ince ince yağıyor yağmur. Karşı evin saçak altında birkaç insanın kümeleştiği görülüyor. Buharlandıkça elimle sildiğim cam, âdeta bir filmin fragmanı gibi ani geçişler yapıyor. Az önce, sokağın ortasında kalmış, soğuktan ve ıslaklıktan titreyen kediciği evine davet eden yaşlı kadın, şimdi yağmurdan kurtar­maya çalıştığı, içlerinde envai çeşit çiçeklerin bulunduğu saksıları bir bir içeri taşıyor. Saçağın altında, tuhaf işler çevirdikleri anlaşılan o kümeden de hiçbir iz kalmamış. Mahallenin, küçüklüğüne rakip çıkmayacak tek bakkalı da bacadan ziyade, dükkânın kapısından çıkan dumanın acizliğine uğramış olacak ki sokağın tam ortasında rükû’a varmış bir vaziyette öksürüp duruyor. Kahvenin görünmeyen lobisinden gelen gülüşmeler, zannedersem bizim bakkalın, her zamanki gibi soba ile olan cebelleş­mesini işaret ediyor. Yer yer tavla sesi, arada savrulan küfürler, en nihayetinde böylesi havalara pek de yakışan o güzelim çay tıngırtıları…

Annemin, elinde birkaç bakır kapla sağa sola koşuşturması, dedemin televizyon keyfini bozmasa da babam, birazdan yiyeceği fırçaların tereddütlü bekleyişiyle pek keyifsiz. Kapının bulunduğu cephenin dışında, üç duvarı saran sedir; sedirin her bir köşesinde başka bir meşgale ile uğraşan aile fertleri… Pencerenin bulunduğu kısmı ise babaannemle ortak kullanıyoruz. O, yağmurlu havalarda hiç mi sev­mez burasını. Bense güneşin her şeyi ayan beyan etmesinden korkar, hep böylesi havalarda pencere­nin altındaki bu sedirin müdavimi olurum.

Babamın tayin haberi geldiğinde, anlamsız bakışlarımız birbirine kenetlenmiş, yine mi dercesine bir yılgınlık halini omuzlarımıza yüklemiştik. Garipti ama babam, her tayin olduğu yerde en fazla iki yıl durabiliyordu. Olanların ne mânâya geldiğini yalnızca kendisi bilirdi; lâkin içten içe de kimseye söyle­mek istemediği bir şeylerin bulunduğunu anlardık. Bu durumdan ise en çok annem etkilenirdi. Arzu ettiği bir evde oturma şansının hiç olmayışı bir tarafa; virânesiyle tanıştığımız yapıların onarımı, bakımı da onun üzerindeydi. Tam, “Oldu bu iş, artık herhangi bir eksiği gediği kalmadı evimizin.” diyeceği sırada, babamın tayin haberinin ayak sesleri, ahşap merdivende bir gıcırtı halinde beliriverirdi.

Belki de bu unutulmuş şehrin kenar mahallesi, bizim için son duraktı. O yüzdendir ki üç yılı aşkın bir zamanda, annem bile, ani bir tayin haberinin gelmeyeceğine inanır olmuştu.

Bütün bu olanlar bir yana, burasının ikinci memleketimiz oluşunda en büyük pay, Feride ablamındır. Benden başka evdeki hiç kimsenin rızası olmasa da sevgili ablamı, o ilk göz ağrımı, Kasap Hayri’nin oğlu Mehmet’e vermişlerdi. Ne yalan söyleyim, önceleri bu rızalığıma çok pişman oldum. Zira bizim enişte olacak zât, babamdan sonra, tanıdığım en yakışıklı adamdı. Kıskançlığın ne demek olduğunu, o yaşımda öğrendim desem yeridir. Galiba o bahtiyar günlerden sonra Allah, burada kalma ihlâsımıza baktı da babamın tayinini, bir karabasan gibi üzerimize salmadı.

Mehmet ağabeye bütün aile çabuk ısındık. Daha doğru ifade ile muzır bir kişiliğe sahip oluşu ve bu muzırlığını yerli yerinde kullanabilme kabiliyeti, tez vakitte bizi ona bağladı. Allah var, iyi çocuktur eniş­te. Evlendikten sonra Hayri amcanın gayretiyle bakkalı da içine alan o evi satın aldılar. Baba mesleği olan kasaplığa bel bağlaması iyiydi. Yakın çevrede farkına varılmadık bir meslek oluşu, işlerin yolunda gitmesini sağlayan en önemli etkendi.

Bense mektepli olmanın ilk heyecanından tutun, sokağa çıkıp tek başıma bir şeyler yapabilmenin, kendi arkadaşlarımı belirleyebilmenin hürlüğüne kadar bütün ilklerimi burada yaşadım. O yüzden olsa gerek, yaz tatillerinde birkaç haftalığına gittiğimiz ata memleketinde dahi buranın özlemiyle mızmızlanırdım.

Her şeyin yolunda gittiğine inandığımız buradaki dördüncü yılımızda, bir ay ara ile dedemi ve baba­annemi kaybettik. Bu sancı, bütün aile fertlerinde dermanı olmayan bir ur gibi kalakaldı. Tabii ben, bir kamera misali tüm mahalle ahvâlini görüntüleyen penceremizi, babaannemden miras kalan yaz günlerinde de mesken edinmeye başladım. Sonra sonra annemin de bu mekânın ortağı olduğunu, acı bir hatıra olarak hatırlarım. Pencere görüntüsünde meydana gelen geçişler, zannımca her insanda

bir mazi albümünden ansızın çıkan yakınının ya da anılar koridorunda açılan bir sahifenin etkisini uyan­dırıyor. Belki de bu, bütün sıkıntılı zamanlarda varıp dayandığımız teselli yurdu olmasında, pencerenin rolünü daha bir faal kılıyordu.

