Günlerden bir gün, evcil ateşin isyankâr çocuğu kibrit çöpünün, fena halde canı sıkılmış. Sıkılınca kendini yakmak istemiş ve vurmuş başını kutusunun fosforlu duvarına.
Küçük bir kıvılcımla başlamış tutuşmaya, başından incecik bedenine doğru inmiş alev. Ayakta duracak gücü kalmayınca düşmüş yere, son anda, ben yandım her şey yansın diyerek tutuşturmuş yanı başındaki ince tülü…
Eve girdiğimde her yan dumandı. “Aman Allah’ım! Bu duman neyin nesi’’ dedim. İçimde köpüren gök ve çırpınan dalgalar vardı, dev gölgeler devriliyordu üzerime. Bu nasıl bir yangın sahnesiydi, hiçbir şeye anlam veremiyordum. Bu yangında ilk kurtarılacak neydi onu da bilmiyordum. Alevler yalpalayarak yaklaşıp ahşap kokan yanımı sardılar. Alevler kor kör olana kadar parladı durdu içimde. Giden gitti. Allahtan son anda kaydettim usuma külleri savrulmadan o fotoğrafın görüntülerini…
Mevsim hazan. Yağmur ve güneş, sonrası gökte puslu kadeh, ikindi rüzgârının hu hu’suyla sararmış yapraklar ahenkle düşüyor. Ekimin ortasında ıslah edilmeyi bekleyen bir ‘yer’li olarak doğuyorum altmış altıda. Her şey yerli yerinde terazi burcunda dengem, ilk avazım karışınca trenlerin sesine, kaydımı düşüyorlar bir daha görmediğim şehre. Şehir dediysem; şimdi şehir, o zamanlar köyden biraz büyük bir kasaba. Zaten her insan bir şehir değil mi içinde yüzlerce ev gizleyen?
Siyah beyaz fotoğrafa bakınca anlıyorum bir medeniyet olduğunu annemin. Sevgili annem Bedir Hacı’nın en hicabkâr kızı Elif. Tertemiz rahminde ağırlamış dokuz ay, küsuru belli değil. Annem anaç tırnaklarıyla hüzünkâr bir çocuk yontmuş gelecek için. Yonta yonta ben olmuşum, bu yüzden bir yanım hüzün, bir yanım çocuk olmuş. Olsun, hüzün ve çocuk tamamlıyor beni. Ya şımarık bir yanım olsaydı yahut baştan ayağa hüzün? Âdemin çocuklarından kalma kötü bir gelenek var biliyorum; kıskançlık ve haset. Şükür ikisi de barınamadı içimizde. Âdem ve Salih Peygamberi hep yakın buldum kendime, kıssasını çok dinlediğimden olsa gerek, adı bana miras kalan dedemden.
Benden önce ölmüşler biri hariç, benden sonra diri var. Horantanın üç eriyiz babamı saymazsak. Baba sayılmaz mı? Namı çıkmış bir kez “Bilal Hoca’’ kimse bilmez gerçek adını köyde. Demiryolcu… Dile kolay, otuz yıl, demiryollarında geçince ömrü, ahiret yoluna dikmiş gözünü. Eprimiş gözleri çukur, apak yüzü kırış, yağlığında ince oya bir kadın, o kadın büyükannem. Adı Meryem. Arınmış bir isim gibi çınlar durur kulaklarımda – Meryemana. Kim derdi ki yıllar sonra bu isim dilimden düşmeyecek ve bir yastığa baş koyduğumun ismi olacak. Onun hikâyesi ayrı. Onun hikâyesi uzun.

Bu yazıyı paylaşın