“Bir mağaraya benziyor bakın. İçeride su var, inanılmaz bir yeraltı geçidi gibi. Harika görünüyor” diyen kadın mağarada çınlayan sesinden hoşnut gerisinde dolanan küçük kızı ve uzun boylu adamı çağırıyordu. Dokuz yaşlarındaki küçük kız koşarak geldi ve mağaranın bir insanın sığabileceği boyutlardaki girişinden atlayıverdi. Tam o sırada oldu işte, içeriden adamların sesleri gelmeye başladı. “Bunlar da nereden çıktı?” diye fısıldadı kadın korkuyla. Birkaç metre ötede kara giysili garip adamlar tuhaf bağırtıları eşliğinde onlara doğru koşmaya başlamışlardı bile. Kızın koluna yapıştığı gibi mağara girişinden dışarı fırlattı. “Çabuk koş haber ver, buradan kaçmalıyız” diye bağırdı. Mağaranın ağzına kocaman bir kayayı dayamaya çalışırken içeriden gelen sesler yakınlaşmış bir el küçük bir boşluk bulup ona doğru uzanmıştı. Kadın irkildi. Ürkütücü bir canavarın elini andıran bu elin kendisine dokunduğu an bedeninin eriyip toprağa karışacağını sandı. Eli orada bırakıp “koşun!” diye bağırdı, arkalarında yükselen dik dağın patikasını göstererek. “Koşun, geliyorlar.” Kız ve uzun boylu adam ve kadın kuru toprak üzerinde toz kaldıra kaldıra tırmanırken sürekli geriye doğru bakıyorlardı. Patikanın düzleştiği tepeye varmalarına daha varken mağaranın girişindeki taşın gürültüyle yere düştüğünü duydular. Kara giysili adamlar bir karınca sürüsü gibi dışarıya akıyordu. Korku katlandı, daha katlandı, artık yüreklerini taşıyamayaclardı sanki. Ayakları kayıyor, elleriyle kuru çalıların köklerine yapışıyorlar, tepeye varmak için tüm enerjilerini kullanıyorlardı. Kötünün ne kadar hızlı yayıldığını o güne kadar biliyor olsalar da bu kadar yakından bir kötü’ye tanıklık etmemişlerdi. Kadın, adı Neym olan kızı önlerine doğru iteleyip “çık yukarı hemen” diye bağırdı. “Çık yukarı ve koş, hiç durmadan koş, geliyorlar. Kaçmalısın.” Neym korku içinde hafif bedenini patikadan yukarı hızla atıverdi. Az ileride başlayan ormana ulaşabilirlerse kurtuluşu düşünebilirlerdi. “Çabuk olun, saklanabiliriz” diye seslendi. Arkadan gelen kara adamlar homurdana homurdana yaklaşıyorlardı. Çok yakındılar. Bir el mesafesi belki, bir adımlık uzaklık hatta. Neym durdu. Mağaradan taşan karınca sürüsü adamların çokluğuna ve yeraltından çıkışlarına şaşakaldı. Sonu yok gibiydi. Yerin altı demek bu kadar büyüktü. Daha neler vardı kim bilir. “Bir şey yapmalıyım” diye düşünürken kadın ve uzun boylu adam düzlüğe vardılar nefes nefese. “Durmayalım, koşun” dedi kadın. Yaklaşıyorlardı. Birazdan ellerini uzatsalar omuzlarına dokunabileceklerdi. Neym, “aşağıdan yukarı” diye fısıldadı arkasını dönüp. “Aşağıdan yukarı.” Kara adam gelip tam karşısında durunca belli belirsiz çirkin bir gülüşün yüzüne yayıldığını gördü. İçi acıdı Neym’in bu gülüşe. Hâlâ içinden tekrar ediyordu, “aşağıdan yukarı.” Adam kaba ve çirkin elini Neym’e uzatınca eli görünmeyen bir şeye çarptı. Şimdi Neym ve kara