Sa’dî-i- Şîrâzî gerek İran edebiyatı gerek Türk edebiyatı ve gerekse Batı edebiyatı üzerinde derin etkiler bırakmış büyük bir şairdir. Şiraz’da doğmuştur. Döneminde tanınmış ve kitleler üzerinde etkili olmasına rağmen yaşamı hakkındaki bilgiler sınırlıdır. Doğum tarihi hakkında farklı rivayetler bulunmaktadır. Yapılan araştırmalara göre onun 610-615/1213-1215 yılları arasında doğduğu sanılmaktadır. Asıl adı Muslıhıddin’dir. Sa’dî ise onun mahlasıdır. Bu mahlasın kendisine verilmesinin nedeni ile ilgili da farklı rivayetler mevcuttur. Bu rivayetlerinden birine göre onun Sa‘d b. Ebû Bekir b. Sa‘d’a intisabından dolayı kendisine Sa’dî mahlası verilmiştir.
Sa’dî babasını genç yaşta kaybetti. Eğitimiyle anne tarafından dedesi olan Mes‘ûd b. Muslih el-Fârisî ilgilendi. İlk dini ve edebî bilgilerini Şiraz’da aldı. Daha sonra yaklaşık olarak 620/1223 yılları civarında Bağdat’a gitti. Nizamiye medresesine girdi. Ve orada bir süre eğitim gördü. Bağdat’ta devrinin önemli hocaları ve şeyhlerinden de ders aldıktan ve eğitimini tamamladıktan sonra 655/1257 yılında memleketi Şiraz’a döndü. Ardından bilgi ve tecrübelerini artırmak için seyahatlere çıktı. Yaklaşık olarak bu seyahatleri 35 yıl sürdü. 14 defa hacca gitti. Küçük Asya, Hicaz, Şam, Lübnan, Anadolu, el-Cezire, Suriye, Mısır, Marakeş, Azerbeycan, Belh, Gazne ziyaret ettiği döneminin önemli ilim ve kültür merkezlerinden bazılarıdır. Ömrünün son yıllarını memleketi Şiraz’da riyazet ve ibadetle geçirdi. Ve 691/1292 yılında vefat etti.
Sa’dî’nin manzum ve mensur birçok eseri vardır. Bunlardan en meşhur olanları manzum olarak kaleme aldığı Bostan ve Farsça ve Arapça şiirlere de yer verdiği mensur bir eser olan Güslistan’dır. Gülistan tarihi süreçte birçok şair, düşünürü de etkilemiş ve birçok dile çevrilmiştir. Batı edebiyatında Shakespeare, Denis Diderot, Voltaire, Ernest Renan, Goethe, Herder Sa’dî’nin Gülistan adlı eserinden etkilenen ve onun zengin imaj dünyasından faydalananlardan bazılarıdır. Eser 1391 da yılında Kıpçak Türkçesi’ne, 1397’de Çağatay Türkçesi’ne, II. Murad döneminde Osmanlı Türkçesi’ne, 1634’te Fransızca’ya, 1651’de Latince’ye, 1654’te Almanca’ya, 1654’te Felemenkçe’ye, 1774, 1806, 1823’te İngilizce ’ye, 1806’da Urduca’ya, 1873’te İtalyanca’ya, 1876’da Lehçe’ye, 1889’da Hintçe’ye, 1905’de Rumence’ye, 1906’da Çekce’ye, 1957’de Rusça’ya, 1961’de manzum olarak Arapça ’ya çevrilmiştir. Tarihi süreçte birçok kez Türkçe’ ye çevrilmiştir. Gülistan’ın Türk edebiyatı üzerinde de derin etkisi olmuştur. Mesela Mehmet Akif şiirlerinde Sa’dî’den söz etmiş ve gerek Bostan ve gerekse Gülistan’daki bazı şiir ve hikayelere Safahat’ta yer vermiştir. Mehmet Akif Sa’dî’yı şu şekilde tavsif etmektedir.
Sa’dî, o bizim Şark’ımızın ruh-u kemali
Bir ders-i hakikat veriyor, işte meâli
Mehmet Akif Ersoy Safahat’ın birçok yerinde Sa’dî’nin ismine yer vermekte ve ondan hikmetli sözler ve hikayeler aktarmaktadır. Dünya edebiyat tarihinde önemli izler bırakmış olan Sa’dî’nin Gülistan adlı eserinin bazı kısımlarını genç okuyuculara hatırlamak faydalı olacaktır.
