardeşinin olduğunu ve onun da bu evde birlikte kaldığını da belirtmektedir.

Tahsili, Hocaları ve Görevleri

Nûreddin Efendi, ilk öğrenimini memleketi Tortum’daki özel bir hocadan görmüş, daha sonra Erzurum’a giderek meşhûr âlimlerden Hacı Süleymân Efendi’nin ders halkasına katılmış ve icâzetle mezun olmuştur. Fars dili ve edebiyatına da ilgi duyan Nûreddin Efendi, bu sebeple “Ahıskalı Kurrâ Hoca” adıyla meşhûr Hacı Hâfız Efendi (ö. 1298/1881)’den[3] dersler okumuştur.

1293/1876 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Dîvân-ı Harb Kitâbeti’nde bulunan Nûreddin Efendi, Erzurum İdâdî-i Mülkî’sinde Arapça ve Farsça muallimliği ettiği gibi, beş sene Erzurum Mahkeme-i İstinâfiyyesi Hukuk Kısmı’nda üyelik yapmış ve dört sene Erzurum Nüfus Nâzırlığı görevinde[4] bulunduktan sonra istifa ederek anne-babasının isteği üzere evini 1324/1906 yılında İstanbul’a nakletmiştir.

Yukarıda adı geçen Süleyman Efendi’den bazı tasavvufî eserler de okuyarak bunlardan icâzetnâme alan Nûreddin Efendi, İstanbul’da iken beş yıl kadar Medresetü’l-Mütehassisîn’de ve sonra Süleymaniye Medresesi’nde ilm-i tasavvuf dersleri müderrisliği görevinde de bulunmuştur.

Tarîkatı ve Şeyhi

Nûreddin Efendi, tasavvufî eserler okuyup, bunları okuttuğu gibi tasavvuf yoluna da girerek bizzat bu ilmi yaşamıştır. O bu yolda babası gibi Nakşî-Hâlidî yoluna müntesip olup, şeyhi, Erzurum’a gelerek yerleşen Hacı Baba adında ârif bir zâttır. Hacı Baba, Süleymaniye’de bir terzi çırağı iken Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin ilk halîfesi Osmân-ı Tavîl’e intisab ederek bu yola girmiş terbiyesini tamamlayarak müstahlef olmuştur. Kendisine “Şeyh Efendi” denilmesine pek hiddetlendiği belirtilen Hacı Baba, 1313/1895 yılında doksan beş yaşlarında olduğu hâlde bekâ yurduna göçmüştür. Nûreddin Efendi, şeyhinin bu vefâtına çok üzülmüş, ağlayarak bir mersiyye söylemiştir ki Vassâf, onun hâtırında kalan birkaç beytini şöyle nakletmiştir:

Okudu cehr ile “lâ havfun aleyhim” nassın

Hû deyip göçdü cihândan o veliyy-i âgâh

Âşıka mevt visâl olduğunu anladı

Şevk ile olduğu dem âzim-i dergâh-ı İlâh

 

Söyledi târihini ağlayarak Nûreddin

İrtihâl etdi kutub Hacı Muhammed ey vâh (1313/1895)

Şemâili ve Tasavvufî Kişiliği

Vassâf’ın tanıttığına göre, Nûreddin Efendi, uzun boylu, nur yüzlü, beyaz ve orta uzunlukta sakallı, uygun görünümlü ve güzel yüzlü bir zâttır. Yüzüne bakanlar karşılarında mânâ hakîkatleri ve sırlarla dolu bir kişiyle karşı karşıya geldiklerini anlarlar. O, âriflerin şânından olduğu üzere tam bir mahviyet sahibi, hâli gizli, hoş sözlü, güzel huylar menbaı büyük bir insandır.

Bu arada Osmanlı’nın yüz yirmi üçüncü şeyhülislâmı ve aynı zamanda Gülşenî-Sezâî şeyhlerinden Şuayb Şerefeddîn Efendi’nin halîfelerinden olan Libhovalı Abdurrahman Nesîb Efendi (ö. 1914)’nin, 1892 yılında Erzurum Şer’iyye Nâibliği görevinde iken[5] Nûreddin Efendi ile görüşüp feyz almak istediğini ve bu sebeple bazı tasavvufi risâleler, bilhassa Sadreddin Konevî’nin Fâtiha-yı Şerîfe Tefsîri müzâkeresinde bulunduklarını, aralarında okuyarak karşılıklı sohbetler yaptıklarını, hattâ Nesîb Efendi’nin son nefeslerini onun kucağında verdiğini belirtelim.   

