Görünmeyen Üniversite’nin Görünen Yüzü: Ersin Nazif GÜRDOĞAN

Gül alırlar gül satarlar
Gülden terazi tutarlar
Gülü gülle tartarlar
Çarşı Pazar güldür gül…
Ümmi Sinan

Türkçede zaman zaman gelişigüzel bir şekilde bazı kelimeler ve kavramlar birbirlerinin yerine kullanılmaktadır. Aralarında anlam ortaklığı olsa da hiçbir kelime ya da kavram bir diğer kelime ya da kavramın yerine kullanılmamalıdır. Kullanılırsa ne olur? Zihinler karışır; “değer”ler birbirine karışır; kavram kargaşası yaşanır vs. Bu durumda da “iletişim sorunları” baş gösterir. Bilhassa günümüz Türkiye’sinde bu durumun sayısız örneği vardır.

Günümüzde –bizce- yanlış kullanılan kelimelerden biri de “aydın” (okumuş) kavramıdır. O kadar çok kelime ya da kavram “aydın” yerine kullanılıyor ki, belirli bir durumda bu kelime ya da kavramlardan hangisini seçeceğimize karar vermekte zorlanıyoruz. Mesela “uzman” kelimesi… Pek çok kişi bu kelimeyi gelişigüzel bir şekilde “aydın” yerine kullanıyor. Türkçeye Batı dillerinden giren “entel” ya da “entelektüel” kelimesi için de aynı şeyi söylemek mümkündür.[1]Yine bilhassa Osmanlı Türkçesinde yaygın olarak kullanılan, günümüzde az da olsa tercih edilen “büyük alim”, “münevver” ve “mütefekkir” kavramları da zaman zaman yanlış kullanıma kurban gidiyor. Bütün bunların dışında yerli yersiz herkese yakıştırılan “Üstad” kelimesine ne diyelim?..

“Aydın” kavramından hareketle Türkçedeki bir soruna dikkat çeken böyle kısa bir girişi neden yaptık? 20 Ağustos 2024 tarihinde aramızdan ayrılan saygıdeğer Ersin Nazif Gürdoğan’ın Türk kültür hayatında kendisinden söz ettirirken neredeyse yukarıda andığımız bütün kavramları hak eden durumudur. Burada biz de mi çelişkiye düştük acaba? Birbirlerinin yerine kullanılmasını doğru bulmadığımız kelime ya da kavramları biz de mi karıştırdık? Burada sorun olan söz konusu kelime ya da kavramları belirli bir plan ya da “süreç” bağlamında ele almamaktır. Karışıklığa sebep olan budur.

Şimdi yukarıda andığımız kelime ve kavramları bir “süreç” (plan) bağlamında bir sıraya koyalım. Bunu bir “eğitim süreci” ya da “eylem planı” olarak da görebiliriz. Bilindiği gibi “eğitim” bir süreçtir (plandır) ve belirli bir sıralama biçiminde hayata geçirilir. Burada andığımız “sıralama” çok önemlidir. Mesela okulda birinci sınıfa yeni gelen bir öğrenciyi üçüncü ya da dördüncü sınıf müfredatından sınav yapamazsınız. O öğrenci öncelikle birinci ve ikinci sınıfta alması gereken temel bilgileri almalıdır.

“Aydın” kavramı bağlamında aşağıda bir sıralama (planlama) yapacağız. Bunu bir “aydın eğitim süreci” gibi de algılayabiliriz.

1-Aydın adayı ilk önce belirli bir eğitim sürecinden geçmeli; ilkokuldan başlayıp üniversite ve hatta sonrasına kadar pek çok eğitim kurumunda okumalı; bu arada her bir eğitim seviyesinde okuması gereken bütün kitapları da okumalı. Bu kişi “okumuş kişi”dir ve hangi alanda okuduysa, o alanın “uzman”ıdır.

