Alman modern edebiyatın önde gelen isimlerinden biri olan Franz Kafka’nın inişli çıkışlı, karışık, bulanık, çoğu zaman korku dolu ilişkileri oldu. Tabir yerindeyse “dikiş tutturtamadı”.
Nişanlı olan Kafka, evli bir bayan olan Milena ile üç yıl boyunca mektuplaşıyor. “Dış görünüşün vız geliyordu bana, sözlerine önem veriyordum yalnız” diyordu Kafka. Almanca ana dili olduğu için Almanca yazıyor, Milena’da bunları Çekçeye çevirmeye (Kafka Milena’nın Çekçe yazmasını istiyor. Şayet -Çekçe okumak isterim sizden, çünkü ona bağlısınız, gerçek Milena yalnız orda var- diyordu Kafka) başlıyor. Böylece tanışıyorlar. İki ya da üç kez buluşabiliyorlar. Kafka’nın yazdığı bu mektuplar** Milena tarafından 1939 yılında W.Hass’a veriliyor. Okunabilecek olan kısımlar günümüze dek ulaşıyor. Fakat hatırlatalım: “Eksik mektuplar, karalanmış satırlar, yaşayan kişiler üzerine yazılan çıkartılmış yazılar, havada kalan tümceler” var mektuplarda…
55,40’lık bir adamın yazdığı bu satırlar karşısında etkilenmemek, düşünememek, anlamaya çalışamamak, karamsarlığa düşmemek, korkmamak, endişelenmemek, sorgulamamak, yalnızlaşmamak mümkün değil gibi duruyor.
Kıskanç bir sevgili olan Kafka, anlaşılan o ki kendisini “güçlü” görmüyor. “…ama yüce kişilerin de güçsüz durumları olmuş; yanılmıyorsam Herakles bile bir kez bayılmış.”
Mektuplarında tırnak işaretine aldığı güçlü kelimesi sanki onun için bir emanet niteliği taşıyor, sanki ona yabancılaşıyor, sanki onu kendisine yakıştıramıyor… Şayet şöyle bir cümle kullanmış mektubunda: “…güçlü olmadığımdan ötürü söyleyemedim düşündüklerimi anlaşılan.” Kafka yaşarken mi ölüyor? Ama her şeye rağmen de gevezelik etmesini biliyor! Güçlülük hususunda bilinmezlikleri de var: “Yazdığın gibi güçlü müyüm? Bilmiyorum… Anlaşılan bir tuhaf güçlülüğüm var. Kesin olmaz, ama kestirme bir anlatışla şöyle diyebiliriz: Ezgi yoksulluğumdan gelen bir güçlülük bu.”
Kafka Milena’yı yalan söylemenin bir nedeni olarak da görüyor. “Yalanı bana kolaylaştıracak bir üçüncü neden daha var: Yanımda sen olursan! Ne var ki, yeryüzünün en uçsuz yalanı olurdu bu, müdürün odasında senden başka kimse olmazdı da ondan.” Ayrıca yalanı şöyle yorumluyor: “Korkunç şey şu yalan, kişiyi kemiren daha korkunç bir şey düşünemiyorum.”
Kafka’ya göre ‘üzüntülü ve ağır bir hayat’, olması gereken bir durum olarak değerlendiriliyor. Görüyoruz ki, Milena’ya mektuplarında sık sık “kan tükürdüğünü” ifade ediyor. Kafka: “Batı Avrupa’nın yarası az çok ciğerlerinden hastadır” diyor. Öyle bir görüntü çiziyor ki, gayet memnun her şeyden… Ama bir yandan da “kan değişik nedenlerden gelebilir, ama ne de olsa ürkütür insanı, adam sen de demek kolay değildir” de diyebiliyor. Ve devam ediyor: “Koptuk birbirimizden, Milena, bana öyle geliyor… Tek yerde birleşiyoruz daha: “rahat ölme” istediği! Ama bu istek çocuklarda bile vardır; okuldayken matematik dersinde hep duymuşumdur bunu: Öğretmen defterinde adımı ararken korku içinde gerçeği, bilgisizliğimin gerçeğini anlar, korkudan yarı düşlü bir durumda neler istemezdim: Kimseye görünmeden kalksam, sıraların arasından geçebilsem, derdim; matematikteki tüy gibi hafifliğimle öğretmenin önünden uçuversem, bir kolayını bulup süzülüversem kapıdan…” Ayrıca Kafka için üzüntü şöyle anlamlandırılmaya çalışılıyor: “…üzüntü demek, gece gündüz, uykuda olsun, uyanık olsun, vücuduna saplanmış bir oku taşımak demek, çekilir şey değil bu.”
