Attar ruhtu Senâî de onun iki gözü
Biz Senâî ile Attar’ın ardından geldik
*
Ey aziz, her ne söyledimse hakikatte
Ben onu Attar’dan duymuşumdur
Mevlânâ
*
Doğu’da ve Batı’da kabul gören, zevkle ve hayranlıkla okunan dünya klasikleri listesinin değişmeyen isimlerinden biri de Feridüddin Attâr’dır. Farsça yazan şairlerin en büyüklerinden, tasavvufî düşünceyi anlatan ariflerin en meşhurlarından, mesnevi edebiyatının en güçlü ediblerinden biri de odur. Mevlânâ’nın hayatını okuyup ta onun ismiyle karşılaşmayan bir kişi bulmak mümkün değildir. Çünkü Celaleddin-i Rûmî, onu üstad olarak kabul etmiş, eserlerini okuyup hazmetmiş, yer yer taklit etmiş, daha da ileri giderek “Hallac’ın nurunun onda tecelli “ ettiğini ifade etmiştir.
İslâm kültür ve medeniyetinin üzerinden ezici bir silindir gibi geçen Moğol afetinin oklarıyla 1221 tarihinde şehit olan Attar, sekiz yüz seneden beri insanlara hak ve hakikati anlatmıştır, anlatmaya devam etmektedir. Bu gerçekten hareketle şu söylenebilir: Onun insana yönelik olan irşadı kıyamete kadar devam edecek, eserleri dilden dile, gönülden gönüle aktarılacaktır. Çünkü o, eserleriyle –hiçbir ayırım yapmadan- insanları derin tefekküre, aşk ve mahabbete, kâinatta var olan “ayet”ler üzerinde düşünmeye davet etmekte ve onlara bu manevi yolculukta İlâhînâme’siyle, Musibetnâme’siyle, Esrârnâme’siyle ücret almaksızın rehberlik yapmaktadır. İnsanların dikkatini, masivadan çekip alarak kendilerini tanıma konusuna yönlendirebilmek için adeta çırpınmaktadır. Bunun binbir çeşit yolunu denemektedir. Bazan konuşmayı, bazen susmayı, bazen soru sormayı bazen sormamayı, bazen inzivayı bazen daha çarpıcı ifadelerle hedeflenen şu tek hakikata doğru yürümeyi teşvik etmektedir: “Kendini biler Rabbini bilir.”
Pendnâme=Nasihatnâmesi’ne her zaman ve her mekânda kulak verenler, dersini alıp okuyanlar vardır. Her coğrafyada Mantıku’t-tayr ile birlikte hakikat ülkesine doğru kanat çırpanlar vardır. Kişinin simurga yani kendine ; hakikata ulaşabilmesi için katetmesi gereken yollar, vadiler vardır. Seyrusülük adını alan bu iç seyahatin çileli halleri, inişleri yokuşları vardır. Bütün bunların sabır ve düa silahlarıyla, kâmil bir rehberin işaretleriyle adımlanması gerekir. Böylece, Talep, aşk ve marifetten sonra istiğna, tevhid ve hayret makamının mevhibelerine ulaşılabilir. Yedinci ve son makam, fakr u fena ise kemal halini temsil eder. Bu eser insan hayalinin en muhteşem açılımlarını barındırdığı için “deniz feneri” gibi asırlardan beri hayatiyetini sürdürmekte, farklı dillere çevrilerek ümitsizler için ümit , sahil-i selamete çıkmak isteyenlere de parıldayan bir ışık olmaktadır. 1317 yılında Mantıku’t-tayr’ı genişleterek Türkçe’ye aktaran Kırşehir’li Gülşehrî ise o gün bugün gülistana gelenlere aşkla şevkle hizmet sunmakta ve ‘Gül-i Muhammedî’ ikram etmektedir.
Tezkiretü’l-evliya’da ise tasavvuf tarihinin büyüklerini fikir, menkıbe, hikmetli söz ve yorumlarıyla bir araya getirmiştir. Cafer-i Sâdık, Veysel Karanî, Hasan Basrî ile başlayan eser Rabiatü’l-Adeviyye ile birlikte yetmiş kadar gönül erini genişçe tanıttıktan sonra Hallac-ı Mansûr ile sona ermektedir. Bu bölüm şu ifadelerle tamamlanıyor: “Naklederler ki onu darağacında astıklarında İblis yanına geldi ve : “Bir ene (ben) sen dedin bir ene de ben. (sen ene’l-hak dedin ben de “ondan (Adem’den) hayırlıyım” dedim) Nasıl oluyor da bu yüzden senin üzerine rahmet yağdırıyor benim üzerime ise lanet? Diye sordu. Mansûr cevap verdi: Sen ene dedin kendini ortaya koydun. Ben ene dedim kendimi ortalıktan sildim. Benliği ortaya getirmenin iyi olmadığını benliği ortadan kaldırmanın ise gayet iyi olduğunu bilesin diye bana rahmet sana lanet etti.”
Feridüddin Attâr’ın bütün eserleri manzumdur, sadece Tezkiretü’l-evliya mensürdür, nesirdir. Şehadetinden bir yıl önce tamamlanan bu kitap, Sülemî’nin açtığı “tabakâtü’s-sûfiye” yazma geleneği’nin altın halkalarından birini meydana getirmiştir.