Gülistan, münâcât, na‘t ve yazılış sebebini anlatan bir önsözden sonra padişahların hal ve hareketlerini, dervişlerin ahlâkını, kanaatin faziletini, susmanın faydalarını, aşk ve gençliği, güçsüzlük ve ihtiyarlığı, terbiyenin etkisini ve sohbet âdâbını konu edinen 8 bölümden oluşan bir eserdir. Sa’dî, Gülistan’ı cennette 8 kapı olmasından dolayı 8 bölüme ayırdığını belirtmektedir. O, geniş bilgisi, tecrübesi ve analiz kabiliyeti sayesinde insanı yakından tanımış, insanın psikolojik durumunu, sevinçlerini, zaaflarını iyi tespit etmiş ve bunlara dair sahneleri etkili ve bazen de alaycı bir üslupla Gülistan’da ortaya koymuştur. Gülistan günlük hayatta karşılaşılabilecek olaylarla ilgili 182 hikâye ve nasihatlerinden meydana gelen bir eserdir. Eserde konular bir kurguya göre düzenlenmiştir. Hayali bir kahramanın başından geçen olayların hayali bir hikayeci tarafından dile getirilmesi edebi gelenekte kullanılan bir tarzdı. Buna makâme denir. Gülistan da makâme tarzında kaleme alınmış bir eserdir. Sa’dî yer yer kendi tecrübelerini de aktarmaktadır. Kendi başından geçmiş gibi aktardığı olayların bir kurgu mu yoksa gerçekten yaşadığı olaylar mıdır, bu pek açık değildir. Ömrünün uzun sayılabilecek bir dönemini seyahatlerle geçirmiş olan Sa’dî’nin kendi tecrübelerini de aktarmış olması büyük bir ihtimaldir.
Sa’dî Gülistan’ı, Sa’d bin Ebû Bekr bin Sa’d Zengî adına 1258 yılında kaleme almıştır. Tüm klasik dönem eserlerinde olduğu gibi Gülistan da münacaat, naat bölümünden sonra dönemin yöneticisine övgüye yer veriliyor. Zengî için uzun bir duada bulunuyor ve onun başarılı olması için de içten gelen arzusunu dile getiriyor. Kendi eserlerine olan ilginin ve halkın ona karşı gösterdiği muhabbetin de onun sayesinde olduğunu şu ifadelerle dile getiriyor:
“Ey Rabbim ondan razı ol ve onu kendinden razı kıl. Sa’dî’ye inayet gözüyle bakmış ve ona çokça ihsanda bulunmuştur. Ona lütufta bulunmasıyla avam ve havas bütün insanlar kendisine meylederek muhabbet göstermişlerdir. Çünkü halk padişahların yolunu takip eder. Sen ki bu miskine nazar ettiğinden beri eserlerim güneşten daha meşhur olmuştur.”
Elde ettiklerinin padişahın ilgisi sayesinde olduğunu ifade etmek için de şöyle hikâye aktarmaktadır:
“Bir gün hamamda hoş kokulu bir kil, bir dostun eliyle bana ulaştı. Dedim ki sen misk misin yoksa amber misin? Çünkü ben senin gönül alan kokundan sarhoş oldum. Dedi ki ben değersiz bir çamurdum, fakat bir süre gülle birlikte oldum. Arkadaşımın kemali bana tesir etti, yoksa ben hâlâ bildiğin aynı toprağım.”
Sa’dî, Gülistan’ı yazma sebebini kendi hayatı ile ilgili bir kurgu üzerinden açıklıyor: Bir gece akıp giden günleri düşündüm. Boşa geçen ömrüme acıdım. Her an ömrümden bir nefesin azaldığının farkına vardım. Etrafıma baktım, kimseler kalmamış. Kendi kendime şöyle dedim. Ey sersem artık uslan. Dünyaya gelen herkes bir şeyler yaptı etti, sonra da onları başkalarına bırakıp göçüp gitti. Sonra gelen de dünyaya aldandı ve o da gitti. Geçici olan dostu dost sanma, dünyanın vefası yoktur, ona aldanma. Mademki iyi kötü herkes bir gün ölecektir, o halde bahtiyar dünyaya düşkün olmayandır. Azığını kabre sen kendin gönder, sen ölünce kalanlar “Yazık!” bile demez. Ömür yaz güneşine maruz kalan kara benzer, bu kar eridi, az kaldı, onun peşinden koşma.
