İçimizdeki Suriyeliler ve Vicdan Sorgulaması

Sosyolojik tahliller, bilimsel açıklamalar, tarihi gerçekler…Suriyeli sığınmacılar, mülteciler -adını ne koyarsak koyalım- söz konusu olduğunda hemen gündeme gelir. İnsanların birçoğu bir anda Ortadoğu, uluslararası ilişkiler ve tarih uzmanı kesilmeye başlar. Bu uzman kesilme ne acıdır ki çoğu zaman, bu insanların dertleriyle ilgilenmeyi gölgede bırakıyor. İşin gerçeği şu unutuluyor ki,  hiçbir tahlil, hiçbir izahat, hiçbir realite yaşanan acılara, meydana gelen sefalete, maruz kalınan trajediye kayıtsız olmaya gerekçe olamaz. Tahlil, tespit, izahat elbette yapılabilir, yapılacak, yapılmalıdır da, ama bir şartla: Manzaraya kayıtsız kalmamak kaydıyla.
Bugün, komşumuz Suriye’de yaşanan iç savaşın gerekçeleri, savaştaki taraflardan kiminin haklı, kiminin haksız olduğu, savaşın niçin bu kadar uzadığı, savaşın Suriye toplumu ve komşu ülke halkları nezdinde oluşturduğu travma gibi konular ele alınmalıdır, alınacaktır da. Ama bu konuların ‘’entelektüel-aktüel’’ gölgesine sığınarak sorumluluktan kurtulamayız. Zira herkes bulunduğu yerde, bulunduğu zamanda, gücü yettiğince ülkemize sığınan bu gariban, mağdur ve mazlum insanlara yardım etmelidir. Bu; insani, İslami bir görev, sorumluluk ve zorunluluktur.
Bu duygularımı sizinle paylaşmamı tetikleyen, geçtiğimiz günlerde bir yardım kuruluşunun temsilcisi bir arkadaşla İzmir’in Torbalı ilçesine bağlı Taşkesik Köyü’nde çadırlarda yaşayan Suriyelilere yaptığımız ziyaretti. Yaptığımız bu ziyarette Suriyeli mültecilerin içinde bulundukları olumsuz yaşam koşullarını ve bu insanların yaşadıkları travma ile ilgili gözlemlerimi yazmak için bilgisayarın başına geçtim ki televizyon kanalının birinin haber bülteninde bir restoran zincirinin İstanbul’daki bir şubesinde lokantaya girip müşterilerden arta kalan patatesleri yemek suretiyle karınlarını doyurmaya çabalayan üç çocuğun sözkonusu işyerinin müdürünce tekme tokat dövülmesinin haberi gösterilmeye başlandı. Bu haber,bazı kişiliklerde damlaya damlaya bir göl halini alan yabancı düşmanlığı kadar, merhametsizliğin ve vicdansızlığın da tavan yaptığını göstermesi bakımından anlamlıydı. Bu vicdansızlık vakası beni bir an Taşkesik’teki gözlemlerimden önce söz konusu habere götürdü. Zengin ve bol menülü bir lokanta… O lokantada müşterilerden arta kalan yemek kırıntılarını yiyen çocuklar ve bu çocukları bundan dolayı tekme tokat döven kara vicdanlı bir adam. Ve ölen insanlığın defin görüntüsü…
Ülkemize sığınan Suriyelilerin çektiği acılar kadar bu insanlıktan nasibini almayan müdürün sergilediği davranış üzerinde düşünülmesi gereken bir olgudur.
Söz konusu olayda bu insanlık dışı davranışla beraber,  lanetlenmesi gereken bir başka durum daha sözkonusu. O da müşterilerden arta kalan birkaç dilim patatesi yemeye çalıştıkları için tekme tokat dövülen, aşağılanan, hakaret edilen zavallı çocuklara reva görülen bu muamele karşısında lokantada oturan insanların hiç aldırmadan yemeklerine devam etmeleri ve adeta bir tiyatro gösterisini izler gibi yaşananları izlemeleridir. Zira zulme rıza göstermek de bir çeşit zulümdür. Kuşkusuz Ulu Önder’in buyruğu var:‘’Bir haksızlık gördüğünüz zaman elinizle, buna gücünüz yetmiyorsa dilinizle düzeltiniz. Buna da gücünüz yetmiyorsa kalbinizle buğz ediniz. Ama bu imanın en zayıfıdır’’ Bu hadis mezkur olayda tam da karşılığını buluyor ve haberde geçen olayda; mert, fedakâr, vicdanlı bir bayan ayağa kalkarak çocukları döven müdüre eliyle, koluyla engel olmaya çalışıyor. Zaman zaman bedenini kalkan yaparak küçücük çocukların acımasız adamın sert darbelerinden etkilenmemeleri için uğraş veriyor. Demek ki vicdan; kadın-erkek, genç-yaşlı, şehirli-köylü ayrımı yapmadan zaman zaman yer yer tezahür edebiliyor. İşte bu kahraman bayan, o görüntüde harekete geçen vicdanı temsil etmektedir.