Çoğu kez yaşamaktan nefret eden, etrafına yabancılaşmış, başkalarının kötü ve olumsuz diyerek nitelendirdiği şeyleri kendisine bir hayat felsefesi olarak tayin etmiş bir adam ile karşılaşıyoruz. Hayat onun için üzüntülü ve ağır olarak görülüyor. Değişim’deki Gregor Samsa’ya ne çok benziyor!…
Milena bir ozan, çeşitli yazılar yazıyor, yazdığı bu yazıları çeşitli dergilere gönderiyor. Bu dergilerden biri de Prag’da çıkan “Tribuna” isimli dergi. Kafka’nın mektubuyla devam edelim:
“Gene de küçük bir avuntum var bugün, onu olsun alma elimden: “Tribuna” dergisi duruyor önümde, sözünü dinlemeyip satın almadım, eniştem verdi, daha doğrusu okuduktan sonra gene ona vereceğim. N’olur, çok görme bunu. Yazılar pek ilgilendirmiyor, gene de bir ses duyuyorum, kendi sesimi! Yeryüzünün bu gürültüsü içinde bir ses duyuyorum… Bu mutluluğu alma elimden. Ne güzel yazdıklarının tümü! Nasıl oluyor bilmiyorum, gözlerimle okuyorum sözde, ama kanım nasıl etkilenebiliyor? Bütün vücudumu bir ateştir kaplıyor. Eğlenceli yanları da var: Ben ikinci topluluğa giriyorum, değil mi? Ayaklarımdaki ağırlık benden bir parça olmuş artık, özelliğimin böylesi ortaya konmasından hoşlanmıyorum pek; kuğu gibi yüzüyorsun, demişti biri bana, bu sözü hoşuma gitsin diye söylemişti üstelik. Yazılarında kendimi bir dev gibi görüyorum, kollarımı açmış duruyorum, sokmuyorum oyuncaklarını içeri -güç iş, hem okuyucularını oyalamak, hem de tek sözcüğünü kaçırmamak, bakışını yitirmemek? -bu çok bilmiş, doğuştan alık okuyucularının çoğu da kadın üstelik, değil mi?…” Hatta bu derginin okuyucularından biri bir gün Kafka’yı görüyor ve şöyle bir diyalog yaşıyorlar: “…biri geçenlerde bana, ‘Akıl hastanesinde çok inceleme yapmışsınız’ dedi, ‘Evet, kendiminkinde’ dedim. Pek hoşuma gitti ‘kendi akıl hastanem’ deyişim, bu buluşumdan ötürü de övdü beni!”
Kafka her şeyini paylaşmak istiyor Milena ile… “…ben haksızım, -olmayacak şey, ama şunu istiyorum senden- n’olur haksızlığımı paylaşsan biraz!”
Kafka Milena’dan gelen mektuplara (Kafka için yaşama gücü olarak adlandırılıyorlar) doymak bilmiyor. Gelmeyen mektuplar acı, korku, ızdırap veriyor ona. “Oysa bugün mektup gelmedi sizden. Asıl söylemek istediğimi de söyleyemedim gene. Başka sefere. Ama yarın, ne olur, yarın bir şeyler gelsin sizden, kapıyı yüzüme kapamadan önce söyledikleriniz -kapanan bütün kapılarda vardır bu- korkunçtu.” Kafka, mutluluk kaynağı olarak gördüğü bu mektupları okudukça şöyle düşünüyor: “Kişiyi mutluluk öldürebilirse, benim çoktan ölmem gerekirdi! Ama, ya benim gibi ölüm yargısına uğramış biri, mutluluktan ötürü kurtulabilirse ölmekten? Öyleyse yaşayacağım demektir.” Kafka, işte bu doyumsuzluğu şöyle yorumluyor: “Ne iyi olurdu, bugün senden bir mektup alabilseydim. Kişi nelere sahip olduğunu bilmeyen bir ‘kapitalist’ aslında.”