Bu düşüncelerle Sa’dî köşesine çekilmeye karar verdiğini belirtiyor. Ancak bir zamanlar kendisiyle Hicaz yolculuğu yaptığı bir dostu onu ziyaret ediyor, uzun süre sohbet ediyorlar, söz söylemenin gerekliliği üzerinde tartışıyorlar. Dostu genel hatları ile ona şu hususları hatırlatıyor:
“Bugün söz söylemeye gücün varken söyle. Çünkü yarın ecel gelip de yakandan tuttuğunda, işte o vakit çaresiz susarsın. Akıllı olanlar, Ali’nin kılıcının kınında, Sa’d’’nin dilinin de damağında durmasını normal karşılamazlar. Akıllılar susmayı edepten saymış olsalar da lüzum duyulduğunda konuşmak gerekir. İki şey akıl hafifliğine delalet eder: Susacak yerde konuşmak, söylenecek yerde susmak.”
Bu itirazları haklı ve yerinde bulan Sa’dî suskunluk orucundan vaz geçmeye karar veriyor ve gece boyunca konuşmaya devam ediyorlar. Geze geze şehrin dışına çıkıyorlar. Mevsim ilkbahar olduğu için güller de açmıştı. Geceyi dışarda bir bahçede geçiriyorlar. Ertesi gün dönmek istediklerinde dostu beraberinde götürmek için çiçeklerden demetler yapmıştı. Sa’dî bunu görünce dostuna şöyle diyor:
Bilirsin ki güllerin ömrü az olur. Çok kalmaz bu gül bahçesi bozulur ne gül kalır ne de gülistan. Hikmet ehli ‘Gelip geçici olan şeylere gönül bağlamayın.’ demişlerdir. Ben, gönüllerin rahatlamasına, okuyanların neşelenmesine sebep olacak Gülistan adında bir kitap yazacağım. Bir demet gülü ne yapacaksın? Onun yerine benim Gülistan’ımdan bir yaprak al. Gülün ömrü çok azdır. Benim Gülistan’ım ise sonsuza kadar solmaz.
Sa’dî bu kurguyla eserine Gülistan adını verdiğini belirtiyor ve yazmaya başlıyor. Yukarda ifade edildiği üzere eserini 8 bölüme ayıran Sa’dî ele aldığı konu ile ilgili âyet, hadis, şiir, hikâye ve hikmetli sözlere yer vermekte, hayat mücadelesi içindeki tüm insanlara özellikle devlet adamlarına hikayeler ve anekdotlarla nasihatler vermeye çalışmaktadır. Biz burada Gülistan’da anlatılan hikâye ve hikmetli sözlerden bir seçki yapmaya çalışacağız. Hikayeler aktarılırken üsluba canlılık katması için küçük uyarlamalar yapılmıştır.
İnsanların davranışlarını ortaya koyarken daima iyi niyet taşımaları önemlidir. Yapılan işlerde art niyet sahibi olmak birçok sorunun da başlangıcıdır esasında. Bazen kötü niyetli olmak, doğru dile getirilse bile kötü sonuçlara sebep olabilir. İşte buna dair bir hikâye:
Padişahlardan biri suçsuz bir esirin öldürülmesini emretmişti. Hayatından ümidini kesen adam padişah hakkında kötü sözler söylemeye başladı. Zira hikmet ehli ‘Canından ümidini kesen kimse, gönlünde olanı sayıp döker.’ demişlerdir. Köşeye sıkışan kedinin köpeğe saldırması gibi, insan da ümitsizliğe düşünce ağzına geleni söyler. Padişah adamın bir şeyler söylediğini görünce ‘Bu adam ne söylüyor?’ diye sordu. İyi huylu vezirlerinden biri ‘Onlar (takvâ sahipleri) bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar, öfkelerini yenerler, insanları affederler. Allah, iyilik edenleri sever.’ (Al-i İmran 134) ayetini okuyor dedi. Bunun üzerine padişah da adama acıdı ve onu affetti. Padişahın kötü niyetli diğer bir veziri hemen atıldı ve ‘Bizim gibilere padişahın huzurunda yalan söylemek yakışmaz. Padişahım o adam size sövdü, kötü sözler söyledi.’ dedi. Kötü niyetli vezirin söylediği sözlere padişahın canı sıktı ve şöyle dedi:
-Onun yalanı bana senin doğru sözünden daha makbuldür. Çünkü onun sözü iyi bir niyet taşıyordu, senin sözün ise fitne ve kötülük için söylenmiştir.