Yine Vassâf’ın verdiği bilgiye göre Nûreddin Efendi, Sadreddin Konevî’nin yanında onun üvey evladı “Şeyh-i Ekber” nâmıyla meşhûr Muhyiddin İbnü’l-Arabî’ye âşık bir ârif olup, onun Fütûhât-ı Mekkiyye’sini otuz beş yıl aşk ve şevkle okuyup okutmuş ve gönlünü bu eserde fânî kılarak âdeta Fenâ fi’l-Fütûhât olmuştur. İbnü’l-Arabî’nin hakîkat ve muhabbet denizine dalarak mârifet incileri çıkarmış olan Muhamed Efendi, nitekim Murad Molla Kütüphanesi’nin ilk kâtiplerinden ve Uşşâkıyye tarîkatının son dönem şeyhlerinden Mehmed Hazmi Tura Efendi (1881-1960) ile bu eseri mütâlaa etmiştir ki Tura, onun en son ders verdiği talebesidir[6].

Nûreddin Efendi’nin bu İbnü’l-Arabî aşkından dolayıdır ki Hüseyin Vassâf da ona büyük bir muhabbet beslemiş ve kırk dört mısralık bir methiyye bile kaleme almıştır. Kendisinde İbnü’l-Arabî’yi bulan ve Tortumlu Hacı Feyzullah Efendi’nin kokusunu alan Vassâf’ın bu methiyesinin bazı beyitleri şöyledir:

Muhammed Nûrî’yi sevdim samîm-i kalb ile billâh

Mübârek şahs-ı kıymet-dârı el-hak ârif-i âgâh

…

Onun mir’ât-ı feyzinden nümâyân oldu Muhyiddin

Cenâb-ı Şeyhül-Ekber feyzi ile kalbidir âgâh

…

Ne hoş sohbet halûk insân-ı kâmil abd-i hâsdır o

Meşâmm-ı câna geldi lutf-ı Hak’la bû-yı Feyzullâh

…

Onu gördükte sevdim sanki Muhyiddin’i buldum ben

Heveskâr-ı hakâyık oldu zikrimdir amân Allâh

…

Dil-i hasret-zedem envâr-ı feyzinle mübeşşerdir

Senin Vassâf’ın oldum vâdî-i aşkda bi-hamdillâh[7]

Vefâtı

Nûreddin Efendi, ne zaman ve nerede vefât ettiği hususunda kesin bir bilgiye rastlayamadık. Vassâf’ın, Sefîne-i Evliyâ adlı eserinde Nûreddin Efendi hakkında kaleme aldığı yazısında Şeyhülislâm Mûsâ Kâzım Efendi’den “merhûm” diye bahsetmesine -1338/1920 yılında Edirne’de vefât etmiştir- ve bu eserini 18 Aralık 1924’te temize çektiğine bakılırsa Nûreddin Efendi’nin, 1924’ten sonraki bir tarihte İstanbul’da bekâ âlemine göçtüğü anlaşılmaktadır.

Eserleri

Nûreddin Efendi’nin Tehzîbü’t-Tasavvuf mine’l-İlhâdi ve’t-Taassüf adında bir eser kalem aldığı bilinmektedir. Nûreddin Efendi’nin, adından da anlaşılacağı üzere şerîat çizgisinde gerçek tasavvufu anlattığı bu eserini, Medresetü’l-Mütehassisîn’de ve sonra Süleymaniye Medresesi’nda söz konusu tasavvuf dersleri için hazırlamış olduğunu tahmin etmekteyiz. Vassâf’ın dediği gibi Nûreddin Efendi’nin bastırıp neşretmeye muvaffak olamadığı bu esere, mevcut kütüphane kayıtlarının hiçbirinde ne yazık ki ulaşamadık.

Şiirleri

Aynı zamanda şâir olan ve yazdığı şiirlerinde “Nûrî” mahlasını kullanan Nûreddin Efendi’nin bir Dîvân’ının olup olmadığını bilemiyoruz. Nitekim Hüseyin Vassâf, kendisiyle görüştüğünde şiirlerinden istemiş, o da “Söylediklerim elde değildir.” demiştir. Vassâf, onun bu ifadesinin “Dilde, sırdadır.” anlamına geldiğini, esasen bazı sözlerin görmeyen gözlerden saklanması gerektiğini, çünkü birtakım insanların idraklerinin bunları almadığını, dolayısıyla yanlış anlamlar verip söyleyene dil uzattıklarını, kendisinin de edeben talepte ısrar etmediğini belirterek vaktiyle söylenmiş parçalarından hatırında kalan birkaç beyti yazmıştır ki şöyledir:

Cû-yı eşkim gibi feryâd ile çağlar çaylar

Sanıram hâl-i perîşânıma ağlar çaylar

 

Vâdi-i hecrde giryân yalnız ben değilim

Ağlıyor bülbül ü güller dahi bâğlar çaylar

 

Suları gözyaşı âvâzı figân lâlesi dâğ

Heykel-i gam görünür çeşmime dağlar çaylar

 

Çekdiğim bâr-ı gamı yüklenmez arz u semâ

Şüphesiz hâl-i perîşânıma ağlar çaylar

 

Nûreddin Efendi sinematoğraf (sinema) ilk çıktığı zaman şu beyti söylemiştir:

Görünen şe’n-i Hudâ bâki heme zıll u hayâl

Nazar et ibret ile sinematoğraf…

 