Kafka kendisini “korku” ile tarif ediyor. Şöyle diyor Milena’ya: “Unutma, niteliğin temeli: Korku!” Korkuya öyle tarifler biçiyor ki, korkunun kendisini bile korkutuyor, korkuya özendiriyor, korkularla yaşamanın mutluluğunu yaşatıyor. “…evet, korku demek, ben demek, belki de en iyi yanım bu, kim bilir? En iyi yanım bu olunca, sen de ister istemez bu yanımı seviyorsun! Yoksa bende sevilmeye değer başka ne olabilir? Ama bu yanım sevimlidir, bilirim.” Hep korkuların ağır bastığı bir hayat var karşımızda. Mektuplarda da sık sık ifade ediyor bunu. “Odasındaki ekmek kırıntılarını kapmaya gelen serçeye” benzetiyor kendisini. Ama yine de, ‘de’ lerle yaşıyor Kafka ve Milena. İşte bu yüzden, Kafka bir mektubunda şöyle yazdı: “Haklısın onu seviyorum, ama F., seni de seviyorum’ diyorsun. Mektubundaki bu tümcenin her sözcüğünü dikkatle okuyorum. ‘de’ sözcüğünde önemle duruyorum. Evet, böyle olması gerekir, böyle olmasaydı, sen Milena olmazdın! Sen olmasaydın ben ne olurdum?”
Tılsımlı olduğuna inandığı sözcükler duyuyor Milena’dan: “’Ona rağmen’ sözüne teşekkür ederim, bu sözcükte bir tılsım var, kanıma işliyor.”
Kafka mektuplarında babasından ve küçüklüğünden de bahsediyor. Zaten kendisinde derin izler bırakmamışlar mıydı?.. “Gözlerimi yuvalarından uğratan, çılgın bir korku baygınlığı içinde oluşum, kendi kendimi kargımış olmaktan. (Uykuda bu korkunun baygınlığı bastırsa, çoktan ölürüm. Babama yazdığım mektubu okursan daha iyi anlarsın…)”
“Karanlıkların adamı” Kafka için Milena’dan gelen mektuplar o gün için bir mutluluk kaynağı oluyor. Milena’dan gelmeyen bir mektup, Kafka için “etkilenilmeyen bir gün” olarak tarif ediliyor. Göz kamaştıran mektuplar olarak adlandırıyor bunları… “Bak Milena, yüreğimde sen olduktan sonra her şeye göğüs gerebilirim; mektup almadığım günler korkunç diye yazdığıma bakma, doğru değil pek, zor geliyor, güç oluyor öyle günler, ağır geliyor, su alan bir kayık gibi, battı batacak, gene de yüzüyor senin sularında. Yalnız bir şeye göğüs geremem, senin yardımın olmadan bir şeyle başa çıkamam: “korku”yla; bu konuda alabildiğine güçsüzüm, enezim, incelemeye bile yetmiyor gücüm, batıvereceğim dibe.”
Kafka çok süt içmesine rağmen, geceleri pek uyumuyor. Uykusuzluğa karşı koymanın budalalık olduğunu düşünüyor ve şöyle diyor: “Yeryüzünde en suçsuz nesne uyku, oysa en ağır suçlu varlık insan!” Kafka Milena’dan gelen mektuplarla tatmin oluyor. Geceleri uyuyamamasını şöyle tarif ediyor: “Durmadan sormak gelir insanın içinden, uyuyamamak demek, bir şeyler öğrenmek demektir, zaten, sorulara karşılık bulunsa kaçar mı kişinin uykusu?”
Kafka ve “her şeye rağmen” deyimi bir bütün gibi duruyor. Evet, bu deyime bir şeyler gizlemiş. Kafka’nın ciddi okuyucusu bunu görebiliyor aslında. “…deyimin kendi de güzel değil mi? “Rağmen” de bir çatışma, bir yaşam var, oysa “her şey” de bir yok oluş.”