Bu hikâyeyi aktardıktan sonra Sa’dî bundan çıkarılması gereken hikmeti de şöyle dile getirmektedir:
“Hikmet ehli zatlar ‘İyilik için söylenen yalan, fitneye düşüren doğrudan daha iyidir.’ demişelerdir. Kim ki padişah onun sözünü dinliyor, dediğini yapıyorsa, o kişi iyilikten başka bir şey söylemesin. Eğer söyleyecek olursa o kişiye yazıklar olsun.”
İnsanın bizzat bir şeyi yaşaması çok önemlidir. O yüzden tatmayan bilmez, denilmiştir. Buna dair bir hikâye de şöyledir:
Padişahlardan biri daha önce hiç deniz yolcuğu yapmamış bir köle ile gemiye bindi. Köle deniz yolcuğunun zorluğunu bilmediği için ağlayıp inlemeye başladı. Onun avutmak için ne kadar uğraşıldı ise bir türlü köle yatıştırılamadı. Gemideki herkes de bu durumdan rahatsız oldu. Padişahın da keyfi kaçtı. Gemide bulunan hikmet ehlinden biri padişahın huzuruna çıktı ve eğer müsaade ederse acemi köleyi susturabileceğini söyledi. Padişah da izin verince, hikmet ehli kölenin denize atılmasını istedi. Görevliler de köleyi denize attılar. Köle denizde birkaç kere batıp çıktıktan sonra görevliler onu yakalayıp gemiye çektiler. Köle gemiye çıkınca bir köşeye geçip oturdu. Bir daha sesi hiç çıkmadı. Hikmet ehli zatın yaptığı iş padişahı hayrete düşürdü. Ve ‘Bu işin hikmeti nedir?’ diye sordu. Bilge zat şöyle cevap verdi:
“Bu köle daha önceden suya batmayı tatmadığından gemideki selametin tadını bilmiyordu.”
Sa’dî bu hikâyeyi aktardıktan sonra bundan çıkarılması gereken hikmetleri de şöyle dile getirmektedir:
“İşte huzur ve saadet de böyledir, bir musibete uğramamış olan kimse, bunların kıymetini anlayamaz. Ey tok kimse! Sana arpa ekmeği hoş görünmese de benim için nimettir. Araf, cennet ehline cehennem olsa da cehennemlikler için cennettir. Hiç yârini sinesine sarmış aşıkla, acaba yâr gelir mi diye hasretle gözlerini kapıya dikmiş kişi bir olur mu?”
Bazı insanlar bir mevki ve makama geldiklerinde, zenginleştiklerinde, talih kuşu onların başına konduğunda yakın dostlarını unuturlar. Ne zaman ki azledilirler, sahip oldukları zenginliği yitirip fakir hale gelince eski dostlarını hemen hatırlar ve onların kapısını ancak o zaman çalarlar. Sa’dî bir arkadaşına izafe ederek anlattığı bir hikâyede bu durumu şöyle dile getirmektedir:
Arkadaşlarımdan biri durumundan şikâyet etti. Aile fertlerinin çok, kazancının ise az olduğunu, ailesinin giderlerini karşılamakta artık takatının kalmadığını söyledi. Ve bundan dolayı başka bir ülkeye gitmeye karar verdi. Zira yabancı bir ülkede onu kimsenin tanımayacağını ve içinde yaşadığı zor durumun farkında olmayacağı düşüncesine kapıldı. Diğer yandan düşmanlarının arkasından gülmesi ihtimaline karşı da gitmekte kararsızlık içindeydi. Hesap ilminde bilgi sahibi olduğunu söyleyerek benden devlet nezdinde bir görev almak için aracı olmamı istedi. Eğer kendisinin bir göreve getirilmesi için tavsiyede bulunursam ömür boyu minnettar kalacağını da belirtti. Bunun üzerine ben de ona şöyle dedim:
Dostum, padişahın hizmetinde iki şey vardır. Birisi ekmek ümidi, diğeri ise can korkusudur. Bana sorarsan bu ümit ile o korkuya düşmek akıllı kimsenin işi değildir.