Bir hoca efendinin, 1311/1893 yılında Nûreddin Efendi’nin uzamış bıyığını görüp bunu hatırlarınca şu şiiri demiştir:

Bıyığını kesmez ise diye zâhid bana ta‘n eyledi

Hikmetini fehm eylemez beyhûde zann eyledi

Süngü davranmış karakolumdur dilde müdâm

Bekliyor her bir pertev kim tâ ki … çıkmasın

 

Vassâf, hâl tercümesine dair bilgi almak için bir gün sözleştiğini ve gideceği gün çok şiddetli bir yağmurun yağdığını, fakat söz verdiği için gitmek durumunda kaldığını, yanına varınca Nûreddin Efendi’nin, “Böyle bir havada gelmek ne büyük bir sebat eseridir” diyerek kendisine şu mısralarla cevap verdiğini kaydeder:

Haydi hâzırdır denilse sofra-i Muhyiddin

Kar demez yağmur demezler âşıkân eyler şitâb

Nâil-i âmâl-i feyz-i Hazret-i Şeyh olmağa

Ez-dil ü cân âzim oldum aşk ile bî-irtiyâb

Nûreddin Efendi, Kars ulemâsından Şeyh Vâizzâde Muhammed Hâmid Efendi (ö. 1854)’nin bazı şiirlerini[8] tahmis etmiştir ki şunlardır:

Edip ağyâr bezminden cüd et dostum

Âşıka cevr  eyleme havf-ı Hudâ et dostum

Bir vasiyyet eylerim onu edâ et dostum

Derd-i aşkınla ölürsem gel nidâ et dostum

“es-Salâ ehle’l-cenâze ve’hzurû kabre’ş-şehîd”

***

Ağ kurmuş hûb-rûlar sayd içün gîsûların

Dâne etmişler gönül murgu için hindûların

Ben de düştüm Nûriyâ ol dâmına câdûların

Nice terk etsin Hamîdî mihrini meh-rûların

“Yef‘alullâhu mâ yeşâ sümme yehkumu mâ yürîd”

[1] Hasan Ali Kasır, Erzurum Şairleri, Erzurum Kitaplığı, İstanbul 1999, s. 11.

[2] Bkz. Hüseyin Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, haz. Mehmet Akkuş-Ali Yılmaz, Kitabevi Yay., İstanbul 2006, c. II, s. 153-162.

[3] Aynı zamanda şâir olan Hacı Hâfız Efendi’nin, uzun süre Bağdat kaldığı ve Farsça’yı ana dili gibi öğrendiği, ayrıca Medine’de birkaç sene kalıp, kıraat ilminden mezûn olduğu belirtilmiştir. Seksen yaşının üstünde olduğu hâlde 1298/1881’de Erzurum’da vefât etmiş, burada defnolunmuştur. Bkz. Vassâf, a.g..e., c. II, s. 154.

[4] Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde, Erzurum Nüfus Nâzırlığı görevinde bulunan Muhammed Nûreddin Efendi’nin hâl tercümesindeki eksiklerin giderilmesi hususunda 1317/1899 tarihli bir yazı (BOA, DH:MKT., Dosya No: 2297, Gömlek No: 101, 17 N 1317) ile hâl tercümesi ile birlikte gönderilmesi gereken resmi evrağın istendiğine dair iki yazı vardır (BOA, DH:MKT., Dosya No: 2358, Gömlek No: 22, 13 S 1318).

[5] Bkz. Mehmet İpşirli, “Abdurrahman Nesîb Efendi”, DİA, c. I, s. 169.

[6] Vassâf, a.g.e., c. II, s. 156; Fatma Sena Yönlüer, Mehmed Hazmi Tura, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, MÜSBE, İstanbul 2010, s. 6-7. Hazmi Tura Efendi’nin, 1318/1902’li yıllarda bir vesile ile Kemah, Erzincan üzerinden Erzurum’a geldiğini, burada bir yıl kalarak Ömer Nasuhi Bilmen ilk hocalık yaptığı, ilk olarak tasavuf yoluna burada bulunan Kâdirî tarîkatı şeyhlerinden Ali Rızâ Efendiye intisab ederek girdiği, Erzurum müftüsü Narmalızâde Hüseyin Hâkî Efendi’nin ders halkasına dahil olduğu ve Hasan Efendi’den Farsça öğrendiği belirtilmektedir. Bkz. Yönlüer, a.g.t., s. 6, 20.

[7] Methiyyenin tamamı için bkz. Vassâf, a.g.e., c. II, s. 158-160.

[8] Nâmık Kemâl’in de büyük babasının Kars Kaymakamlığı zamanında kendisinden tasavvuf ve edebiyat dersleri aldığı Muhammed Hâmid Efendi’nin Dîvânçesi olup yayımlanmıştır. Bkz. Banıçiçek Kırzıoğlu, Namık Kemal’i Kars’ta Okutan Müderris Şeyh Vâ’izzâde Muhammed (1779-1854) ve Dîvânçesi, San Matbaası, Ankara 1987, 96 s.

Bu yazıyı paylaşın