Eylül. Güz. Sarı. Ve hüzün. Hepsi birbirine bağlanmış kelimeler. Çoğaltmak mümkün. Acının tatlandırdığı hayatların kağıda ve söze aksedişi. Öyle hatırlamak hep… Hüzün yılı, hüzün mevsimi, hüzün geceleri… Kimse neşenin oynaştığı zamanlara mim koymayı düşünmemiş sanki. Akılda kalan acı… Bir zamanlar mutlu olunduğu anımsanır, ama hangi vakte denk geldiği tam da kestirilemez. Hüzünlerse an be an yer etmiştir zihinlerde. Ne yapılsa silinmezler.
Siz hiç pembe hüzün gördünüz mü? Hüzün sarışın bir dilber, göreni peşi sıra sürükleyen bir dilrûbadır. Yalnızlığı, karanlığı, gökyüzünün kandilini, yıldızsız geceleri, sükuneti, karamsarlığı, gözyaşını, bulutlu bakışları, sokaklarda dolaşmayı, köhne binaları, yüksek merdivenleri, denizin dalga sesini, göl manzaralı pencereleri, keskin cümleleri, ağır imâları sever de kendine gönül kaptırana bütün bunları bir bir yaşatır hiç yorulmadan.
Hüznü sever insan. Hüznün beraberinde taşıdığı bunca yükü sırtlanmayı da sırf bu yüzden ses etmeden kabullenir. Bir de hüzün, girdiği yüreğe yerleşmesini iyi bilir. Ahmet Haşim, kendisini hüzünden bir dünyaya kapatmıştı da, hüznü sarıya boyarken mısralarında, ondan sonra insanların hüznü hep bu renkle yaşayacağını tahmin etmemişti sanırım.
Şiirin tadındaki hüzün, şairin hayatındaki hüzünle örtüşüyor her daim. Kalem sanki acıdıkça yazıyor. Ya da acıdıkça diziliyor dizeler. Lakin bir de acıyı bal eylemek terennümü var, muazzam bir dokunuş. Acıyı bal eyledikçe insan, ruhunda bir özgürlük hareketi sezinliyor. Buna yükselme de diyebiliriz. Kademe atlama, arınmaya doğru ilerleme, ilk yaratılış mertebesine yöneliş…
Madem öyle, eylül geldi, hüzün eylüle dost. O mertebeyi hedef edinmeli.
Öyle ya, biz,gözyaşı döken bir peygamberin ümmetiyiz.