Öyle zamanlar vardır ki, kadrini bilenlere nurlu kapılar açarlar. Ramazan ayı, rahmet ve mağfiret kapılarının sonuna kadar açıldığı kutlu zamanların başında gelir. Bu ayda tutulan oruç, Yüce Yaradan’a yakınlaşmaya en güzel ve bereketli vesilelerden biridir. Ruh ve beden sağlığımızı olgunlaştırmanın yanı sıra, toplumsal sorumluluklarımızı idrak etme de Ramazan ayıyla güçlenir. Böylelikle bu ayda takva dairesine girme fırsatı kat be kat artar. Hadis-i şerifle müjdelendiği üzere,”Oruç, günahlara karşı bir kalkandır.”
Pek çok hikmet ve faydaları olsa da, müminler orucu yalnızca Allah’ın emri olduğu ve neticede O’nun rızasına kavuşturduğu için eda ederler. Cenab-ı Allah,”Oruç dışında insanın her ameli kendisi içindir. Oruç ise benim içindir ve mükâfatını da ben vereceğim.” buyurmaktadır.
Müslümanlığımızın temel dayanaklarından biri olan Ramazan ve Oruç, hicretin ikinci yılından itibaren müminlere farz kılınmış, o tarihten bu yana inananların manevî kabullerinin baş sırasında yerini almış, hac ibadeti gibi ümmet bilincini besleyen hususlardan biri olmuştur. İslâm’la şereflendiğimizden bu yana Ramazan ve Oruç, bizim kişisel ve toplumsal hayatımızda inananlarca hep baş tacı edilmiş, sosyal ve kültürel hayatımızda karşılığını bulmuş, hatta sanatımıza yeni ufuklar kazandırmıştır. Bu fonksiyonu, bugün de farklı tezahürleriyle devam etmektedir. Mustafa Kutlu’nun veciz ifadesiyle bu ayda “Kalbimizin paslı kilidi açılıyor.” ve “Merhamet sağanak gibi boşalıyor.” Mustafa Kara ise Ramazan’ı “gönül tiryakiliği” olarak niteliyor.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2013 yılında gerçekleştirdiği “Türkiye’de Dinî Hayat Araştırması”na göre; Türkiye genelinde “Sağlığım elverdiği sürece Ramazan ayında oruç tutarım.” diyenlerin oranı % 83.4’tür. Bu oran, yaşanan laiklik sürecine rağmen toplumumuzun dinî hassasiyetinin diri kaldığını ifade etmektedir. Dolayısıyla inanç yönü bir tarafa, toplumsal olgu olarak medyanın kayıtsız kalamayacağı bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Medyamızca bu gerçeklikle yüzleşme, kendi tabiatına uygun olarak, daha çok çarpık bir bakış açısıyla dünden bugüne pek değişmeden süregeldi. Bundan böyle de değişeceğine dair hiçbir emare görülmemektedir. Bakara Sûresi’nin 18. âyetinde âdeta bu tutuma işaret edilmektedir: “Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık (Hakk’a) dönmezler.”
Yine sözünü ettiğimiz araştırmaya göre, insanımız dinî bilgi edinme kaynağı olarak yaklaşık olarak % 50 oranında televizyon ve radyo programlarından yararlandığını görülmektedir. Buna karşılık, televizyonlardaki Ramazan programlarını her yüz kişiden sekseninin izlemediği yönünde bir sonuçla karşılaşıyoruz. Çelişkili gibi görünen bu durum, iftar ve sahur saatlerinde yemek yeniyor ve namaz kılınıyor, dolaysıyla düzenli olarak televizyon izlenemiyor şeklinde yorumlanabilir. Aynı durumun benim için de geçerli olacağı düşüncesiyle televizyon kanalları yerine gazetelerin Ramazan sayfalarını mercek altına almayı tercih ettim. Zaten Ramazan yayıncılığımız gazetelerle başlamış olup, televizyonlara da model olmuşlardır. Gerçi son yıllarda tersine bir gelişme yaşanmakta, ekranda şöhret olanlar gazetelerde de boy göstermektedirler. Ramazan sayfalarında başköşe onlara ayrılmaktadır.
Gazetelerimizin Ramazan yayınlarını değerlendirmede temel kıstasımız, “Ameller niyetlere göredir.” hadis-i şerifi olabilir düşüncesindeyim. Malûm niyet, bir işi Allah rızası için yapmayı kalbimizden geçirmemizdir. Kalbe, dille ve diğer organlarla yapılanları ekleyebiliriz. Sonuçta ihlas ortaya çıkar veya çıkmaz. Yapıp ettiklerimiz Rıza-yı Bari içinse amenna, dünyevî çıkar içinse niyetimiz bozuk demektir. Gazetelerimizin yıl boyu ve hususen Ramazan yayınlarına baktığımızda, sahih bir niyetle yola çıkıldığı bir hayli su götürür.