Beni bu şehirli yapan hasletlerin başında, birkaç dakikalık yürüyüşle alabildiğine yeşile çalan kırları, kıvrıla kıvrıla akan berrak çayları ve bunların beslediği çalılıklardan, tefekkürvâri bir eda ile çıkan böğürtlen ve cüveklerin başıboşlukları geliyor. Yeşilin tekke duyumsamasıyla suyun derviş zikrini andıran sesine tanık olup, doğallığından hiçbir şey kaybetmeyen bir cüvek salkımıyla ağzımı tatlandırır; belki saatlerce bu saklanmış mekânın içinde ‘şehirdeki ben’in kaybolmasını, keyfimce yaşardım.

Şimdilerde tüm bunların bendeki izdüşümü, bu dünya deveranının da penceremizdeki ani geçişler kori­dorunun bir menfezi olduğunu salıklıyor.

Otuz ikinci dünya yılını gerilerde bıraktığım şu günleri, hâtıralarımı canlandıran vakitler olarak yâd etmek gerekir. Babamı on üçüncü yüzyıldan kalma o dervişân kılıklı adamla gördüğümde on iki yaşıma yeni girmiştim. Bir elimden babam, bir elimden de bu asırlık veli tutmuş; beni, bu karmakarışık odalar ve koridorlarla örülü, yabancısı olduğum mekâna getirmişlerdi. Her eşyada, o zamana dek bulamadığım bir gizemlilik vardı, insanlar, dışarıda gördüklerimin paralelinde değildi. Hayat adına yapılan herhangi bir meşgaleye şahit olmadım. El üstünde tutuluyordum. Açık söylemem gerek; benim kanım da, kanımdan olmadıkları halde -öyle mi acaba-, onlara ısınmıştı.

Saklı mekânda bulduğum yeşili, bu dergâhın bahçesinde daha ziyade tattım. Asma çardaklarından sar­maşık güllerine; çimenlerde peyda olan papatyalardan Osmanlı lalelerine kadar birçok nebatat, alışılma­dık ahengiyle bu bahçenin gizemi gibi duruyordu. Rahmetli babam, iki avucuyla yanaklarımı kavramış, bir müddet gözlerime baktıktan sonra böylesine hayat dolu yeşili özleyen bir bahçıvan misali, beni bu yeşilin derinlerine doğru salıvermişti.

Şimdilerde küçük yüreğimin farklı olgulara çarptığı o günleri yeniden yaşıyor gibiyim. Benim buraya müda­vim olduğum yaşlarda bir çocuğu, bu sefer almaya giden benim. Tek fark var: Babamın yerinde babası.

Benim gördüğüm ‘eski adam’ı, şimdi o, bende görecek. Şaşkın mı; yoksa nazlı mı davranacak? Ya da ben gibi teslim mi olacak? Bunlardan ikisini yapması, bizce olması gereken bir hâl. Lâkin ortadaki duygu hâkim olmuşsa yüreğine, bulunduğu yeknesak hayat üzre devam edecek. Bu, onun iki taraftan birini seçme sınavıdır. Benim vazifemse bu seçimin tanığı olmak. Teslim olması, aynı zamanda benim de bir sınav geçmişliğimi gösterecek. O yüzden uyku girmedi gözüme.

Gaz lambasını dinlendirip bir mum yaktım. Hücremin duvarlarına çarpan gölgelerin ortasına seccadeyi serip rekâtlarca namaz kıldım. Kendi durumumla birlikte buraya konacak olan çocuğun durumunu Mevlâ’ya arz ettim. Sınavlar geçip bu hayatın içinde umut taşıdığımı, daha da taşımak istediğimi dilen­dim. Testimi doldurup sunmaklığımın samimi olduğunu göstermek istedim.

Hücremdeki mum, gerçek Aydınlatıcı’nın ışığının vuruşuyla etkisini kaybedene dek secdede kayboldum. Onunla birlikte ölümün kardeşi, beni esir aldı.

Kendi vücudumdan ayrılıp babamla buraya geldiğimiz yolu takip ederek yürümeye başladım. Beni peşinden sürükleyen, kendi uzuvlarım değil gibiydi. Derken yıllar önce ayrıldığım mahalleye ulaştım. Değişmeyen tek şeyin dergâh olduğunu o zaman anladım. Kapının önünde kaç vakit bekledim, bilemiyo­rum. Tokmağa, çocukluğuma duyduğum özlemle dokundum. Sırlanan kapının ardında ilk beliren Feride ablamdı. ilerlemiş yaşı, avurtlarında çizgiler belirtmişti. Pek tabii beni tanıyamadı. Zaten öyle bir gayret içine girmediği de yüzüme bakmayışından belliydi. Biraz sonra, bıraktığım muzipliğinden hiçbir eser kalmayan Mehmet ağabey göründü. Yanı başında, aynı adımlarla onu taklit etmeye çalışan bir çocuk vardı. Kıvırcık saçlarını sağa sola savurmuş, yeşile çalan gözleriyle gülümseyen, yıllar önceki beni hatırlatan bir filinta…

Ben gelmezden evvel içerde neler olup bitti bilemiyorum; ancak ortalıkta bir garip suskunluk vardı. O zaman düşündüğüm şey, aynı durumun benim gidişimde de yaşanıp yaşanmadığıydı.

Bir tablo çizmek gerekirse; derviş, baba ve çocuk üçlemesi kâfi.

Bu yazıyı paylaşın