Kafka Milena’ya mektuplarında Yahudilik üzerine çeşitli yorumlar da yapıyor. Kafka’ya göre Yahudilik ona “korku ve kuşku” veriyor. “Yahudiyim, korkunun ne demek olduğunu bilirim” diyordu Kafka. “Gelecekten söz açarken, benim Yahudi olduğumu unutuyorsun zaman zaman. Tehlikelidir Yahudi ırkı, senin ayaklarına kapanmış olsa bile.” Kafka’ya Yahudi olup olmadığını soran Milena şöyle bir cevap alıyor: “…şaka mı ediyorsunuz? Belki de Yahudilerin o korkaklarından olup olmadığımı merak ediyorsunuz, kim bilir? Meselâ, Yahudi topluluğunun tören salonundan bahsederken şöyle diyor: “…ne olmak istersin, diye sorsalardı bana, Doğulu bir Yahudi çocuğu olmak isterdim, derdim… Onların arasında bir köşede olmak, üzüntüsüz bir yana kıvrılmak…” Yaşantısını şöyle tarif ediyor: “Günlerimi sokakta geçiriyor, Yahudi düşmanlığı içinde yüzüyorum: ‘Uyuz ırk’ adını takmışlar Yahudilere şimdi de. Böylesine tiksiniyorlarsa, en doğal şey göç etmek oralardan, yalan mı? Kalınmaz ki artık. (Yahudilik ya da ulusal duygunun bir ilintisi yok bu konuda.) Direnip kalmalarında bir yüreklilik yok; mutfaklarımızdan kovamadığımız hamam böceklerinin yüreğine benziyor bu direnme. Pencereden baktım şimdi: Atlı polisler, silahlı jandarmalar, bağırıp kaçışan insanlar, ve burada pencerede, durmadan başkalarına sığınıp yaşamanın tiksinti veren utancı içinde ben…”
Zaman ilerledikçe Kafka ve Milena korkularla yaşamaya devam ediyor: “İnandırmak için öne sürdüğün nedenlerde öteden beri beni tedirgin eden bir şey var. Yanlış yargıya vardığında bu son mektubunda apaçık görünüyor. Birlikte inceleyelim: Kocamı bırakamayacak kadar çok seviyorum, dersen, inanırım, hak da veririm sana. (Gerçeği söylüyorsun çünkü. Beni göz önünde tutarak da böyle davranmak gerekir… Kocanı benim yüzümden bırakacak olursan, korkunç bir şey olurdu benim için.) Kocamdan ayrılmak önemli değil benim için, ama bir takım içlek nedenlerden ötürü, o bensiz yaşayamaz, onun için onu bırakamam, dersen, bu nedeni de en önemli nedenden diye gösterirsen, inanmak zor olur. Bu, ya daha önceki nedenleri örtmek (güçlendirmek için demiyorum, öteki nedenlerin güçlenmeleri gerekmiyor) ya da -senin de dokunduğun gibi -us’un gülünç oyunlarından biridir ki, tepeden tırnağa sarsar bizi.” Ve yine Milena’nın evliliğini şuna bağlıyor: “Bu mektuplaşmalar şu sonuca varıyor: Sen kopmaz bağlarla -hani nerdeyse- dinsel bağlarla bağlısın kocana…” Kafka’nın hayâl kırıklıkları, korkuları, endişeleri, belki de çoğu zaman çaresizliği devam ediyor.