Ancak dostum benim nasihatlerime kulak vermedi. Dostluğun böyle zor günlerde belli olduğunu söyledi ve kendisine yardımcı olmamı istedi ve benim tavrımı şu sözlerle eleştirdi:
-Ben seni sadık bir dost sandığımdan içimi sana döktüm. Hikmet ehli ne güzel söylemişlerdir: ‘Dostlar kara günde belli olur, yoksa sofra başında bütün düşmanlar dost görünürler.’ Saadet ve refah zamanında dostluktan bahsedenleri, sana kardeş görünenleri hakiki dost sanma. Hakiki dost sıkıntılı ve zor zamanlarda elinden tutan kimsedir.
Bu sözler üzerine itirazlarımdan vaz geçtim ve vezirin yanına gittim ve ona arkadaşımın durumunu anlattım. Vezir de, sağ olsun beni kırmadı ve onu küçük bir göreve tayin etti. Arkadaşım kabiliyetliydi. Kısa süre için devlet görevinde başarı gösterdi ve sonunda ulaşılmak istenilen derecelerin en yükseği olan vezirlik makamına kadar yükseldi. Padişahın yakınlarından biri haline geldi. Devlet adamlarının itimat ettiği ve müracaat ettiği biri oldu. Onun böyle başarı kazanmasına ben de sevindim. Ancak çevresindekiler onu kıskandılar ve onu hıyanetle suçlayıp padişaha şikâyet ettiler. Padişah da durumu iyice araştırmadan onu azlederek hapse attırdı ve tüm mallarına da el koydu. Çevresindeki arkadaşları, dostları da ona sahip çıkmadı, onu müdafaa etmediler, sustular. Bu esasen akıllı kimsenin fark edebileceği bir husustur. Zira ikbal ve rütbe sahiplerinin karşısında herkes onu överek el pençe divan durur. Eğer zaman ikbal ve rütbe sahibini yakacak olursa, herkes ayağını onun başı üzerine koyar.
Ben bu durumu sonradan öğrendim. Dostlarla Hicaz yolculuğuna çıkmıştık. Dönüşümüzde bahsettiğim dostum bir konaklama yerinde beni karşıladı. Perişan bir haldeydi. Onun halini görünce azledildiğini anladım. Bana başından geçenleri anlattı. Hacıların hacdan dönüşü haberi gelince onu da serbest bırakmışlardı. (Görevdeyken beni hiç arayıp sormadı.) Zira devlet adamlarından olan dostlar, ancak görevden uzaklaştırıldığı zaman dostlarını görmek isterler. Devlet işleriyle meşgulken tanıdıklarını arayıp sormazlar. Çaresizlik ve fakirlik zamanında dertlerini ve içlerini dökmek için dostlarının yanına giderler.
Bunun üzerine devlet görevi almak istediğinde yaptığım nasihatleri ona hatırlattım. Ve son olarak ona bir nasihatte daha bulundum ve şöyle dedim:
Padişah hizmeti, tılsımlı hazineyi açmaya çalışmaya benzer ya hazineye ulaşırsın ya da tılsımın tesiriyle ölürsün. Bil ki kulağına nasihat girmezse ayağını zincirde görürsün. Bu nasihat de kulağına küpe olsun: Eğer iğne acısına dayanamayacaksan parmağını akrebin yuvasına sokma.