2-Okumuş ve “uzman” posizyonunda olan bu kişi, uzmanlık alanı dışında daha başka alanlarla da ilgilenmeli; mesela sanatın her türüne ilgi göstermeli, hatta sanatı takip etmeli; ülkesinin ve dünyanın güncel sorunlarıyla ilgilenmeli, bu konularda da araştırma yapıp kitaplar okumalıdır. Bu işi asla kesintiye uğratmamalı; yaşadığı sürece hem uzmanlık alanı hem de daha başka alanlarla ilgili yenilikleri takip etmeli. Bu kişi bu durumda “entelektüel” sayılma noktasına gelmiştir ama henüz entelektüel değildir.

3-Entelektüel olma noktasına gelen kişi artık fikir üretmeye başlamalı; hep okuduğu ve öğrendiklerini tekrar eden değil, kendisi de orijinal fikirler üretmeye başlamalıdır. Hatta bu konuda tartışma yaratacak yeni fikirler ileri sürmelidir. Bu düzeydeki kişi artık bir “entelektüel” sayılabilir.

4-Artık bir “entelektüel” sayılan kişinin ileri sürdüğü fikirler, yazdığı ve yayınladığı kitaplar ve makaleler, diğer entelektüeller tarafından değerlendirilmeli; eleştiriler yapılmalı… Yani entelektüelin varlığı toplumda hissedilmelidir. Bu aşamada o entelektüel toplumda görüşlerine itibar edilen bir “aydın” sayılabilir.

5-Bu dört aşamayı başarılı olarak geçen kişi, bütün bu aşamalara denk gelen bir başka aşamaya da aşina olmalıdır. O aşama ise “irfan” aşamasıdır. Yani ilk dört aşamada “kitap” ve “okul” gibi şartlara bağlı ola kişi, bu beşinci aşamada kitap ve okula da dekor olan “hayat” (tecrübe, yaşantı, kültür…) aşamasına da yakın olmalıdır. Bilindiği üzere ilk dört aşamaya sahip olmayıp sadece beşinci aşamaya sahip olanlar Türkçede “alaylı” deniliyor. Hatta “irfan” ve “arif” kavramları da bu beşinci aşama için kullanılıyor.

Bu beş aşamalı süreç içinde “aydın” hemen her alanda kendini ispat etmeli; her alanda araştırmalar yapmalı; gerek duyarsa fikir değişikliği de yaşamalıdır. Osmanlı Türkçesinde geçen ve yukarıda da andığımız “derin alim”, “münevver” ve “mütefekkir” gibi kavramlar aşağı yukarı bu sürece uymaktadır.

Bizim yukarıda eleştiri konusu olarak dile getirdiğimiz husus işte bu beş aşamalı sürece uymayan örnekledir. Kişi henüz birinci aşamada; ama ona çoğu kişi sanki dördüncü ya da beşinci aşamada imiş gözüyle bakarsa, işte bu büyük bir sorundur. Bu aynı zamanda bir “haddini bilme” meselesidir.

Burada şunu da vurgulayalım ki, bu aşamalardan herhangi birinin hakkını veren kişi de toplumda “makbul” sayılır. Bir de bu aşamaların beşine birden sahip olan kişileri düşünelim… Hatta burada şunu da ifade edelim: Bu aşamalardan her biri bir öncekini de içerir. Mesela “aydın”, aynı zamanda “entelektüeld”dir; hatta “uzman”.

İşte merhum Ersin Nazif Gürdoğan –bizce- altını çizdiğimiz bu aşamaların her birinin hakkını vermiş ideal bir münevverdir; mütefekkirdir… Bu manada Gürdoğan için yukarıda andığımız bütün kelime ve kavramlar rahatlıkla kullanılabilir. Dolayısıyla Ersin Nazif Gürdoğan, bu zengin cephesiyle tam bir “aydın” sayılabilir. Onun “aydın” cephesine ışık tutan bazı özelliklerini burada analım:

1-Modern Türk Edebiyatında ve düşüncesinde çok büyük bir yer işgal eden Mavera dergisinin kurucularından biri de Ersin Nazif Gürdoğan’dır. Bu manada o, Mavera dergisinin nasıl oluştuğunu ilk elden bilen önemli bir şahittir. Bizzat Ersin Nazif’in kendisi, Mavera dergisinin bir şahıs dergisi olmadığını, bir ekip dergisi olduğunu söyler. Yani Mavera dergisi çok seçkin bir ekibin -ki bu ekip edebiyat dünyamızda “Yedi Güzel Adam” olarak anılır- eseridir. Bu durum Ersin Nazif Gürdoğan’ın ekip (kadro) kavramına ne denli önem verdiği ve hatta bu durumu bizzat hayata geçirdiği anlamına da gelir.