adamların arasında boydan boya, aşağıdan yukarıya cam uzanıyordu. Nereye kadar? Göğe kadar belki. Oradan da uzağa belki… Kadın ve uzun boylu adam bunu farkettiğinde yeniden “koşun, buradan kaçmalıyız” diye aynı anda bağırdılar. Ormana doğru koştular. Kara adamlar ellerindeki kara sopalarla cama vuruyorlardı. Kaçan üç kişi bir şangırtı duyduğunda ormanın kesifliğine karışmışlardı. Ağaçların arasında ve ağaçların serinliğinde güneye doğru hiç durmadan gittiler. Neym, her an “aşağıdan yukarı” diyordu. “Aşağıdan yukarı. Aşağıdan yukarı.” Onların gerisinde cam kalkanlar sıra sıra oluşuyordu her “aşağıdan yukarı” tekrarında. Orman içlerinde cam kalkanlar şekil değiştirip cam ağaçlara dönüşmeye başlamıştı, fakat kurtulma telaşı içinde olan bu üç kişiden hiçbiri yükselen cam ormanı farketmeye zaman bulamadı. Hiç durmadan hep ileriye gidiyorlardı. Ardlarına düşmüş olanlar göremedikleri bu cam ağaçların keskin uçlarından derin yaralar alıp bir bir yere serildiler, ancak koşmaya devam eden bu üç kişi bundan da habersiz kaldı. Kuzey Cam Ormanı hakkında yazılmışların başlangıç noktası tam da bu tarihe denk düşer. Kimse görememiş olsa da bugüne değin Kuzey Cam Ormanı oralarda bir yerde tekinsiz kişilerin yolunu kesmeye devam ediyor. Neym ve yanındakiler en güneye inip yerleştiler ve bir daha kuzeye çıkma cesaretini hiç bulamadılar kendilerinde. Korkuyu yaşayanlar arasına isimleri geçtiğinden olsa gerek kimseye güvenmediler ya da güvenemediler. Mağaralardan uzak durmayı tercih etmiş olsalar bile, yaşamaya karar verdikleri şehrin etrafını kuşatmış olan azîm dağlar mağaralarla doluydu. Her birinin bir adı, her birinin bir öyküsü, hatta her birinin sayısız efsanesi vardı. Ama onlar hiçbirine kesinlikle ufacık bir ilgi göstermediler. Öğrenmişlerdi mağaralardan da yeraltından da fersah fersah uzak durulmalıydı. Tarihin aylardan mart’ı, günlerden salı’yı gösterdiği birgün, bir adamın çarşı girişinde oturmuş “Öykü satıyorum” dediği duyuldu şehirde. “Öykü satıyorum. Kim öykünün parasını öderse, ona onun öyküsünü anlatıyorum” diyordu. Yüzü, başına doladığı bir bezle örtülü, sadece gözleri görünüyordu. Biraz karanlıktı, biraz bu dünyadan uzaktı; biraz garip, biraz acîp, biraz da huzursuzluk saçan bakışları vardı. Neym “Bir insan neden öykü satar?” diye sormadan edemedi. “İnsanlar neden öykü satın alır peki?” diye sordu annesi. Neym bunun da cevabını bilemiyordu. Ancak merakının önüne de ne ettiyse geçemedi. Yaşlı mı genç mi olduğunu bir türlü anlayamadığı, arka bahçeden köşesi görünen köhne evin bahçesinde oturup sadece okuyan adam Şekip Efendi’ye sormak geçti aklından. Aldığı cevap durumun garipliğine gariplik katmaktan başka bir şey yapamadı: “Artık satılmayan ne kaldı ki?” Bu doğru muydu? Her şey satılabilir miydi?Neym soradursun sorularını zincirleme, bir sabah kendisini çarşı girişinde buluverdi. Adam oradaydı işte. Usulca onun