Yanlış davranışlar başkaları için de bir örnek teşkil eder. O yanlış davranışın yapılabileceği düşüncesi zihinlerde yerleşmiş olur. Bundan ötürü hikmet ehli yanlış davranışların herkesin gözü önünde yapılmasının tehlikeleri, topluma verdiği zararlar üzerinde çok hikmetli sözler söylemişlerdir. Yapılan yanlış davranışlar küçük bile olsa yöneticiler, padişahlar tarafından yapılırsa zararı daha çok olur. Zira padişahın hizmetinde bulunanlar bu davranışı örnek alır ve onlar daha fazlasının yaparlar. Zulmün esasen küçük şeyden başlayıp arttığına dair adaletiyle meşhur olmuş İran kisrası Nûşîrevân’dan aktarılan bir hikâyede bu durum çok etkileyici bir şekilde şöyle dile getirilmektedir:
Bir gün Nûşîrevân ava çıkmıştı. Avladıklarını pişirip yemek istedi. Fakat yanlarında tuz yoktu. Uşaklarından birini yakınlardaki bir köye gönderdi ve ona şöyle tembihte bulundu:
Aman ha, tuzu para ile alasın, ta ki köyden tuz almak hükümetçe bir adet olup köyün harap olmasına sebebiyet vermeyelim.
Yanındakiler ‘Bir parça tuzdan ne zarar gelir.’ dediklerinde o şöyle cevap verdi:
Zulmün temeli dünyada önceden çok az bir şey üzerine kuruluydu. Sonra her gelen bir parça bir parça arttırmakla bugünkü hale getirmişlerdir.
Sa’dî bu ibretli hikâyeden sonra buna dair şu hikmetli sözleri aktarmaktadır:
“Eğer bir padişah bir bahçeye girip bir elma yerse, uşakları ağacı kökünden çıkarırlar. Eğer birisinden parasız yarım yumurta alacak olursa, padişahın bendeleri bin tavuğu şişe geçirirler.”
İnsanın karşılaştığı ilginç durumlarla ilgili de Gülistan’da anlatılan çok hikâye bulunmaktadır. Zaman zaman içinde bulunulan zor durumu ifade etmek için anlatılan ve birçok farklı versiyonu hikâyenin aslı da şu hadisedir:
Şairin biri bir eşkıya reisine giderek onu öven bir kaside söyledi. Eşkıya reisi de onun elbiselerinin soyulup köyden kovulmasını emretti. Emrindekiler denileni yaptılar. Mevsim kıştı, dışarısı çok soğuktu. Köyün dışında dolaşan köpekler vardı. Köpekler zavallı şaire her taraftan saldırdılar. O da köpekleri çevresinden uzaklaştırmak için yerden bir taş alıp onlara atmak istedi. Yer buz tutmuş olduğundan taşı koparamadı. Bunun üzerine şair şöyle dedi:
“Bunlar nasıl insanlar ki köpekleri salmış, taşları bağlamışlar.
Gülistan’da değişik konularla ilgili daha çok ilginç hikâye ibret alınabilecek hikmetli sözler bulunmaktadır. Daha detaya girmeden bu hikmetli sözlerden bazılarına yer vermekle yetinelim:
“Bazı acizler olur ki kuvvet kazanır kazanmaz kolunu bükeceği bir aciz aramaya başlarlar.”
“Rızık her ne kadar kişiye ulaşacak olsa da o rızkı gidip sen arayıp bul. Bir kimse her ne kadar eceli gelmeden ölmeyecek olsa da sen kendi ayağınla gidip ejderhanın ağzına girme”.
“Hırs ve tamah akıllı insanın gözünü kör eder, kuşları ve balıkları bile tuzağa düşürür.”
“Birisinin gönlüne bir elem düşürdünse ardından yüz iyilik yapsan da o bir elemin intikamından emin olma. Çünkü ok yaradan çıkar ama acısı yürekte bakı kalır.”
“Güçlü bir topluluk, aralarında anlaşmazlığa düşerlerse güçlerini kaybederler. Birlikten çok yaman kuvvetler doğar. Sivrisinekler çoğalınca o kadar hırçın ve sert olan fili ısırır, mağlup ederler. Karıncalar bir araya gelince aslanın derisini yüzerler.”
Kanaat ehli olan bir kimse, bir ekmeğin yarısını yerse, diğer yarısını da fakirlere verir. Bir padişah ise yedi iklime sahipken, başka bir iklim daha ele geçirme arzusunda olur.
Kötülük düşünen kimseye de iyilik yap. Çünkü köpeğin ağzının lokma ile kapatılması uygun olur.