2-Her aydın, aynı zamanda kendi medeniyetinin sözcüsü, hatta neferidir. Ersin Nazif Gürdoğan da dahil Mavera yazarları, okurlarıyla birlikte yabancılaşmaya karşı, kendi değerleriyle yerlileşmeyi, başka bir ifade ile söylersek, Batılılaşmaya karşı Doğululaşmayı savunan bir ekiptir. Ersin Nazif Gürdoğan’ın çok etkili olmuş kitaplarından biri de “Görünmeyen Üniversite” adını taşır. Yazar bu eserinde büyük şahsiyet Mehmet Zahit Kotku Hazretlerini anlatır. Kitaba isim olarak seçilen “Görünmeyen Üniversite” tabiri çokça sevilir ve tutulur. Bu kavramın mimarı da Ersin Nazif’tir. Ersin Nazif Gürdoğan, çok etkili olan, çevresine faydalı olan, özellikle ilim ve kültür alanlarında çokça insan yetiştiren şahsiyet ve kurumlar için “Görünmeyen Üniversite” tabirini kullanır. Ersin Nazif’e göre Mavera dergisi de bir Görünmeyen Üniversite’dir.

3-Her aydın, yaşanan hayata paralel bir şekilde bütün gelişmeleri sıcağı sıcağına takip eder. Sadece takip etmez, fikirler üretip makale ve kitaplar da yayınlar. Ersin Nazif Gürdoğan bu manada gelişmeleri takip edip, sıcağı sıcağına Mavera’da yazılar yazmıştır. O’nun “Teknolojinin Ötesi”, “Kültür ve Sanayileşme” ve diğer birçok kitabı bu yazılardan oluşmuştur. Burada andığımız iki kitabında Ersin Nazif, teknolojisiz kültürün güçsüz, kültürsüz teknolojinin de ilkesiz olacağını savunmuştur ki bu fikirler bugün de geçerliliği olan önemli tespitlerdir.

4-Her aydın, aynı zamanda dünyadan da haberdardır. Hatta mümkün olduğunca en az bir yabancı dil bilmelidir. Öyle ki bildiği yabancı dil sayesinde başka kültürlere ait bilgiler içeren kitap ve yayınları da orijinal dilinden takip etmelidir. Ersin Nazif Gürdoğan’ın bu manada bir süre İngiltere’de kaldığını ve İngilizce eserleri orijinalinden takip ettiğini biliyoruz. Ersin Nazif ayrıca İngiltere’den dönerken bu ülkeden çok sayıda yeni kitabı da Türkiye’ye getirmiştir. Elbette bu kitaplar rastgele seçilenler değil, büyük bir bilincin süzgecinden geçerler. Rasim Özdenören bu manada “Malcolm X” konulu kitapları Amerika’dan, Ersin Nazif de aynı şahısla ilgili kitabı İngiltere’den getirmiştir. Bu kitaplar zamanla tercüme edilip okurların hizmetine sunulmuştur.

5-İdeal aydın sadece kitap ve yayınları seçmekle kalmaz; o aynı zamanda kedisine ufuk açacak önemli düşünür ve şahsiyetlerle de tanışıp dostluk kurar. Ersin Nazif Gürdoğan Hamit Algar, Seyit Hüseyin Nasr, MartinLingsgibi önemli düşünürlerle tanışıp dost olmuştur. Ersin Nazif sadece yabancı şahsiyetleri değil, kendi ülkesinde kendine hoca ya da Üstad bellediği pek çok kişi ile de tanışıp dost olmuştur. Bu manada şu cümlesi dikkate değerdir: “Fethi Gemuhluoğlu gibi çok zengin bir telefon, çok zengin bir adres defterim oldu.”

