“Bir şehir kadar kalabalıktır, bazılarının yalnızlığı.”
Cahit ZARİFOĞLU
Gün devrildi, gölgeler uzadı. Sesler kuytulara çekildi yavaş yavaş.
Cılız bir rüzgâr esti, geçti. Sükût yağdı geceden damla damla.
Alçak bir tavan. Duvarlara sırtını dayamış iki divan. Pencerelere yaslanan kanaviçe yastıklar.
Kenarda bir sehpa var. Üzerinde ilaçlar, gözlük, iğne iplik kutusu…
Sızlayan bacaklarını uzattı kadın. İlaca uzandı. Ağrılarını dindirmek için bir aspirin içti. Ağzının kenarlarını tülbendiyle sildi. Çenesi iki yana gitti geldi. Yanaklarının çukurunda biriken ağrı, çenesine doğru indi.
Dudakları, uzun bir çizgi halini aldı yine. Dili, bir kurşun peltesi gibi ağırlaştı.
“Bismillah” diyerek kalktı yerinden. Kucağında biriken taze yalnızlıklar, solmuş hasretler birer ikişer döküldü eteklerinden.
Çiçekleriyle konuştu biraz. Çürük sapları kopardı, kararmış yaprakları ayıkladı, kuruyan toprağa su verdi.
Yoruldu hemen. Yeleğinin altında göğsü inip inip kalktı.
Divana oturdu yine. Derin bir nefes aldı. Sızlayan bacağını tekrar uzattı.
Yukarı kattan tıkırtılar gelmeye başladı. Taze bir akşamın sevinci taştı pencere aralıklarından.
Çatal kaşık sesleri, çocuk kahkahaları, sandalye gıcırtıları… Bir de kuş, kanarya olmalı.
Dışarıda lacivert gökyüzü, koyu ve nemli gölgeler. Odaya dolan siyah bir gece ve sükûnet.
Kadın, başını omuzları arasına çekti. Beyaz örtülü başın duvardaki gölgesi, ufaldı ufaldı.
Bakışları, siyah beyaz bir fotoğrafta durup dinlendi.
Ah, o gözler! Genç, diri, mutlu, heyecanlı ve utangaç gözler.
Kadının saçları beline kadar inmiş, iki örgü. Tahta bir sandalyede oturuyor. Ellerini mahcupça birleştirmiş.
Yanında uzun boylu, siyah çizmeli bir adam. Gür bıyıklı, siyah saçlı.
Ne kadar uzak, ne kadar yabancılar.
Zamana karşı bir sitem, bir kırgınlık, bir küskünlük duydu içinde.
“Hey gidi gençlik, bir akşam kadar çabuk geçtin gittin.”
Sokak ışıkları yanmaya başladı. Bir telaş, bir koşturmaca, korna sesleri.
Yorgun gölgelerini ardına almış yürüyen insanlar.
Alışamadı hala bu şehre, apartman dairesinin konforlu ama yabancı yalnızlığına.
Köyü ah köyü! Özlem bir yara gibi sızlıyor içinde.
Kendi kendine akan pınarı, küçük pencereli evleri, göğe karışacak gibi duran tepeleri; dumanı tüten bacaları, yazın serin suları, kireç boyalı duvarları.
Hele de ocaklı odası. Ocağın üstündeki çıkıntıda gaz lambası, bakır küçük çaydanlık dururdu. Duvardaki paslı çivide elbezleri. Onun yanında, büyükten küçüğe sıralanmış küpler. Duvara dayanmış sini, yerde çiçekli sofra örtüsü.
Ocak üzerinde isli bir tencere olurdu. Süt kaynatırdı. Kupkuru meşeler, nasıl da güzel çatırtılarla yanardı. Ateş biraz geçmeye başlayınca bir dal ile ateşi eşelerdi. Ocak ateşi coşar, kızıl alevler tavanı, duvarları, yüzleri kızıla boyardı. Bu ocağın başında çocuklarına masallar, hikâyeler anlatırdı. Gecenin içinden süzülen uyku, ocak başında biraz dinlenir sonra çocukların saçlarına konardı usul usul.
Kalın döşek, mavi yorgan, çiçekli örtüler serilirdi ocaklı odaya.
Sabah ezanı okunmadan kalkardı kadın. Kapı önlerini süpürürdü. Taşlığa azıcık su serper, çalı süpürge ile toplardı akşamdan kalan çer çöpü.
Ocağın külünü temizler, yeniden tutuştururdu kuru meşe dallarını.
İşler bitince kapı önüne kilim serer, oturup elişi yapardı. Uyuklayan bir kedi sokulurdu yanına. Komşuları gelirdi. Çay demlerdi hemen.
Ölgün ikindi vakitleri canlanırdı kadınların sesleriyle. Oradan oraya koştururdu kırmızı yanaklı, gürbüz çocuklar.
Hayattan büyük şeyler beklememişlerdi hiç.
Evlerden bahçelere, bahçelerden evlere koşturarak geçmişti hayatları.
Anahtar sesini duyunca irkildi. Derin bir uykudan uyandı sanki. Sofada, o tanıdık ayak sesi. Dışarının soluk karanlığı doldu odaya.
Beklemek, ah beklemek! Sanki ömrü uzatıyor.
Yalnızlığın ağırlığı dağıldı birden. Kadının etrafını saran, kararmış özlem bulutları ağardı, dizlerindeki sancıya aldırış etmeden kalktı yerinden.
Adam içeri girdi. Gri saçlı, beyaz yüzlü. Üzeri ıslak ve nemli. Naftalin kokuyor mantosu.
Bir elinde ekmek ve kesme şeker. Üşümüş elleri soba sıcağı arıyor.
Öğlen yaptığı tarhanayı ısıtıyor kadın. Yanına bulgur pilavı. Bir de çay koyuyor ocağa.
Üşüyen adam battaniyeye sarılıyor. Pencere yanındaki divana oturuyorlar karşılıklı.
Yüksek binaların ardında kalan gökyüzünü özlüyorlar.
Bacasından duman tüten alçacık tavanlı evleri,
Haziran güneşini, uzun ağaçlıklı yolu, taze yeşillik, taze yaprak ve çimen kokusunu.
Adamın çayı soğuyor bardakta. Rahatsız bir uykunun ağırlığı süzülüyor yanaklarına doğru. Alnının ortasında, daha önce olmayan iki uzun çizgi.
Kadın, soğumuş çayı mutfağa götürüyor.
Bir şeyler çıtırdıyor içinde, bir şeyler kırılıyor.
Kırılan yerlerinden süzülüyor gözyaşları. İnce, ıslak, derin çizgiler bırakıyor ardında.
Kadın, elini göğsüne bastırıyor.
Üşüyen yüreğinin üzerini örtüyor usulca.