Eğer servet ilim ile artsaydı cahilden daha fakir bir kimse olmazdı. Halbuki cahillerden o kadar rızkı bol olanlar var ki onların çokluğu bilginleri hayran bırakır. Baht ve devlet iş bilmekle değildir. Allah vergisidir. Nice akılsız, beyinsiz kimselerin makbul, nice akıllı kimselerin de hor ve hakir olduğu çok görülmüştür.”
“Hırka, çul, palas, yamalı elbise ne işe yarar? Bunlarla doğru kişi olamazsın. Allah’a varamazsın. Eğer doğru adam olmak istiyorsan kendini kötü işlerden uzak tut. Derviş olmak için kuzu derisinden yapılmış adi bir serpuşa gerek yoktur. Sen ahlakça, sıfatça derviş ol da istersen başına tatar külahı koy.”
“Dostlarla zindanda bulunmak, yabancılarla bahçede sefa sürmekten daha hoştur.”
“İyi bir adamın evinde kötü bir kadın varsa, o adam cehennem azabını dünyada çeker. Kötü eşten sakın. Allah’ım bizi cehennem azabından koru.”
“Bir kimsede cömertlik varsa, o kişinin yiğitliğe ihtiyacı yoktur.”
“Her kim ki kendi elinin ekmeğini yerse, Hatem’in minnetini çekmez.”
“İnsan fazilet ve hünerini göstermezse, o fazilet ve hünerden kimseye fayda yoktur. Öd ağacını ateşe atarlar, miski ezerler ki güzel koksun.”
“İki akıllı kişi kolay kolay kavgaya tutuşmazlar. Akıllı bir kimse cahil bir insanla, çekişmez. Cahil, cehaletinden dolayı sert konuşacak olsa akıllı kimse hemen onu sakinleştirmeye çalışır. İki gönül ehli, hatta biri geçimsiz olsa bile anlaşmazlığa fırsat vermezler. Ama her iki taraf cahil iseler zincir ile bağlasalar da çekip koparırlar.”
“Baba, oğlum akıllı diye sevinir, oğlu ise babam bunaktır diye söylenir. Yıllar geçmiş babanın mezarına bir kere uğramamışsın. Sen babana ne iyilik ettin ki oğlundan ne hayır bekliyorsun.”
“Yalnızca ibadet etmek hiçbir fayda vermez. Onu ihsan ve kerem de arkadaşlık etmelidir. Sözgelimi insanlara Allah için bir dinar ver desen eşek gibi çamura saplanırlar. Ama bir Fatiha oku dersen, yüz tane birden okurlar.”
“Eğer insanlar gönüllerini rızıklarına bağladıkları kadar rızkı veren Allah’a bağlasalardı, meleklerden daha üstün derecede olurlardı.”
“İnsan az yemek suretiyle melek huylu olur, çok yiyen kimse ise hayvanlarla aynı durumda olur. Kimin arzusunu yerine getirirsen, onu kendine bağlarsın fakat nefis böyle değildir. Çünkü o, arzuları yerine geldikçe serkeşlik eder.”
“Bahtiyar o kimsedir ki hem yedi hem de yedirdi. Bedbaht o kimsedir ki malı biriktirdi sonra da ölüp gitti.” (
“Sakın dalkavukların övmesine aldanma! Zira onun amacı seni övmek değil, senden menfaat elde etmektir. Eğer bir gün onun isteğini yerine getirmezsen o övdüklerinin iki yüz misli kadar kusurlarını sayıp döker.”
“On kişi bir sofrada oturup beraber yerler de iki köpek bir leş için hırlaşmadan onu yiyemezler. Açgözlü, hırslı kimse bütün dünyaya sahip olsa da açtır, kanaat sahibi kimse ise bir ekmek ile doyar.”
“Kim işlerse işlesin günah kötüdür. Fakat âlimden günah sadır olması çok daha kötüdür. Çünkü ilim şeytanla savaşmak için elde edilen bir silahtır. Silahlı bir kimsenin düşmana esir düşmesi ise şüphesiz çok utanç verici olur.”
“İlim tahsil edip de amel etmeyen kimse, çift sürüp de tohum ekmeyen kimseye benzer. )
“Padişahlara, ancak can korkusu olmayan ve onlardan bir ihsan ümit etmeyen kimseler nasihat edebilirler.”