6-Her aydın, yeni nesillere hedef gösterir; onlara yeni rotalar çizer. Yahya Kemal’in bu manada şu önemli anekdotunu analım: Bir dostu Yahya Kemal’e sorar: “Üstad, Türkler ta Viyana’ya kadar nasıl gittiler? Yahya Kemal de o soruya şu çarpıcı cevabı verir: “Bulgur pilavı yiyerek, Mesnevi okuyarak.” Ersin Nazif Gürdoğan bu anekdotu her fırsatta anar ve onu günümüze şöyle uyarlar: “Bugünün gençleri bir ellerinde Mesnevi (Mevlana), diğer ellerinde Mukaddime (İbni Haldun) taşıyarak yollarına devam etmelidirler.” Ersin Nazif Gürdoğan’a göre Mesnevi insanlığın iç dünyasını, Mukaddime ise insanlığın dış dünyasını yeniden inşa etmede kutsal kültürün iki ana kaynağıdır.

7-Her aydın kendi kültür ve medeniyetinin nereden gelip nereye gideceğine dair fikirler üretir. Bu manada kültür ve medeniyette bir “devamlılık” da vardır. Bu durum kültür dilinde “Bayrağı bir önceki kişiden devralıp taşımak” şeklinde ifade edilir. Ersin Nazif Gürdoğan da bu manada Cahit Zarifoğlu’nun yaptığı şu benzetmeyi sıkça anar: Mavera dergisi ve Yedi Güzel Adam’ın temsil ettiği hareket köklü bir “ağaç”tır. Bu ağacın kökü Necip Fazıl’dır; gövdesi Sezai Karakoç ve Nuri Pakdil’dir; dalları ise Rasim Özdenören, Alaeddin Özdenören, Erdem Bayazıt, Cahit Zarifoğlu, M. Akif İnan, Ersin Nazif vd. dir.

8-Ersin Nazif Gürdoğan çok değer verdiği Cahit Zarifoğlu’ndan hareketle şöyle bir görüş de dile getirir: “Zarifoğlu yurt dışına gidenlere güzel bir defter yanında iyi bir kalem hediye eder, gittiğin ülkede, üniversitede, şehir merkezlerinde, kitapçılarda, sinemalarda, tiyatrolarda gördüklerini, bir günlük, bir deneme, bir gözlem, bir izlenim tadında yaz derdi. Zarifoğlu “Yaşamak”ta aynı yolu izlemiş, çok sevilen, çok özgün, çok sıra dışı bir kitap ortaya çıkmıştı. Benim “Hicaz’dan Endülüs’e”, Azerbaycan ve Özbekistan’ı anlatan “Zamanı Aşan Şehirler” ve Amerika’yı anlatan “Yeni Roma” kitaplarımda aynı yol ve yöntem izlendi.”

9-Büyük fikir insanları aforizma (özdeyiş, vecize…) değerinde fikirler beyan ederler. Ersin Nazif Gürdoğan da bu manada çokça özdeyiş değerinde fikir beyan etmiştir. Bu fikirlerden bazıları şöyledir:

“Anadolu insanının kültüründe yoksullar gibi yaşamak bir erdemdir, ancak yoksulluk bir erdem değildir.”

“Siyasetsiz ekonomi, ekonomisiz de siyaset olmaz. Nasıl sanat düşünce ile eylem arasında köprüyse, siyaset ekonomi ile kültür arasında köprüdür. Üç alan arasında belirleyici olan yalnızca dünya diyen seküler kültürün ileri sürdüğü gibi, ekonomi değil, hem dünya hem öteki dünya diyen kutsal kültürdür. Dünyada kutsal kültürün güneşi asla batmaz.”

“Ekonomi her şeydir diyenler, ekonomi için her şeyi yaparlar.”

