Gece…
Aşk…
Meyve…
Bulut…
Oksijen…
Yine başladı sızı hep kanayan yara depreşti. Dünya en
güzel elbiseleriyle geçip meydana, salındıkça salındı
insan olmanın zorluğunu düşündüm asırlarca hayvanları
İzledim sürekli,  ne kadar da konforsuz yaşıyorlardı

“Hep aşağıya mı bakıyorduk?
Oysa…
Gözlerimizi yukarıya çevirmedikten sonra asıl görmemiz gerekeni göremeyecektik hiç.”
Her şeyin kayıp gitmesi dağlar-tepeler aşarak benden durduramıyordum.
Mevsimler üçer-beşer kovaladılar birbirlerini, bana seyretmek düştü hep.
Bardaktan boşanırcasına yağdı üzerime yaşanacaklar, sendeledim.
Sorulara nasıl cevap vereceğimi uzun uzun düşündüm; sorular geçti gitti, ben hâlâ aranmadaydım.
Yollara yeni yollar eklendi; yaşlı ağaçlar kesildi, fidanlar dikildi yerlerine; yeni sokaklar, yeni mahalleler, yeni apartmanlar, yeni meydanlar…
Hepsi hayatın içinde yerini alıverdi. Her değişim ilerlemenin işaretiydi, ben anlamadım.
Bir bir artıyordu sayısı okuduğum kitapların. Bir bir artıyordu anlamını bildiğim kelimeler. Bir bir artıyordu geriye bıraktığım anılar.
Zaman, bana selam vermeden üstelik “bir deli sevda” hızıyla aktı… Aktı… Aktı…
Saksıdaki çiçekler büyüdü, hayatı daha fazla sırtlanamayacaklarını anlayınca hissettirmeden küçüldüler ve dönmemek üzere toprağa döndüler.
Kaç gömlek eskittim, kaç eteğin modası geçti, kaç renge boyandı vitrinler? Saymadım hiç.
Şimdi geriye dönüp baktığımda fark ediyorum her şeyin ne kadar da geçici olduğunu ve acıyor bir yanım.
Yaşadıklarıma mı? Yaşayamadıklarıma mı? Yaptıklarıma mı? Yapamadıklarıma mı? Yitirdiklerime mi? Yengilerime mi? Yenilgilerime mi?
Ağladım. Ağladım. Ağladım.
İçimden taşanları bir yere biriktirmeliydim yoksa kanatlanıp diyar diyar uçacaklardı uzaklara. Sandıklara baktım, dizebileceğim en güzel çeyiz olurdu bu.
Evimin her köşesini süslerdim onlarla.”Bunlar benim en kıymetlilerim”  derdim insanlara.Bakın bu mutfak masasını süsleyen örtü, çocukluğumun portakal ağaçları arasından.Şu, şu yastık kılıfları babamdan yediğim ilk ve son tokattan.
Şu vitrin takımı ninemi kaybettiğim günden. Ve daha neler neler hatırladıkça da tatlanıyor yaşanmışlar, mecburen yüzüme bir tebessüm kondurup el sallıyorum gidenlere. Biliyorum ki onlar için yapabileceğim hiçbir şey yok. Bakışlarımı, geçmişin bana öğrettikleriyle renklendirip ileriye çevirmeliyim.
Yarınlardan ümitvar olmak…İnancın gölgesinde yürümek…Her doğan güneşi bir lütuf görmek…
Biliyordum her şey benim içindi rüzgar.
Sahip oldukları içgüdülerine diklenmek diye bir duygu bilmiyorlardı yavrular, doğar doğmaz ayaklanıyor, sabahtan akşama, akşamdan sabaha ağlamıyorlardı.
Aman üşütecekler… Aman düşecekler… Aman korkacaklar…
Telaşını hiç yaşamıyordu anneleri.
“O’ndan geldi, O’na gider” tevekkülünü benden daha iyi hissettikleri bir gerçekti.
İdealleri yoktu, “yarına nasıl çıkarım” endişesine hiç kapılmıyor, evlerine kapanıp kapı kilitleme telaşına düşmüyorlardı.
“Komşunun yeni oda takımı var” cümleleriyle bozmuyorlardı günün havasını.
“Şiişşşt duydunuz mu?” diye başlayan fısıldaşmalardan haberleri bile yoktu.
Gülmek için mizaha ihtiyaç duymuyorlardı. Vesaire… Vesaire…
Kayboldum.Üstelik bir-üç-beş kere değil.
Bir mağara buldum sığındım; korku bütün sesleri, bütün görüntüleri bine katlayarak çıkardı karşıma.
Bir sevda buldum sığındım; hep daha fazlasını, hep daha fazlasını istedi benden.
Bir dost buldum sığındım; yön çizdi yarın’ıma.
Bir yalnızlık buldum sığındım; vesveseler üşüştü başucuma, bunaldım kendimden.
Ne türküler dindirdi fırtınamı.Ne örtüler gizledi bakışlarımı.Ne duvarlar çizebildi sınırlarımı…
Oysa bir O’na yönelmeliydim. Kendimi bulduğumda bir yolun başındaydım.Elimde bir demet beyaz papatya…
“Yeniden” diyerek atılmaya hazırlanıyordum hayatın geri kalanına.
Belki üç gün, belki de beş… ne fark ederdi artık labirentler yoktu; çıkmazlar, kör düğümler,  pamuk ipliğine bağlanmış mutluluklar…Nafile… En kısa zamanda içimi kemiren kurtlar çoğaldı. Çoğaldı. Çoğaldı.
En karamsar maskemi takıp yüzüme dolaştım sokaklarda.
Elimde papatya yerine, her yanı diken gül dalı… Zamansa kaçıyordu hep geri, hep geri. Kimsenin beni beklemeye niyeti yoktu.
Özlemlerim kağıt sayfalarına akmaya başladığında, “ben güzele güzel demem/güzel benim olmayınca” terennümüyle sarmaş-dolaş hayat üzerindeki raksımı sürdürmedeydim.
Her güzele güzelliğini verenin ona bakan gözlerin olduğunu öğrendiğimde yeşil baharın doğuşu başlamıştı.
Ben bir türlü doğamamıştım yeniden hayata merdiven dikti basamaklar, çıkmakla bitecek gibi değildi üzerimde yıldızlı gökler yerine, onun sisli versiyonu uzanıyordu.
Ne bekliyordum?Sarışın, mavi gözlü bir kitap mı, bana ait olan?
Kelimeler dörtnala kaçarken benden, paragraflar arka tarafta kulis yaparken kendi aralarında, kalemler evin en ücra köşelerinde gizlerken varlıklarını…
Ne kadar mümkündü bu? Hayallerim bile valizlerini toplayıp uzun bir tatile çıkmıştı.
Düşlerim karanlık bir perdeden ibaretti ve ben daha hayata tutunamamışken kelimelerle aramdaki gerginliği çözmeye çalışıyordum.
Günler… Haftalar… Aylar… Ve yıllar… Mazinin sıcak memleketlerine yerleştiler.
Ben her şeyi demlenmeye bırakıp, adam gibi yürümeye başlamalıydım artık, elimde bir büyüteç…
Hayatın bana getirdiklerine daha bir itinayla bakmak için.
“İlle de anlamak için kıymetini, kaybetmemiz mi gerekiyor?”

Bu yazıyı paylaşın