Kendisiyle ilk gıyabi karşılaşmam 1973 yılına uzanıyor. Lise ikinci sınıftaydım. O yaşta Hisar dergisini keşfetmiştim ve büyük bir açlıkla orada Nüzhet Erman, Necmeddin Turinay, Vahap Akbaş, Mehmet Çınarlı, Cemil Meriç ve Miyasoğlu’nu takip ediyordum. O yıllarda o da çok genç yaşta olmalıydı. Ben Anadolu’daydım ve yıllarca ruberû karşılaşamadık; ta ki geçen seneye kadar. Karşılaştığımızda kendisi de beni Mavera’dan bildiğini söyledi. Çok çabuk kaynaştık. Yapısı öyleydi zaten, içten ve samimi bir insandı ve içinin onayladığı bir insanla kırk yıllık dost gibi olabiliyordu.
Birkaç görüşmeden sonra evine de davet etti. Dursun Gürlek, Muzaffer Doğan ve Muhsin Duranla gittik. Cenneti daha dünyada iken edinen nadir insanlardan biriydi Miyasoğlu; Hayatımda bu kadar mutlu bir aile görmedim diyebilirim.
Derken telefonla iletişimimiz hep sürdü. Her aramasında uzun uzun anlatıyordu; sanki zaman tükenmek üzereydi de o, gong çalmadan bir şeyleri kurtarmaya bakıyordu; bunun için de elbirliğine, işi bir ucundan tutmaya davet ediyordu herkesi. Bana yapmam gerekenleri söylüyordu; şunu da şunu da yazmamı söylüyordu. Telefonu kapadıktan sonra bir şeyi düşündüm gıyabında: “Bu adam dedim, muhteşem bir adam.” Gündeme getirdiği konuların hiçbiri şahsi konuları değildi ve onlardan hiçbirinin -dolaylı da olsa- kendisine maddi bir dönüşü yoktu çünkü.
Hastane günlerindeydi. Kendisini en iyi tanıyan kadim dostlarından biri olan Vahap Akbaş’la onu konuşuyorduk. Akbaş, tam da benim düşündüğümü dile getirince şaştım kaldım. (Akbaş’ın çok az kişide bulunan muhteşem bir gözlem analizi vardır.) Hasbi bir insandı Miyasoğlu; fütüv- vet ehliydi. Bu kavramı yeni nesil bilmez. Onda bu kavram sürekli yinelenen ve kullanıldıkça her dem tazelenen bir eylem hâlindeydi. Zarifoğlu’nun; Erdem Beyazıt, Vahap Akbaş ve Y.Bülent Bakilerin şiirlerinde başı zirvelere değeninsan tipine en çok benzeyen herhâl- de Miyasoğlu’dur. Dava adamıydı ve onunla ilgili dünya kadar yapacağı işler vardı. O, tek başına bir proje üretim merkezi gibiydi. Zihninde daima bir şeyler vardı ve beyni sürekli hareket hâlinde idi. (Belki de beyni bu yoğunluğa dayanamadı. Kim bilir?) Dahası, herkesi kafasındaki projeler için seferber eden bir “aculluk” vardı. O ne güzel aculluktu o!
Öteki Semtin Çocukları adlı kitabımı Yeni bitirmiştim ve kendisine vvord dosyası olarak “bir göz atması” için göndermiştim. Bana kısa sürede döndü ve şöyle dedi: “Dosyana baktım. Ne anlattıklarınla ilgili değilim. Çok güzel bir anlatımın var; burası önemli. Ama kitabını çıkınca okumam.” ilkin az irkllsem de huyunu kavradığım için şaşırmadım ve hiç alınmadım. “Niye öyle diyorsun ki abi?” dedim, işte burası çok önemli ve verdiği cevapta onun önemli bir tarafı saklı: (Bir hafta öncesine atıfla; salı günü, falan etkinlikte ‘göz yoklamasında’ yok çıktığımı hatırlatarak bunun sebebini-hesabını sormuştu. “Abi, çarşamba günü değil miydi o?” demiştim.) “Geçen gün etkinliğin gününü kayda yanlış aldın. Sen günleri karıştırıyorsun yahu; anlattıklarında bazı şeyleri karıştırmadığından nasıl emin olabilirim?” Bu mükâlemeden sonra onu müthiş sevdim. Bazı insanlar vardır ne söyleseler sözleri batmaz. Samimidirler çünkü. Miyasaoğlu da öyleydi; o kadar samimi, o kadar hasbi ve o kadar öğreticiydi ki onunla iletişimi olup da bu özelliklerinden gerekli hisseyi kapmayan kimse yoktur.
Hasbi bir dost, geride izler bırakarak edebiyatla vedalaştı. Rahmetle anıyorum.