yakınında bir yere gidip durdu. Adam yere oturmuş, önüne kirli bir bez parçası sermişti. Bez parçasının üzerinde degişik yönlere giden farklı çizgiler vardı. Çizgilerin her biri başka renkte ve başka kalınlıktaydı. Her bir çizginin başladığı ve bittiği yerde bir rakam yazılıydı. “Garip” diye mırıldandı Neym. “Daha önce hiç böyle bir şey görmemiştim.”Adam kpırdanmadan, yüzünü ona dönmeden, sanki ses ona ait değilmiş gibi ya da sözler Neym’e doğrultulmamış gibi; “Ne ilk ne de son” dedi.Neym irkildi. Farkında olmadan her tarafına bakınıverdi hızla. Başını kaldırıp göğe döndüğünde yüzünü, bir grup göçmen kuşun daha güneye yöneldiğini görüp, “Burası kaçmak için uygun bir yer değil miydi yoksa?” diye düşündü.“Hiçbir yer…” dedi öykü satıcısı.Neym yine irkildi, bu kez daha ürkütücü bir hâldi bu. Buradan gitmeliydi, acilen, çabucak, duraksamadan, oyalanmadan. Gitmeli, annesine yeterince kaçmadıklarını söylemeliydi. Tam adımını atacakken adam ani bir hareketle başını ona doğru çevirdi. Neym olduğu yere saplanırken bütün çarşının sesini sanki gök yutuvermişti. O gözleri ömrü oldukça unutamayacak, hiçkimsenin gözlerine sırf bu yüzden bakma cesaretini kendinde hiç bulamayacaktı. “Öykü almadan gidemezsin” dedi adam, buz gibi bir sesle. Neym’in üşümemesi mümkün değildi. Titredi. “Bende sana ait bir öykü var, yıllar önce senin için yazılmış. Onu almadan gidemezsin.” Neym tüm cesaretini toplayıp önce yutkundu. Bununla korkuyu arka plana itebilmiş gibiydi. “Benim kim olduğumu nereden biliyorsun?” diye sordu.“Bilmiyorum” dedi adam. “Bende herkesin öyküsü vardır. Ben bu öyküleri sahiplerine vermek için gezerim.” Neym başladığı işi tamamlamaya karar verip adamın karşısına geçerek oturdu. Şimdi aralarında sadece garip bez parçası vardı. Çarşı silinmişti. Sesler kaybolup gitmişti. Bir tek Neym ve öykü satıcısı adam yerde bağdaş kurup oturmuş, önlerindeki bezin üzerindeki çizgilere bakıyorlardı. Adam heybesinden beş tane yontulmuş ufak tahta parçası çıkardı. “Al bunları, at bezin üzerine” dedi. Neym bir oyun oynadığı heyecanına kapılıp adamın dediğini yaptığında beş tahta parçasının beşi de farklı çizgilerin üzerinde duruverdi. Neym eve döndüğünde aklı karmakarışıktı. Beton duvarların, demir pencerelerin görüntüsü gözlerini ağrıtıyor; hiç durmayan rüzgarın çamlarla dansı başını döndürüyordu. Birinci tahta parçası: Sen.İkinci tahta parçası: Dündeki sen.Üçüncü tahta parçası: Bugündeki sen.Dördüncü tahta parçası: Yarındaki sen.Beşinci tahta parçası: Ölüm ve sen. Neym o an bıraktı her şeyi ve koşmaya başladı yine. Öykünün ne başını, ne de sonunu duymak istiyordu. Uzun sokakları geçti. Büyük köprüyü geride bıraktı. Yokuşları tırmanıp, inişlerde hızlandı. Evler, bahçeler, tarlalar, boş alanlar… bir su sesi kıyısında, artık daha ileri gidemeyeceğini bildiği yerde, kumların üzerine boyluboyunca uzandı. “Herkes öyküsünü kendi yazar” diye mırıldandı.