Amellerimizin salih olması ilk şart olmakla beraber, sağlıklı bir İslâm düşüncesine, hatta duygusuna sahip değilsek farkında olmadan da yetersiz ve yanlış işler yaparız. Yalnız gazetelerimiz değil, genel anlamda ülkemizde kitle iletişim araçlarının kullanımında karşılaştığımız tablo budur. Bunun altında yatan temel saik, medya yöneticileri ve çalışanlarının din karşısındaki tutumlarıdır. Tanzimat yıllarında gazete ile başlayıp; dergi, radyo, televizyon ve internetle devam eden iletişim serüvenimizde yaşadığımız medeniyet ve kültür değişimlerinin doğurduğu değer erozyonu, bizi bir inanç çözülmesinin girdabına sürükledi ve bunda da sıraladığımız iletişim araçları başrolü oynadı. Bu çözülme bir derece kaybı olarak değil, âdeta mahiyet bakımından bir kayba uğrama şeklinde tezahür etti. Yani madde-mâna dengesi, madde lehine altüst oldu. Yetkin tarihçimiz Ahmet Yaşar Ocak, bu duruma şu teşhisi koyuyor: “Türkiye’de laiklik anlayışının bir bakıma ‘anti İslamizm’ şekline sokulması, İslam’ın kültürel boyutunun da elit kesimin gündeminden dışlanmasına sebebiyet vermiş, dolaysıyla elit kesimde İslam hakkında sağlıklı bilgilenmenin önünü kapatmıştır.”
Cumhuriyet döneminde devlet politikası olarak dinin karşısına pozitivizmi koyma talihsizliği, özellikle yönetenler bağlamında dinî bağların büsbütün çözülmesini doğurdu.
İslâm’la, dinle barışık olmadığı halde, tabir caizse, suyun akarına gitmeyi gerekli görenler, Ramazan yayıncılığını içtenliksiz bir şekilde yapanlar bir tarafa, din ile kutsalla barışık, Ramazan dışında da bu hâli yayınlarına yansıtan gazeteler bağlamında bir başka problematik göze çarpıyor. Bir cümle ile söylemek gerekirse, zamanın ruhunu yansıtmayan Ramazan yayınları yapıyorlar. Böylelikle hem dinin hayatımızı tanzim eden yönünü güçlendirmiyorlar hem de olması gereken bir din algısı oluşturmuyorlar. Sağlıklı bir din algısı oluşturma çabası içinde olmamakla, inançlı kesime yeni bir ufuk kazandırılamadığı gibi, dinle bağı kopmuş ya da azalmış olanlara da farklı bir pencere açma şansı yitirilmektedir. Belki de asıl kayıp burada olmakta, inancımızın gereği olan kalplerin ısındırılması ihmal edilmektedir. Bunda büyük ölçüde yayınların ehliyetsiz ve vukufsuz kişiler üzerinden yapılması rol oynamaktadır. Ramazan sayfalarının ana aktörleri, önemli ölçüde anakronik bir zihniyetin sözcüleri olarak öne çıkıyorlar. Gelecek inşasına dönük bir kavrayış, sistemli bir düşünce ortaya koymak bir yana, yaşadığımız günlerin din anlayışını yorumlamada da yetersiz kalıyorlar. Büyük ölçüde popülariteye râm olmuşlar, tiraj değirmenine su taşımakla meşguller. Ayrıca, bu işte manevî kazanç beklenirken, maddî kazancın başka alanlardaki ‘yıldız’ isimlerle yarışır bir kerteye geldiğinden söz ediliyor. Bu yönüyle ne yazık ki, zamanın çarpık ruhunu temsil ettikleri akla gelmektedir.