Milena Kafka’nın yakın arkadaşı Max’a yazdığı bir mektupta, Kafka’nın korkularını şöyle yorumluyor: “’Frank sevgiden korkuyor, ama yaşamdan korkmuyor, öyle mi, nasıl olur?’ diyorsunuz. Frank, yaşamı herkes gibi almıyor ki! Para, borsa, döviz işleri…”
Aldığı her mektup, Kafka için yeni bir korkunun başlangıcı oluyor. Kafka’nın korkuları Milena’dan aldığı her yeni mektupta devam ediyor: “… mektup almanın ezici yanlarını alıyorsun artık, değil mi? Büyük güvensizliği unutmayalım, ama bugünkü mektubunla mektubum arasında bir açıklık, iyilik, geniş bir soluk almanın eşitliği var; yalnız, öteki mektuplarımın karşılığını alamadım daha, korkuyorum yazacaklarından.” Kendisinin de dediği gibi “korku başlıca konu” hâline geliyor mektuplarda. “Hep korkacağım, korkuyu hep ben çekeceğim “ diyen Kafka, belli ki yaşadığı korkularla var olduğuna inanıyor. “…bu anlatılamayan korkulara bağlı yaşamım, onlar yok olunca ben de yok olurum; benim de payıma bu düşmüş, yitirirsem bu yanımı vazgeçerim yaşamaktan, gözlerimizin doğal kapanışı gibi ben de kolayca yaparım bu işi.” Kafka’nın çoğu kez “korku” yu anlamlandırmak istediğini de görüyoruz mektuplarda. Meselâ, Milena’ya yazdığı son mektuplardan birinde şöyle diyor: “…hoş insan kendi durumunu bile anlayamıyor: ‘korku’ da öyle.” Kafka Milena ile ortak özelliklerini şöyle anlatıyor: “Yanılmıyorsam Milena, sizinle ortak bir özelliğimiz var: Öylesine çekingen ve ürkeğiz ki, hemen her mektup değişik, hemen her mektup bir öncekinden korkmuş, gelecek cevaptan büsbütün çekiniyor. Siz doğuştan değilsiniz böyle, anlamak kolay bunu, ya ben? Ben de doğuştan öyle değilim belki, ben de huy etmiş artık, çaresizlik içindeyken ya da ancak öfkeliyken geçebiliyor, bir de unutmayalım: Korkuda.”
Kafka yeryüzünün en saçma işini; “suçun kimde olduğunu aramak” olarak adlandırıyor. Ona göre: “Yeryüzünün en saçma işi: suçun kimde olduğunu aramaktır. Başa kakma bir yana, o, o kadar saçma değil belki, darda kalınca kişi, suçu yükleyecek birini arar elbet. (Gene de bıçak kemiğe dayandı mı, iş değişir, o zaman suçu yükleyecek biri aranmaz artık.)”
Mektuplarda kendini yeren, ama Milena’yı sürekli yücelten birini görüyoruz: “Durumumuz aşağı yukarı şöyle: Ben, bir yerlerde, pis bir çukurda yaşayan (çukurun pisliği benim orada oluşumdan), ormanları tanımayan yabanıl bir hayvandım. Birden seni gördüm ışıklar içinde, aydınlıkta, o güne değin gördüğüm en güzel şeyi, seni: Unuttum olup bitenleri, kendimi unuttum, kalktım ayağa, sana yöneldim… Bu yeni, bu ülküsel özgürlük içinde kuşkuluyum gene de, ama yaklaştım, yanındayım artık.” Veya şöyle bir durum ile de karşı karşıya kalıyoruz: “Güzel bir söz duymaya değer misin, değmezsin bugün Milena! Anlaşılan ben değersizim ki, söyleyemiyorum, söyleyebilirdim oysa.” Milena’ya sağlığını sorduğunda, şöyle sesleniyor ona: “Ya sizin ciğeriniz ne durumda? O onurlu, güçlü, üzgün, o sarsılmayan varlık?”
Kafka dua ediyor: “Bir fırtına gibi odama nasıl girdimse, gene öyle pencereden uçup gitmem için dua ediyorum… Kasırgayı alı koyamam ki odamda! Medea’nın güzel başı olmalı sende bu mektupları yazarken: Korkunun yılanları ürkmüş ama benim korkumun yılanları daha azgın.”
Kafka’nın acıları dinmiyor: “Bak: ‘En çok seni seviyorum’ diyorum, ama gerçek sevgi bu değil belki. ‘Sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla’ dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki. ‘Sizin sevmeye gücünüz yetmez.’ demiştin bana Milena; ‘insan’ la hayvan’ın arasındaki ayrıntıyı ortaya koymaya yetmez mi bu?”
Milena bir mektubunda Kafka’nın nişanlılarından (Oysa ki Kafka bir mektubunda -üç kez nişanlandım, suç hep bendeydi, hep bendim suçlu; iki kızı da mutsuz kıldım, diye yazmıştı.) bahsedince, şöyle cevap alıyor kendisinden: “…ama toy değilim artık, görgüm arttı, açıklamada bulunmak için sokturmam kafamı mengeneye, daha önce basarım yaygarayı, uzaktan görünce başlarım bağırmaya… Gözüm açıldı artık, hayır, hayır daha yeterince açılmadı! Gene de sana karşı olan davranışımda değişik bir yan var: Kendimi ve seni düşünerek yalan söylemiyorum sana (kimseye davranmadım bu türlü), sonra da gerçeği gene senden öğreniyorum. “Beni bırakma” diye yakarmamı ele alıp, acı acı yakınıyorsan, Milena, haksızlık edersin.”