Bu eser niçin kaleme alınmıştır?. Sözkonusu sorunun cevabını yazar , kitabının ilk sayfalarında onbeş madde halinde genişçe vermektedir. İşte birkaç tanesi:

  1. Dostlarımın böyle bir kitap yazmamı istemeleri,
  2. Dostlara ve insanlara böyle bir yadigâr bırakma arzum,
  3. Dervişlerin menkıbelerinin gönül eğitimine destek olacağına inanmam,
  4. ”İyiler anılınca gökten rahmet yağar” hikmetinden yararlanma aşkım,
  5. Sûfilerin sözlerini Kur’an ve Hadis’ten sonra en faydalı sözler olarak görmem.
    Onbeşinci madde ise şöyledir:
    “Yarın kıyamet günü (hal tercümelerini anlattığım sûfiler belki bu vesileyle bu acizin haline bakıp şefaat ederler. Ashab-ı kehf’in köpeği gibi varlığım tamamiyle kemikten ibaret kalsa da beni eli boş ve ümitsiz geri çevirmezler.
    Naklederler ki Cemal Mavsılî Peygamber Efendimizin kabrinin civarında aynı hizada olan bir yerde tek mezarlık yer bulabilmek için canını dişine takıp kendini mahvedercesine çabalar, bu uğurda malını ve saygınlığını feda etmekten geri durmazdı. Amacına ulaştıktan sonra mezar taşına şu ibarenin yazılmasını vasiyet etmişti: “ Köpekleri ön ayaklarını toprak üzerine yaymış bir haldedir” (Kehf,18/18)
    Rabbim! Bir köpek senin dostlarının izi sıra birkaç adım attı bu yüzden köpeği sahipleriyle aynı muameleye tabi tuttun. Aynı şekilde ben de dostlarının dostu olduğumu ve onları sevdiğimi iddia ediyorum. Kendimi onların eğerinin ipine bir torba gibi bağladım. Onların sözleriyle meşgul oluyor ve bundan vazgeçmiyorum.
    Rabbim! Şu sözlerimin hiçbir kıymeti yoktur, bu yolun yolcularının yanında bir hiç olduğumu da biliyorum. Ama onların sözlerini, hallerini, remizlerini ve işaretlerini seviyorum. Kayyumiyetinin vahdaniyeti ve mutlak hakimiyetinin tebliği hakkı için nebi ve resullerin tertemiz ruhları, Allah’a yakın melekler, yüce katında değeri bulunan veli, arif ve alim kullar hakkı için bu zavallı garip ile şu zümre arasında perde çekme! Bu kitabı sana yakın olma derecesine ulaşmam için vesile kıl! Senden uzak olma çukuruna düşmeme vesile kılma! Şüphesiz sen yakarışları karşılıksız bırakmazsın.”
    Geleneksel usulde şeyh-mürid hayatı yaşamayan , Hallâc, Senâî ve Ebû Said Ebu’l-Hayr’ın yolundan feyz alan şairimiz ile ilgili Süleyman Uludağ’ın yorumu şöyledir: “O, ne bilinen anlamda bir şeyhin müridiydi ne de mutasavvıftı. O tasavvuf aşığıydı. Bu hayat tarzından hoşlanmış ve onu benimsemişti. Tarikatın âdâb ve erkânından çok tasavvuf felsefesine ve sûfiyâne yaşayışa tutkundu. Tasavvufun ‘hür olarak duyma ve düşünme, duyulanı ve düşünüleni serbestçe ifade etme’ özelliğinden yararlanarak bildiklerini , inandıklarını ve hissettiklerini rahat bir şekilde açık açık ifade ediyordu. Bu bakımdan Molla Camî’ye benziyordu.”
    Attâr’ın eserleri yüzyıllar boyu bazen nesir bazen nazım olarak Türkçe tercüme ve şerhedilerek Buhara Bursa Bosna, Kaşgar, Konya, Kurtuba güzergâhını aydınlatmıştır. İşte sadece Pendname’yi manzum olarak tercüme edenlerden bir demet: Sabayî Hayreddin Çelebi, Rumelili Zaifî, Edirneli Nazmî, Mecidî, Emre, Seyyid Ali, Hasan Halebî, Ahmet Resmî, Siyahizâde Ali Çelebi, Zahrî Mehmet Efendi, Mehmet Hüseynî, Nâil-i Cedid, Seyyid Ali Rıza.
    Türbesi İran/Nişabur’da olan Feridüddin Attâr, eserleriyle edebiyat dünyasının, duygu ve düşünceleriyle gönül aleminin sembol isimlerinden biri olmuştur. Onun bu sonsuza açılan ufkundan ve uslubundan istifade ederek “insan olmak” için yollara düşmek yerine “Şiî mi Sünnî mi” mahallesinde dolaşarak ömür tüketenlere gerçekten acımak gerekiyor.
    Niyâzî-i Mısrî’nin, fakr u fenâ vadisine işaret eden “alan alsın” redifli şiirini tahmis eden Azbî Efendi’nin beşlisi ile söze son veriyoruz:
    Çün ahd ile ikrarım bir oldu kamu varım
    Nur ile bu dem nârım yârim ile ağyarım
    Ben kuşdilin anlarım şehr-i dile Attar’ım
    Geldi dile dildarım buldum gül-i gülzârım
    Şimden geru hep varım yağmadır alan alsın
Bu yazıyı paylaşın