“Nietzche Tanrı’yı öldürdü. Marks dini toplumların afyonu olarak gördü. Amerika’yı anlatan “Yeni Roma” kitabımda da vurgulandığı gibi, Mavera Batı’nın tüketim kültürüne, insanı baştan çıkaran gösteriş harcamalarına, seküler kültürüne karşı durdu. Amerika rasyonel üretimin, irrasyonel tüketimin vatanıdır.”

“Dünyanın neresinde olursa olsunlar, insanlar hiç ölmeyecekmiş gibi üretirler, hemen ölecekmiş gibi tüketirlerse, dünyanın hiçbir yerinde yoksulluk çekilmez.”

“Yahya Kemal’in “ordu millet”i Turgut Özal’la “girişimci millet”e dönüştü.”

“Türkiye’de Adnan Menderes tarım toplumu döneminin, Necmettin Erbakan sanayi toplumu döneminin, Turgut Özal ise bilgi toplumu döneminin başbakanıdır.”[2]

            Ersin Nazif Gürdoğan’ın vecize değerinde ifade ettiği fikirler elbette bunlardan ibaret değildir. Onun bütün makaleleri, kitapları, konuşmaları ve sohbetleri bu açıdan incelenirse, çok zengin bir düşünce koleksiyonu elde edilebilir.

            Bunun dışında, bu yazıda asıl dikkat çekmek istediğimiz husus, Ersin Nazif Gürdoğan’ın hakiki manada varlığını hissettiren “aydın” kimliğidir. Yukarıda hakiki aydın sayılmanın kriterlerine kısaca değinmiştik. Bu kriterleri kısaca şöyle de ifade etmek mümkündür: İdeal aydın, ilk önce ne hakkında fikir beyan edecekse, o şey hakkında “okuma”(lar) yapmalıdır. Okuma süreci bitince o şeyi “anlama” sürecini yaşamalıdır. Bu süreç de bittikten sonra o şeyi “yorumlama” aşmasına geçmelidir. Bu aşama da bittikten sonra o şeyi “eleştirme” süreci başlamalıdır. Eleştiri süreci de bittikten sonra aydın söz konusu “şey” hakkında “kendi fikirlerini üretmeli”dir. Bu da yetmez, yaşadığı kültürün içinde “o şey” hakkında mevcut bütün birikim ve tecrübelere de aşina olmalıdır.[3]

            Ersin Nazif Gürdoğan bizce tam da böyle hareket eden bir aydındı. İşte bu yüzden her yazdığı kabul gördü, her söylediği önemsendi. Bu yönüyle o, kendi kavramsallaştırdığı “görünmeyen ünversite”nin bizce “görünen yüzü” oldu.  Bütün bunları yaparken de hiçbir zaman “güzel olan”, “estetik olan”, en önemlisi de “ahlaki olan”dan taviz vermedi. Yani o işini yaptı ve de “güzel yaptı”. Yani “Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” diyen Kainatın sevgilisinin yolundan hiçbir zaman sapmadı. Yazımızı O’nun bu manada sıkça kullandığı Ümmi Sinan’a ait şu mısralarla tamamlamak istiyoruz:

            “Gül alırlar gül satarlar / Gülden terazi tutarlar / Gülü gülle tartarlar / Çarşı Pazar güldür gül…”


[1] Cemil Meriç eserlerinde bu kelimenin orijinali olan “intelijansiya” kavramı hakkında çok isabetli analizler yapar.

[2] Burada “ideal aydın” bağlamında9 madde halinde tespit ettiğimiz bulguları yazarken “Türkiye’nin Sosyo-Politik Biçimlenmesinde / MAVERA DERGİSİ” (Ahmet Cihan – Ömer Say, İstanbul Medeniyet Ünv.  2016) adlı kitaptan faydalandım. (Bak. “Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan ile Mavera Üzerine Söyleşi”, s.  243-283)

[3] Bu konuda bak. “Şaban Sağlık, “Bu Nice Okumaktır”, ÜSKÜDAR Dergisi, 2018, Sayı: 7.”

Bu yazıyı paylaşın