“Zamana mektup” mektubumun hitap cümlesi olsun istedim. Yazmak, benim kalemimden, bir çiçeğin kokusundan, bir vaktin yükselen ezan sesinden veya bir çocuğun masum bakışlarından on yıl sonrasına göndermek hepimizin kelamından. Yalnızca on yıl. On adım, on nefes… Vaktin zirvesi olsun on yıl sonrası. Kardeşliğin, eşitliğin ve bir millet olmanın zirvesi.
2023
Ete kemiğe bürünmüş bir zamansın şimdi bu satırlarda. Sana ulaşmak için on adımlık bir yolumuz kaldı. Onuncu adımın sonu ya bir dağ, ya bir orman, belki bir okyanus, belki bir bahçe ve belki de dümdüz bir ovadır. Milletçe, doğusundan batısına kadar dümdüz bir ova olsun istedik. Birileri ormanda kaybolmasın veya okyanusta boğulmasın diye. Yağmur yağarken o ovaya, hepimiz ıslanalım veya güneş tam tepedeyken hepimizin teni yansın diye dümdüz bir ova olsun istedik. Bunun için on adım attık sana. Her birimiz bir sestik ilk adımda. Kimimiz ince sesli, kimimiz kalın sesliydik. Gürültü olsun istemiyorduk yolda, birbirimizin sözünü kesmiyorduk. Ama herkes bir kere konuşuyordu. Öyle olmalıydı; çünkü biz eşitlik kelimesine gidiyorduk. Ve bir adım daha attık, yolun başındaki ilk nefesi ilk adımdaki sesle birleştirip birer harf olduk. Uzun-kısa, sert-yumuşak hiç fark etmiyordu. Ama asla yirmi dokuz tane olmadık, milyon kere yirmi dokuz harf olduk ve o harflerin hepsi lazımdı bize. Ünlü ünsüze, ünsüz ünlüye razı olmalıydı. Çünkü hece olmaya gidiyorduk. Ve üçüncü adımın sonunda hece olduk. Bir harfli, iki harfli, üç harfli heceler olduk. Bu yetmiyordu, dördüncü adımda bir söz olmalıydık, sözün özü olmalıydık. Mana olmalı, manayı anlamalıydık. Çünkü mana olmadan, özü söze bağlayıp sözdeki özü anlamayacaktık. Evet, şimdi dördüncü adımdayız. Ve rengârenk, ihtişamlı binlerce kelime: Türkçe, Kürtçe, Zazaca… Hiç önemli değildi hangi lisanın kelimesi olduğu. Yeter ki beşinci adımın sonunda bir cümle olmayı başaralım. Öznesi Türkçe, yüklemi Kürtçe. Fark etmiyordu isim ya da fiil cümlesi olduğu. Önemi kalmamıştı cümlenin kurallılığı veya devrikliği. Çünkü amacımız, altıncı adımda küçücük bir paragraf olmaktı. Öyle de olduk. Fakat bu azdı bize. Daha fazla emek vermeli, aldatıcı telaşları terk edip daha inançlı olmalıydık. Tıpkı Fatih’in fethe olan inancı gibi olmalıydı inancımız. Çirkin bencilliklerden yüz çevirip kalemimizi, silgimizi paylaşmalıydık. Daha çok okumalı, yazmalı, düşünmeli ve yeni sözler, yeni cümleler, yeni paragraflar olmalıydık. Azmimiz büyüktü, ufkumuz genişti. Yedi, sekiz ve dokuzuncu adımlarda da hep bir şeyler keşfedip başardık. Çünkü onuncu adımın sonunda roman olacaktık ve ikinci bir asr-ı saadette okuyacaktık romanımızı.