Kafka artık yazışmamak istiyor. Artık birbirlerine yazmamaları gerektiğini düşünüyor. Fakat bir yandan da Milena’ya: “Sen istediğin kadar yazabilirsin” diyor. “Vedalaşmıyorum Milena. Ayrılmıyoruz ki; pusu kurmuş yer çekimi beni büsbütün dibe çekerse, o başka. Ama başaramayacak, sen varsın.”
Hasta bir Kafka, “yeryüzü kulak kesilmiş gammazlarla doludur” diyen bir Kafka, endişeli bir Kafka, korkularını terk edemeyen bir Kafka, içi içini yiyen bir Kafka… Milena’ya: “Siz bütün hastabakıcılık hünerlerinizle kaldıramazsınız beni” diyen bir Kafka…
Kafka Milena’ya yazdığı son mektuplardan birinde şöyle diyor: “Yaşamımın bütün mutsuzluğu -yakınma değil bu, genel bilgi edinmek için yazıyorum- mektuplardan olmuştur diyebilirim, daha doğrusu mektup yazma fırsatı bulmuş olmaktan. İnsanlar hiç aldatmadı beni, ama mektuplar ele verdi hep; başkalarının yazdıkları değil, kendi yazdıklarım. Bu konuda çok bir şey diyecek değilim, benim durumumun bir özelliği var belki, gene de herkes için bu böyledir. İçimizin korkunç sarsıntılarını kor ortaya mektup yazmak; hortlaklarla bir çeşit alışveriş gibi bir şeydir bu. Yalnız aldığımız mektuplarda değil, kendi mektuplarımızda da hortluyoruz; yazarken değişiveriyor elimizin altında mektuplar, bir önceki bir sonraki kabalaştırıyor, tanık oluveriyorlar birbirlerine! İnsanlar mektupla konuşabilirler fikrini kim atmış ortaya?! Uzakta olan birini düşünebiliriz, yakınımızdakini elle tutabiliriz, hepsi o kadar, üst yanı insan gücünü aşar. Oysa, mektup yazmak, hortlakların önünde soyunmak, kendini ele vermek demektir…”
Kafka yazdığı mektupların sonuna bazen F, bazen Franz K., bazen Franz, bazen Senin yazıyor. Meselâ, bir mektubun sonunda şunu yazmış: “Adımı da yitirdim! Küçüle küçüle ‘senin’ kaldı yalnız.” Bazen -aslında çoğu kez kararsızlığa kapılır Kafka: “Franz, hayır, F.değil, Senin. O da değil. Yeter: sessiz, derin orman sadece.”
Kafka’nın Milena’ya mektuplarını okuyabiliyoruz da, ya Milena’nın Kafka’ya mektupları nerede?… Yoklar ki henüz. Bu mektuplara ne olduğu da bilinmiyor. Fakat Milena’nın, Kafka’nın arkadaşı Max’a yazdığı mektuplar Max tarafından yayımlanmış durumda. Mektupların birindeki şu cümle çok mühim: “Çok güç bu sevgili adamı anlamak…” (Kafka yazdığı mektupların birinde şöyle diyor: “…mektubu açık okusam mı? Bu ona karşı bir saygısızlık olurdu, hem okursam gönderemem, biliyorum. İşte böyle açmadan, okumadan, kapalı olarak veriyorum onu sana, kendimi verdiğim gibi.”) Milena böyle diyor ama, Kafka yazdığı bir mektup da “yüce öğretmenim” dediği Milena’ya karşı şu ifadeyi kullanıyor: “Ne anlaşılmaz bir insansınız Milena!”
Kafka’nın ruh halini okuyabilmek, Kafka’yı anlayabilmek -onu anlayabilmek zor da olsa, çünkü, anlamak-anlamamak veyahut anlamaya çalışmanın adıdır Kafka- için Milena’ya yazılan bu mektuplar okunmalı…