Ey Fuzûlî çıksa cân çıkman tarîk-i aşkdan
Reh-güzâr-ı ehl-i aşk üzre kılun medfen bana
Ey Fuzulî, bu can bu bedenden çıksa da aşk yolundan ayrılmam… (Onun için) benim mezarımı âşıkların güzergahı üzerinde yapın.
Bin yıllık bir zaman dilimi içerisinde, çok gelişmiş bir sanat ve estetik dünyasını doğuran ve bu meyanda Divan edebiyatını vücuda getiren millî kültürümüzün en önemli kaynaklarından birisi, şüphesiz tasavvuftur. Tasavvuf, gerek kendisine has dünya görüşü, gerek bu yolun nev’i şahsına münhasır kavramlar dünyası ve gerekse bu alanda adı dillere destan olan şahsiyetler kadrosu, ortaya konulmuş eserler ve kulaktan kulağa anlatılarak günümüze kadar gelen muhteşem rivayet birikimi ile asırlardır bu topraklarda yaşayan toplum ve insan tipinin mayası olmuş; buna paralel olarak da tamamen kendimize mahsus bir ahlâk, estetik, sanat ve edebiyat anlayışının da hazırlanmasında en esaslı unsur hâline gelmiştir.
Tasavvuf bütün cepheleri ve bütün boyutları ile bilinmeden bu topraklarda vücuda getirilmiş muhteşem sosyal ve tarihî pratiğin gerçeğini kavramak ve inanılmaz zenginlikteki söz varlığının imkânları ile üretilmiş edebî metinlerin kültür, düşünce ve estetik dünyasına hakkı ile nüfuz etmek mümkün değildir. Anlam dünyasının aslî unsurları tasavvuf tarafından oluşturulmuş bulunan divan edebiyatının mihver kavramı da “aşk”tır. Her yolun gelip çıktığı kavşak, her ırmağın akıp kendisinde fena bulduğu deniz aşktır. Varlığın vücuda geliş sebebi ve insan-insan, varlık-Tanrı ve insan-Tanrı ilişkilerini anlamlı kılan aslî unsur aşktır. Mutasavvıflar aşkı, mutlak varlık olan Allah’a gidişte en emin ve şaşmaz bir yol olarak görmüşler; bunun dışındaki çabaları çıkmaz sokak olarak telakki etmişlerdir. Sufîler insanları üç kısma ayırırlar. Bunlardan ilki; hakikate vasıl olmada son mertebeye varanlardır ki bunlara “insan-ı kâmil” tabir edilir. İkincisi bu yola, yani tarîkate yeni girenlerdir. Bunlara da tasavvuf dilinde “sâlik” denilir. Üçüncüsü ise bu iki topluluğun haricinde bulunan ve henüz “dalâlette bulunan” kimselerdir.
Tasavvuf öğretisine göre insan, insan-ı kâmil olup hasretini çektiği Hakk’ın visaline ulaşmak için ruhunu dalâletten kurtarmak yolunda çaba göstermelidir. Bunun için de masivadan (Allah’dan gayrı olan her şey) uzaklaşmak, alâyık kaydından kurtulmak, nefse hakim olmak ve benliği (ene) mahvetmek gerekmektedir. İşte insan ancak bu yolla son mertebeye erişebilir, böylece Vücud-ı Mutlak’ta fanîlik emeline nail olabilir. Buna “fenâfillah” ve “bekâbillah” mertebesi denilir.
Hakk’a vasıl olmak, yani fenafillah mertebesine erişmek için Hak’tan başka her şeyden yüz çevirmek, yalnız Allah’a yönelmek, kalp ve fikri sadece ona tahsis etmek gerekmektedir. Nefse galebe için de yegâne vasıta aşktır. Nasıl aşk, varlığın ortaya çıkışına (yokluk aynasında tecellîsine) sebep olmuşsa, Hakk’a kavuşmak için de yine aşk gerekmektedir. Salik, Hakk’a vasıl olma (aşk) yolunda her türlü cefa ve eziyete talip olup bunlara katlanmalı, gerekirse bu uğurda canını bile feda etmelidir. Canını ve fanî bedenini Hak yolunda fedaya hazır olmadan olgunlaşmanın ve fenafillah ve bekabillah mertebelerine yükselebilmenin imkanı yoktur. Aşk, bu yolun yolcusunun, balık gibi, içinde yaşadığı sudur. Irmağın suyu çekildiğinde nasıl ki balıkların yaşaması mümkün olmazsa, salikin de aşktan uzak kalması mümkün değildir. Aşk, atmosferin dünyayı kuşattığı gibi, salikin ruh dünyasını kuşatmıştır.
Fuzulî işte bu düşünce ve inanç sisteminin şuurlu bir mensubu olarak aşka yaklaşmakta ve onun haricinde yaşanacak bir hayat ve onsuz gidilecek bir yol tanımadığını ifade etmektedir. O, canı çıksa da aşk yolundan çıkmak istememektedir. Bu duygu bütün benliğini öylesine sarmıştır ki, öldüğünde bile mezarının âşıkların güzergahı üzerinde yapılmasını istemektedir. Büyük şair ve büyük âşık, işte o zaman ölümsüzlüğe ulaşacak ve üzerinden gelip geçen ehl-i aşk ile birlikte sonsuzluğu idrak edecektir. Bu, aşk yolunda feda olmuş bir bedenin, aşk yolu yolcularının kutsallaşmış ayak tozları ile buluşması ve bütünleşmesidir de aynı zamanda.
