Genç Werther’in Acıları

Acılarım iç bükey bir hal alıyor geceleri Azize.
Dokunamayan parmaklarımdan akıyor şehir.
Kokunu bile alıp gittin bir otobüsün çirkin homurtularıyla birlikte.

Yanlış zamanlarda savruldular çünkü dünyaya. Dolaşıp şarkıların, şiirlerin acıtan sokaklarında, yürekleri çatlatan bir ıssızlık dağladı onları. Sürgün çiçekleri açtı bahçelerinde. Hüznün meyvelerini ısırdılar gözyaşı ile. Her şeyi yaşadılar. Kimini geç, kimine çok geç. Acıdan mabetler inşa edip yaralı ruhlarına, yol oldular, su oldular, her şey oldular. Sadece kavuşmayı bilemediler.

Hüznün alfabesinde birisi elifti. İsmi Âdem değildi. Yüzü Yusuf’tu biraz. Yürekten damlayan şeylerdi parmaklarından sızanlar. Parmakları yoktu çoğu zaman. Garip bir tecelli kaşlarını vav eylemişti her seher. Ya seherler de olmasa diyordu.

Varoşlar iyi geliyordu onlara. Masum ve hırçın sokaklar yüreklerinin bir silueti gibiydi. Fakirlik yükselen duvarlardı sığınakları. Saçı taranmamış kızların tebessümlerinde yüreklerini tutuşturan bir şey seziyorlardı. Işık oldular. Dua oldular. Serin bir ikindi gibi yüreklerde dolaştılar. El verdiler. El aldılar. Bir el ele tutuşamadılar.

Türküler biliyordu oğlan. Kızın şarkıları vardı damarlarında dolaşan. Kocaman ve berrak bir hülya düşmüştü içlerine. Bu yüzden suskundular. Dilini yutmuş bir sevda yükü omuzlarında, yürüdüler, vakit de yürüdü. Dağlar dağ olmaktan çıkıyordu. Kışlar uzak mevsimlere saklanmıştı. Kadınların parlak şeylere taptığı bir çağ açılıyordu. Erkeklerin organ nakilleriyle paçavralaştığı bir çağ açılıyordu. Onlar sahici birkaç kaya, sahih bir kelime bulup, çağların içinden kirlenmeden geçiyorlardı.

Bir zümrüt kuşu peşleri sıra ve önleri sıra bir küheylan… Acının ritmi dizlerinde… Dizelerinde derin anlamlar taşıyan ve aşkın alfabesinden kelimeler, gönül sadağından kanlı kirpiklerle baktılar yüreklerine. İki elif görüyorlardı içlerinin nehirlerinde. Ayrı ırmaklara yazılmış iki elif. Dağ gibi yenilgiler sardı onları. Firkatin acısı kılcal bir akışla yayılırken damarlarına… Ya seherler olmasa diyordu oğlan…

Uçurum duygusuydu onları saran, harflerin uçurumlarında geziyordu oğlan. Uçurum bir ömrün kalbine yakınsa o adamın ömrü neye uzak kalabilirdi artık. Bildikleri bir şey yoktu. Bilmedikleri onca şeyin arasında, küçük bir aydınlıktı peşinde koştukları. Kızın kalbinde ağrılar. Hayat deyip, ünlem ve soru işaretleri çiziyorlardı gökyüzüne. Oysa sema mukadder bir hüznün kedernamesi değildi.

Ezgiler söylüyorlardı, muhacir bir aşkın arkasından oğlan. Sükûtun kervanını yola koymuşlardı. Yüz yüze derin bir suskunluk ile yoğruluyordu ruhları. Mevsimler geçiyordu, nehirler ayaklarının altından ve göçmen kuşlar, kim bilir daha neler. Bir kavuşamamak geçmiyordu. Yunusça bir dil gerek dedi oğlan bana, çok karışığım Azize! Nutkumu çözecek bir damla deniz lazım. Ağrımı azaltacak biraz çöl rüzgârı. Belki biraz düş gerek bana. Belki biraz düşmem gerek anlıyor musun Azize! Anlamı yoktu göğün, yerin ünlemlerini beton yutmuştu. Sustular derin içlerinde birbirlerinin. Kara çocuklar geçti gözlerinden, burkalı kadınlar ve aşkları geçti dizelerinden. Dizleri kanıyordu oğlanın. Azize! Kanıyorum, dedi.

Yedi karanfil hüzünleri miydi bunlar. Ya, yok oluşa çağıran bu yağmur ne oluyordu? Kitabı göğsüne bastırarak geçiyordu bir kız sokaklardan, aklı göklerde. Azize bakıp bu sisli manzaraya toparlanıyordu yaralarından. Oğlanın elinde bir cam kırığı, kalbinden bir istiaze çekip oymaya başlıyordu anlamsız yerlerini. Kız birdenbire Azize oluyordu da, oğlan hep daha çocuk kalıyordu. Genç Werther’in acıları göz kırpıyordu.
Kahrol ey ten diyordu oğlan. Kızın teninden haberi yoktu. Oğlan artık Azize olmuş suya bıraktı kendini. Sızıyı suyun giderdiğini duymuştu bir vakit. Ben gül tenine özlemler dizmişken diyordu oğlan. Sen gökten ağan bir yağmur gibi saplanırken saçlarıma. Kedernamelerde ismim daha bir kalın yazılırken artık. Kaşlarını kalın bir sad gibi daldırmışken ummanıma. Olmaz diyordu oğlan. Bin bir mahcubiyetle, meşin kaplı alfabesinden ilk defa bir isyan çıkıyordu. Gece oluyor, daha bir gece oluyordu. Azize yüce bir salınışla aklını alıyordu her şeyin.
Haklıydı oysa Azize. Ama şakkolmuş bir yürek karşısında haklı olmanın hükmü tartışma konusuydu.
Hangi tarih diyordu oğlan? Azize! Sen bunca uzağında bırakmışken beni, benim hepten sen olacağımı bilmişken o ikindi vakti. Beni bunca sen kılmışken. Hangi tarih diyordu oğlan, yazacak bu menkıbeyi?

Tahtında ancak bir gizli zamirken öznelerim.
Hangi metropolün mazgallarından akıtsam da kendimi yok olsam, diyordu oğlan.

Oğlan bundan sonra büsbütün mahcubiyet oldu.
Pervaneler gibi döndü gecenin ayazında.
Bir kuş gibi çırpındı, elifin beli büküldü.
Oğlan içli bir nun oldu.
Zümrüt kuşu öldü cesetsiz. Asi küheylan yanarak yok oldu.
Oğlan mahcubiyetler içinde yok oldu.