Annemin deyişiyle “zemheri dayının hatırı olmasa ocakta kaynayan tarhana çorbasını buz tuttururdum” dermiş, hamsîn. Zemheriden sonra gelen, beş günlük keskin soğuklar. Hamsîn günlerindeyiz şimdi. Donduran soğuklara inat, belki de o donduran soğuklar sayesinde çiçeğe durmaya hazırlanırken tabiat, hazırlanıyorken cemreler birer birer düşmeye, içimizi ılık hevesler kaplamaya başladı bile. Şubat soğuklarında ateş almışçasına koşuşturan, baharı beklemeden yüzünde güller açan bir avuç insan, her daim taze ümitlere yelken açmadayız. Hangi rüzgâr doldurursa yelkenimizi, götürdüğü yere gitmek değil niyetimiz. Hedefimiz var. Yıllar boyu birikmiş enerjimizle, çizilmiş rotamızla, bizlere pusula olan ilkelerimizle döküldük, yollara. Sert esen rüzgâr, kamçı gibi şaklarken yüzümüzde, hayallerimizi değil hayal kırıklıklarımızı, biçerek ufaltıyor.
Sert iklimlerin insanları nasıl dayanıklı olursa zorlu şartlarda, kesin engellerle yaşamaya mahkûm edilmek istenenler de o derece direnç kazanıyor. Neye ve kime karşı olursa olsun direnmek değil maksat, ne pahasına olursa olsun kazanmak da değil. Ödenecek bedeller kadar paha biçilemeyecek değerler, var. Direncin gerektiği zamanlar kadar teslimiyetin gerektiği haller, olduğu gibi. Öyle tadında ve kıvamında sert, yeri geldiğinde yumuşakça şekil alan hamur misali… Unla tuzun ve suyun hemhal oluşu, bir daha ayrışamaz hale gelişine benzer, bazı insanların birlikteliği. İstesek de parçalanamaz bir bütünlük oluşturmuş halde ve benzer niyetlerle ama benzemez davranış ve tepkilerle kâh susup oturarak kâh kalkıp giderek, kilitlenmişiz belli hedeflere. Çok zaman tırtılın koşturmasına benzemiş çabamız. Harıl harıl etrafımıza koza örmeye harcamışız tüm enerjimizi, savunmaya, korunmaya muhtaç halde kaleler örmüşüz kendimize; ipek sağlamlığında; direnmek, dayanmak için. Direndiğimizde ise bir zaman gelmiş ve kendimiz parçalayıp onları, çıkmışız. Halden hale geçişlerle sürüp giden aynı yolculukta, bulmuşuz birbirimizi. Nadiren de olsa saklanmadan, gizlenmeden gün ışığında savaşırken, buluşmuşuz. Buluşanlar ve başlatanlar bir mücadeleyi, koşturmaktan yorulmuyor. İmkânsızlıklardan yılmıyor. Zor nedir, düşünmeden, tereddütsüz üstüne gidiyor. Ve bir bahar gelmeden nice baharları iç içe bulmanın hazzını yaşıyor.
Hayatın yükünü sırtlamış olmakla yetinmeyip, başka hayatların sorumluluklarını da paylaşmakla varlığının anlamını idrak eden insanlardan söz ediyorum. Yaşayışları nefes almaktan ibaret olmayan, yaratanın hakkı gibi yarattıklarının hakkını da gözetenlerden… Günah işlemekten korktuğu kadar muhtaçlara hayırla kendilerini vazifelendirenlerden… Yaratılmışların hepsi eşit şartlara sahip değil. Mesele, yaratılmışlıkta, kul olmakta eşitliktir. Madem kul olmakta eşitlik vardır, o halde kulluğumuzun, irademizin hesabını vereceğimiz o güne hazırlandığımız imtihan salonunda, bu dünyada da eşit şartlara sahip olmak lazım değil midir? Yaratılışları, şartları eşit olmayanların da eşit fırsata sahip olması: boynuzsuz keçinin, boynuzlu keçiden hakkını alacağını hatırlarsak, insanın boynuna yüklenmiş borçlardan değil midir? Bu sorulara evet cevabı verenler, bıkıp usanmadan didinirler, kendilerine bahşedilmiş şansları, şanslı olmayanlarla paylaşmak için. Sadece servetin değil bilginin de, sahip oldukları fırsatların da zekâtını vermek isterler. Hakk’a hamdın bir vesilesi olarak. Kimi yoksulluğu alır eline ve onu un ufak etmek için malıyla ve hizmetiyle cihad ederek, yardımlar bulup buluşturup, yerine ulaştırır. Kimi de kendi evlatlarıyla eşit şansa sahip olsun diye çocuk okutup, burslar dağıtır. Bazıları var ki, engelleri dümdüz etmeye adamıştır kendini. Beden bütünlüğünün zekâtını vermek için çabalayarak ihtiyacı olanlara el-ayak, göz-kulak olmaya uğraşır. Bazıları yeni yoksulluklar, yeni haksızlıklar, yeni engellilikler yaşanmasın diyerek, savaşlara karşı durur, savaşların yol açtığı mağduriyetleri gidermeye yönelir. Güçlünün zayıfı ezmesine, çok olanın az olan karşısında kendini üstün görüp, haksızlık yapmasına engel olmak isteyenler de vardır. Zalim kendinden ve mazlum başkasından olsa dahi zulme savaş açarlar. Böyle niceleri, kendileri bahar yaşarken başkalarının zemherilerini, hamsinlerini görmezden gelmeyi insanlıklarına yakıştıramadığından, bile isteye yorgunluklara talip olurlar. Saygı görür ve hayranlık uyandırırlar.
Saygı görmeyenler de var elbet. Hak ettiği saygıyı bulmak bir yana haksızlıklara uğrayan, haksız olduğu yönünde eleştirilen, hak savunuculuğu biçimleri olması, imkânsız gibi gelir, sanırım, bu yazıyı şu satıra kadar okuyup da beğenmiş olanlara… Yazık ki var. Üstelik şaşırtıcı biçimde, en yaygın olan haksızlığa karşı çıkanlar, haksız bulunur. Esasen şaşırmamak gerekiyor. Çok yaygın olduğu için, çok kişi zalim konumunda kaldığından bu derece tepki topluyor, kadınların haklarını savunanlar. Oysa bir düşünülse fakirlikle mücadele ve hastalara yardım kadar insanî, engelli ve çocuklara hizmet kadar gerekli olduğu görülecektir. Kadın hakkı da bir kul hakkı olduğuna göre… Bu dünyadaki zorlu şartlar, irademizin insaf ve merhametle beslenen insaniyetimizi açığa çıkarması için bir imtihansa… İnsanların yarısını, diğer yarısıyla eşit görüp, eşit şartlarda sınava hazırlanmasını istemek, neden yanlış olsun? Tam tersine imtihanı başarmanın gereği değil mi? Dünya hayatının zorlu şartlarını kış kabul edersek, ebedi âlemde bahar yaşamanın yolu kadınların da hamsinlerini kolaylaştırmaktan geçiyor olmalı.
Yeryüzü kozaları yerine ilahî emirleri ve insanî değerleri, kendilerine kale edinmiş olanlara tüm engeller ve haksızlıklar, zemherilerden bir zemheri, hamsinlerden bir gün, sadece. Cemrelere ve onlardan sonrasına birlikte yol alır, istese de ayrışamaz, denk iki yarıdan, kadından ve erkekten müteşekkil, aynı özden yaratılmış, insan.