Ve son adım. Zorluğu zafer eyleyip, elimizde milyonlarca sayfalık bir romanla vardık o dümdüz ovaya. Her birimizden bir cümle vardı o sayfalarda, her birimizin bir duygusu vardı. O ovada duyduğumuz ilk ses, bir lalın okuduğu şiirdi. Şiirin sonunda bir mahlas yoktu. Çünkü hepimizin şiiriydi. Tıpkı Akif’in bir secdede okuduğu Çanakkale ruhu gibi. Gördüğümüz ilk resim, bir körün çizdiği gökkuşağıydı. Mona Lisa’dan daha ünlüydü; çünkü yağmurun kuşağı değil, kardeşliğin kuşağıydı o gökkuşağı. Sevincimiz, bir dilenciye verdiğimiz sadakaydı. Korkumuz eğrilmekti, vazgeçmekti. Ama vazgeçmedik; çünkü inatçı bir milletiz. İnadımız yazdığımız romanın inadıydı. Zamana direnecek, tozlu raflarda kaybolup unutulmayacaktı. Bir ümmi dahi günü geldiğinde, ’bir kardeşlik Türkiye’si’ romanını okuyacaktı. Rengimiz, aynı bayrağın rengiydi. Hedefimiz, aynı kalbin dört odacığı arasındaki duvarları yıkmaktı. Baktığımız ayna, Peygamber (a.s.m.)’in avuçlarındaki aynı ümmet olmanın bilinciydi. Üstünlüklerimiz bize ait değildi, zıtlıklarımız en büyük zenginliğimizdi. Acılarımızsa kaybolan yıldızlarımızdı, kendi ellerimizle kuruttuğumuz ırmaklarımızdı… Evet 2023!
Biz, böyle geldik sana. Ya sen, bizi nasıl karşılayacaksın? Bir dağ mı olacaksın? Bir okyanus mu, bir orman mı; yoksa yazdığımız romanın kendisi mi olacaksın? Ama ne olacağının bir önemi yok biliyor musun? Çünkü yürüdüğümüz o on adımlık yol, düz bir yol değildi. Yokuşu vardı, çukuru vardı. Dikeni vardı. Dağ olsan taşı delmeyi öğrendik; okyanus olsan birbirimize ada olmaya söz verdik; orman olsan okumayı bildik. Ağacı kâğıt yapar yeni bir roman yazarız. Çünkü tahta sıralarımızda bilgiyi paylaşmayı öğrendik ve aynı ormanın ağaçlarındandı sıralarımız.
Sahi neydi şu Latince kelime? Hani yüzyıllar boyunca bütün dünyada uğruna savaşların verildiği, kanların döküldüğü kelime? Özgürlük vaat edip insanlığı köleleştiren; hak veriyor, söz veriyor derken insanlığı susturan şu ‘demokrasi’ kelimesi. Hangi sözlüğü açıp baksan “Halkın iradesine dayanan yönetim şekli”dir tabiri. Ama o kelime bizi yönetmedi. Çünkü dördüncü adımda milyonlarca kelime olmuştuk da hiçbir harf şu demokrasi kelimesine yanaşmıyordu. Hatta attığımız her adımda demokrasinin bir harfini sildik: Danıştık daha en başta. Emek verdik. Medeniyeti başkasından değil, kendi içimizde öğrendik. Ortak bir amaca hizmet ettik. Katre katre ses olup söz olduk. Sebebe muhtaç değildi insanca yaşamak.
Evet 2023!
Yolun sonuna geldim. Benim hayalimin ve inancımın ülkesiydi o ova. Yazdığım her cümlede umut vardı. ‘bir kardeşlik Türkiye’si’ olmak için sesten roman olmayı seçtim ve en çok “BİR”i kullandım cümlelerimde. Çünkü BİR olmak içindi her şey, her söz. Sen silahların konuştuğu bir Türkiye olma, annelerin yıldızlarını kaybettiği bir Türkiye olma. Vaktin zirvesi ol. Ve hedefin, Mevlana’nın hoşgörüsü olsun, Yunus Emre’nin insan sevgisi olsun. Benim ve benim gibi binlercesinin umudu ol. İkinci bir asr-ı saadet ol. Her daim yediden yetmişe yetmiş dört milyonun okuyacağı ‘bir kardeşlik ülkesi’ romanı ol. Sözüm burada bitti, on yıl sonrasının seçimini sana bırakıyorum. Tarih hep aynı şeyi gösterdi; yani kardeşliğimizi, birliğimizi. Gelecek, yani sen, bunu bir kez daha kanıtla…