Oysa âyet ve hadislerle Müslümanlar, tefekkür etmeye davet ediliyorlar. Özellikle Ramazanın tefekkürün en yoğun yaşandığı bir ay olması beklenir. Çünkü bu ay, Müslümanların dinî hassasiyetlerinin arttığı, uhrevî olanın daha bir hatırlandığı zaman dilimidir. Zahirî olarak bu hâl önemli ölçüde yaşanmaktadır. Fakat dinin bâtınını kavramaya, Müslümanları düşünmeye, dünya-ahiret dengesini idrak etmeye dönük yeterince yayın yapıldığını söyleyemeyiz. Bunu yapmak yerine, değişmeyen bir Ramazan sayfası kalıbı hemen her yıl tekrarlanıyor. Bu kalıbın omurgasını, günümüz dinî gerçekliğinden daha çok düne ait Ramazan nostaljisi oluşturuyor. Menkıbeler, fıkralar, tarihî kıssalar bir hayli yer tutuyor. Dini özellikle menkıbevî bir bakış açısıyla sunmak, tasavvuf kaynaklı evliya kültünü anıştırmakla beraber, duygulandırmayı, bu yolla bir hassasiyet doğurmayı önceleyen bir kolaycılığı ifade etmektedir. Göze ve kalbe yönelik mesajlar, insan psikolojisi gereği daha etkili olmaktadır. Maalesef bu seçimle dinimizin emrettiği akletmek, fikretmek ikinci planda kalmaktadır. Bu anlayış, inananları edilgen kılar. Bu hâli içselleştirenler, zulme ve kötülüklere karşı, değerli mütefekkirimiz Nurettin Topçu’nun kavramlaştırdığı ‘isyan ahlâkı’nı ruhlarında hissedemezler. İslâm’ın iman, ibadet ve ahlâkın yanı sıra sosyal, ekonomik ve kültürel boyutunu, bu boyutun doğurduğu sorumlulukları da hayatlarına geçiremezler. Dolaysıyla bir Müslüman kimliği edinemezler. Dinin hakikatini ve hikmetini kavramaktan uzaklaşarak, değerlerine yabancılaşma ve yozlaşma tehlikesiyle karşılaşabilirler. İlâhi aşktan uzaklaşabilirler. Aşk ile yapılmayan hiçbir eylem ruhumuzdan iz taşımaz, kabukta kalır. Allah’ın isimleriyle süslenmek aşksız olmaz. Herkesten beklenemez, ama Hakk’ın celâl ve cemâlini müşahede ederek marifet sahibi olmak, yani hakikat arayıcısı olma yolunu seçmek, ancak bir üst idrakle mümkün olabilir. Bunun fitilini ateşlemek, bir hedef olarak önümüzde durmaktadır.
Gazetelerimizin Ramazan sayfalarında edebiyata ve edebiyatçılarımıza yer verilmediğini hayretle karşıladım. Bu sayfalara edebî zevkin yansıması ile farklı bir ruh kazanılmış olurdu. Bu konuda edebiyatımızın önde gelen isimlerinden Rasim Özdenören’in şöyle bir tesbiti olmuştu 2013’te: “Nasıl olup da bir Ramazan günü, gündelik yaşantımızın işlevsel bir parçası olarak ele alınamıyor edebiyatımızda. Çünkü Müslümanca yaşantıya ilişkin bir paradigma egemen değil yaşantımızda.” Paradigma malûm; inançlar, kurallar, değerler ile kavramsal-deneysel araçların tümüne verilen isim.
2013’ten 1920 yılına dönelim ve dönemin gazetelerinde edebiyatçılarımızın Müslümanca yaşantıya nasıl tercüman olduklarından kısa bir örnek verelim. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, 14 Haziran 1920 tarihli İkdam gazetesinde “Veda Geceleri Yahut Bir Neslin İtirafları” başlıklı yazısında şunları yazmıştı: “Elveda ey Ramazan elveda. Asır bizi aldattı, sen bize küstün. Hâlimiz ne olacak? Nerede şifa, nerede gufrân bulacağız? Bu yıl, milyonlarca Müslümanın gözlerinden çeşmelerden akan sular gibi yaşlar boşanıyor. Senelerden beri milyonlarca Müslüman’ın damarlarından oluk oluk kan aktı. Bu yaşlar, bu kanlar günahlarımızı silmeye hâlâ kâfi gelmiyor mu?”
Ramazan ayında yazılı ve görsel medyanın yayınları, Medya ve Din ilişkisinin en dikkat çekici göstergelerinden olmaktadır. Bu yayınlar değerlendirilerek medyanın dine karşı tutumunun fotoğrafı net olarak görülebilir. Bu fotoğrafta göze çarpan husus, yayınların bir kısmının gönülsüz/içtenliksiz yapılıyor, böyle olmayanların da büyük ölçüde zamanın ruhunu yansıtmayan, alışılmışın dışına çıkmayan yayınlar olmasıdır. Farklı gibi görünen iki yayın anlayışı da fikirsiz, derinliksiz ve ruhsuz bir medya gerçekliğinin birer versiyonu olmanın dışına çıkamamaktadır. Amaç, daha çok seyirci veya okuyucu kazanmak olmakta, böylelikle niteliğin yerini nicelik almaktadır. Dünyevî çıkarlar din üzerinden elde edilmeye çalışılarak, din gerçekliği de bilerek veya bilmeyerek çarpıtılmakta, yanlış bir Müslümanlık anlayışı yaygınlaştırılmaktadır. Medya okur-yazarlığı donanımına sahip olmayan geniş bir seyirci veya okur kitlesi, ne yapıldığının farkına bile varamamaktadır.
* İstanbul Ticaret Üniversitesi tarafından 2-3 Nisan 2015 tarihlerinde düzenlenen Medya ve Din Sempozyumu’na sunulan tebliğdir.