Bu vicdan ki onca insanın yerinden yurdun edilmesine karşın, iki milyona yakın Suriyeli mazlumun, mağdurun güç bela da olsa Anadolu’nun ücra köşelerine, köylerine, kasabalarına, büyükşehirlerine yerleşmelerine; tarlalarında, atölyelerinde iş bulmalarına imkân tanımıştır. Bugün Türkiye’ye sığınan bu insanların bizim kadar onurlarının, haysiyetlerinin bulunduğu, hepsinin daha çok değil; dört yıl öncesine kadar, kendi topraklarında ekmeklerini alın teriyle kazanan şerefli bireyler olduğu, bunların tamamının sadece canını kurtarmak için buraya gelmek zorunda olduğu gerçeğini bilerek bunlara olan bakış açımızı belirlemeliyiz.
        Bu insanlar arasında kadın-erkek, mezhep-meşrep ayrımı yapmadan,‘’Neden kamplara gitmiyorlar?’’ ve ‘’Neden ülkelerinde kalmıyorlar?’’ sorgulamasını yapmadan, elimizden gelen yardımı yapmalıyız.
Zira Suriyeli mülteciler, sığınmacılar, savaştan kaçanlar… Adını ne koyarsak koyalım -içlerinde hırsızlık, fuhuş, kapkaç gibi işlere bulaşanlar olmakla beraber- bizim kardeşlerimizdir. Şanlıurfa’nın, Kilis’in, Hatay’ın, Mardin’in birçok ilçesi ortadan tel örgü çekilerek ikiye ayrılmıştır. Ceylanpınar, Nusaybin, Akçakale’de tel örgü ile ayrılan mahallelerin bir tarafının Türkiye, öbür tarafının Suriye toprakları olduğu, sınırın sembolik olduğu bu coğrafyanın kadim halkları aralarındaki yardımlaşma ve dayanışma duygusuyla hep tescillenmiştir.
 Öyle komik bir ayrım ki, tel örgünün bu tarafı Türkiye, öte tarafı ise Suriye topraklarıdır. Bu tel örgüler sadece Kürt ve Arap aileleri birbirinden ayırmayı hedeflemiştir. Ama kardeşlik, kan bağı engel tanımamış, geçen yüzyılın başlarından günümüze tel örgünün iki yanı arasında binlerce evlilik gerçekleşmiş, insanlar sınırın öte yanını vatanları gibi bilmişler.
Gelinen noktada Türkiye’nin doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine hangi etnik kökene, hangi mezhebe, hangi soya sopa, hangi eğitim düzeyine, hangi ideolojiye sahip olursak olalım insanlık bu mültecilere yardım etmemizi gerektiriyor. Bu; tarihî, insani ve en önemlisi de vicdani bir görevdir, sorumluluktur. Bahane aramak ve bulmak çok kolay. Ama bahane bulmak biraz –en azından yardım etme babında- ucuza kaçmak değil midir? Bir yangın düşünün. Her tarafı sarmış, insanlar var güçleriyle canlarını kurtarmaya çalışıyorlar. Siz o insanları yangından kurtarmak yerine yangınını niçin ortaya çıktığını ve o yangından kaçanların yangındaki payını sorguluyorsunuz. Zira bu durumda yapmanız gerek ilk iş, insanların dinlerine, milliyetlerine, cinsiyetlerine bakmaksızın onları yangından kurtarmaktır. Yangın bugün açlık ve soğuk şeklinde karşımızdadır. Açlık oluyor ve bu açlık yüzünde onlarca çocuk son nefeslerini veriyor. Soğuk oluyor ve onlarca bir yaşındaki, iki yaşındaki, üç yaşındaki çocuk grip yüzünden, zatürree yüzünden, bronşit yüzünden annelerinin kucaklarında hayata gözlerini yumuyor.
      Bu insanlar bizim misafirimiz. Her vicdanlı birey elinden geldiğince, dili döndüğünce imkânları elverdiğince bu masum insanlara yardım etmelidir. Usta yazar Nuri Pakdil, bir yazısında günümüz insanının en büyük sorunun vicdansızlığı olduğunu ifade eder. Vicdansızlardan olmamak için harekete geçmeliyiz. Beklemeden, hemen şimdi. Belki yarın çok geç kalabiliriz.

Bu yazıyı paylaşın