Bu beyit, âşıkların, metinlerde sıkça karşımıza çıkan, sevgilinin ayağı altında ezilme, onun eşiğinin toprağını, sürme gibi göze çekme arzusunun bir benzeri olmak üzere, öldükten sonra da âşıkların ayakları altında kalıp onların yollarının tozu ve toprağı olma arzusunun şiir dili ile ifadesidir.
Ehl-i temkînem beni benzetme ey gül bülbüle
Derde yok sabrı anun her lâhza bin feryâdı var
Ey gül, ben temkin sahibiyim; beni sakın bülbüle benzetme! Onun derde sabrı yok; her an binlerce kez feryat figan edip duruyor.
Fuzulî, edebiyatımızda sevgilinin sembolü olarak kullanılan gül ile sohbet etmekte ve ona iç dünyasının sırlarını açmaktadır. O, bir âşık olarak bülbüle benzetilmekten hoşnut değildir. Çünkü kendisi temkin ehlidir; ağır başlıdır, kararsızlıktan kurtularak gönül huzuruna kavuşmuştur. Ama bülbül öyle midir? O temkini ve kararı olmayan, huzursuz ve hercaîdir. Bir daldan öbür dala konar, gönlü bir çiçekten öbür çiçeğe akar durur. Ayrıca aşkın yakıcı ateşi olan dert ve gam karşısında sabredici değildir. Her an binlerce kez feryat ve figan edip durur.
Tasavvuf dilinde bülbül, mecazî (beşerî) aşka giriftar olan insanı anlatır. Bu tür bir aşk gelip geçicilik özelliğine sahip olduğundan, böyle bir aşka tutulmuş bulunan (mecazî) âşıkta da temkin, karar, denge ve iç huzuru yoktur. Bu da “telvin” kavramı ile ifade edilir. Telvin (renkten renge girme, boyanma, yanar dönerlik, kararsızlık) hâlini yaşamakta olan mecazî âşıkın gönlü bir hâlden diğer bir hâle, bir renkten bir renge girmekte; talep ve istikamet yolunu arayıp durmaktadır. Tasavvufî bir kavram olan “temkîn”, metinlerde bunun zıddı olan “telvîn” ile birlikte kullanılır. Telvîn temkîn hâlinin tersi olmak üzere seyr ü sülûk süresince bir hâlden diğerine geçmeyi, vuslata erememe durumunu anlatır. Telvin ehli, Hakk’a erince temkîn sahibi olur. Hak ile vuslata erip temkin makamında karar kılan, yani temkine eren sâlikin, talep ve istikamet yolunu arama makamı olan telvin âlemine gönül vermesi uygun değildir.
İşte Fuzulî bu duygularla kendisini Hakk’a vasıl olma makamı olan temkîne ulaşmış biri olarak görmekte ve henüz vuslata ermemiş bulunan mecazî âşıkların hâlini bülbülün her an feryat figan eden (telvin) durumuna benzetmektedir.
Ey Fuzûlî kalmışam hayretde bilmen n’eyleyim
Devr zâlim baht nâ-fercâm taleb çok ömr az
Şu felek zalim, bahtım neticesiz; arzularım alabildiğine çok; ömür ise kısacık…
Ey Fuzulî, hayretlerde kalmışım; bilmiyorum ki n’eyleyim!
Hayat insanı her zaman çelişkili durumlarla, ümit ve korku dolu hâllerle karşı karşıya bırakır. Bir mutluluğun ardından hemen bir mutsuzluk, bir sevincin hemen arkasından üzüntüler ve kederler gelir. İşte insan bu dünya hayatında bu çelişkili durumların, birbirinin karşıtı hâllerin kavşağında kendisine verilen ömür nakdini harcamak zorundadır. Felek alabildiğine zalimdir; buna karşılık, talihin yıldızı bir türlü doğmak bilmez, bahtın beklenen sabahı bir türlü ışımaz. 16. yüzyılın önemli şairi Zatî de feleğin bu zalimliğini şöyle dile getirir:
Dönmedüñ kutb-ı murâdum üzre hergiz ey felek
Döne döne cânuma cevr eyledüñ cânâne-veş (Zati Divanı, g. 606)
Ey felek; bir türlü muradımın kutbu üzerinde dönmedin de, sevgilimin yaptığı gibi döne döne canıma eziyetler ettin.
Felek böyle zalimdir zalim olmasına ama talih de feleğin bu zulmüne sanki ortaklık yapmakta ve bir türlü, gülen yüzünü göstermemektedir.
Talepler ise alabildiğine çok… Bitmek tükenmek bilmiyor. Arzuların, beklentilerin, isteklerin sonu yok… Ama ya ömür? Ömür kısacık, bir yel gibi, göz açıp kapayıncaya kadar geçip gidiyor. O zaman ne yapmalı? Bu yakıcı tezatlar kavşağında nasıl bir yol izlemeli? Çaresizlik ve kararsızlığın insanı sürüklediği durak, hayretten başka bir şey değil. O ise bir âlî makam gibi aşka giriftar olanları kendine çekiyor ve yüceltiyor. Bu muammanın ortasında, bu tezatlar anaforunda hayrete giriftar olmayanın, hayret makamında idrake yükselmeyenin ne değeri olabilir!
İşte bu, aklın şaşkınlık ve çaresizlikle kendi kabuğuna çekildiği, hayret ve teslimiyetin imana inkılâp ettiği bir noktadır. Ne mutlu hayrette kalanlara, hayretten idrake yükselenlere ve hayretin ufkunda yücelenlere!