İstanbul’da Aydın-Halk İlişkisi

İstanbul’un dar sokaklarından bir yankı duyuluyor. ‘Yangın vaar. . .’ Bu ses duyulduğunda içler cız ediyor ve muhteşem bir yalı yine tarihe karışıyor. Çocuklar başta olmak üzere tüm mahalle o büyük yangını seyre geliyor. Arabalılar o gün iyi iş çıkarıyorlar; saray erkânını taşıyorlar bir bir yangının en güzel alevlerini gösterebilmek için.

Yangından çıkan her bir alev kiminin gözlerini kamaştırıyor, İstanbul semaları muazzam ateş toplarına sahne oluyor. Kiminin de yüreklerine kor gibi düşüyor her bir lav parçası. Çocukluğunun geçtiği bahçeye dalan gözlerden düşen damlalar söndürmüyor ne yalıdaki yangını ne de içindekini. Geriye kalan bir kül yığını, ucu bucağı yanmış birkaç eşya parçası bir de.

Yeni gün güneşin ilk ışıklarıyla karşılanıyor bir kenar mahallede. Evlerin önünü süpüren kadınlar, vapura yetişenler ve ellerine sıkıştırıp terlettikleri paralarıyla bakkala koşan çocuklar… Sinekli Bakkal’ın üst katındaki geniş pencereden dışarıya bakan Rabia, gelip geçenleri sayarken kim bilir hangi rüyalara dalıyor. Babası, etliye sütlüye karışmayan, eğlenmeyi seven belki de onu yürekten güldüren tek kişi, annesi sinirli, cahilâne, babasının kızı. Dedesinin silueti aklına gelince geri çekiliyor, titriyor. İmamlığın ulviliğine set çeken bu dede, kim bilir kaç gece kimleri rüyalarından uyandırdı. Müslümanlık cahillikle bağdaştırılınca böyle zorba bir görüntü çıkıyordu ortaya. Öte yandan sarayı ve Selim Paşa’yı düşündü Rabia. Abdülhamit hayranı Selim Paşa’nın devlet yerine koyduğu padişahın uğruna devrimci oğlu Hilmi’yi bile feda etmeye hazırdı. Genç Türkler, şiddet yanlısı aydınlar… Doğu’ya arkalarını dönüp Batı’ya hayran aydın zümresi.

Osmanlı ağacının köklerinin çürütüldüğü bu zamanda kurtuluşu ağacı kesmekte görenlerdendi, Hilmi ve arkadaşları. İslamlılık köklerini felsefe yaparak çürütmeye çalışanlar, insancıl olanı getirme sevdasındaydılar. Rabia hafifçe gülümser: “Ne iyi insandır Vehbi Dede…” Manevi kuvvetlerin gücüne inanan bu halk, teslimiyet içine girer ve sürûr bulur. Yangınlar devam ededursun, Abdülhamit sıktıkça sıksın, Genç Türkler her gün yeni bir şiddet eylemi planlasın hatta tutuklamalar, sürgünler, jurnaller alsın başını gitsin, yeter ki insanın iç huzuru bozulmasın… Rabia o gece uyuyabildi mi, bilmiyoruz ama devrilen bir ağacın meyvelerini toplamak için koşuşanları müşahede edebiliyoruz.

Sinekli Bakkal Mahallesi; kahvesi, çeşmesi, imamı ve tulumbacılarıyla bir Türk mahallesidir. Osmanlı-İslam değerleri de bu fakir mahallede yaşamaktadır. Saray çevresi ise Batı taklitçiliğinin ve yozlaşmasının yanı sıra ahlaksal çöküntü, gaddarlık ve hırsızlık mekânıdır. Rabia’nın bu iki dünya arasında Peregrini’nin müziğinden etkilenerek mevlidin okunuşunu değiştirmesi de normaldir. Halide Edip Adıvar, İstanbul’da 2. Abdülhamit dönemindeki Türk toplumunun resmini Sinekli Bakkal ile tablolaştırır.

Yakup Kadri’nin Kiralık Konağı, Selim Paşa konağına pek uzak sayılmaz. Rabia’dan Seniha’ya yaşanan geçişlerde Osmanlının değişimi gözler önüne serilir. Aydınlarımız fikirleriyle giysilerini yarıştırırlar bu dönemde. Osmanlı’nın içinde bulunduğu çalkantılı dönem Seniha’yı da sarsmış, yürüyüşünden oturuşuna, kıyafetlerinden düşüncelerine kadar her yönden etkilemiştir. Batı’ya duyduğu bu alaka Faik Bey’i de kendine çekmiş, her şeyi göze alarak onunla beraber olabilmiştir. Ahlaki olan her şey rafa kaldırılmış, zevk ve sefa had safhaya çıkmıştır.

Seniha’nın düşünceleri elbette Rabia’dan çok farklı olacaktı. Deli dolu yaşamıyla etrafında pervaneler estiriyor, her isteğinin olmasına zemin veriliyordu. Ailesinin vurdumduymazlığı, kararlarında serbest bırakılması; ‘özgürlük’ adına değerlerimizden kopuşu getiriyordu. Seniha için hayatının bir anlamı yoktu, hassasiyetlerini yitirmiş avare dolaşıyordu. Her geçen gün toplumdan uzaklaşıyor, bir üst sınıf olduğunu adeta haykırıyordu. Çünkü yaşadığı zemin bunlara olanak veriyordu. Yalnız ona yitirilen değerleri gösteren Naim Efendi’ydi.

Hasta Osmanlı, Naim Efendi’yle özdeşleşiyor, her geçen dakika gemi su alıyordu. Seniha’nın ailesi geçiş döneminin tam ortasında kalıyor, gemiyi ne batırıyor ne de kaldırmak için uğraş veriyordu. Diğer taraftan Naim Efendi’ye uzanan bir el vardı: Hakkı Celis. Gemiyi kurtarmak için bir umut kaynağıydı belki de. Ona göre ‘bu Seniha’lardan, Faik Bey’lerden; Naim Efendilerden, Sekine Hanım’lardan müteşekkil bu karışık ve çürümüş âlemin’ geleceğin Türkiye’sinde yeri yoktu.

Osmanlıda yangınlar devam ediyordu, yalılardan ayrılanlar Şişli’deki apartmanlara taşınıyordu. Yalıdan apartmanlara geçişler bu kopuş öyküsünü daha da somutlaştırıyordu. Halkın sorunlarına eğilmeyen aydın, kendisini fildişi kulelerinde besliyordu. Yakup Kadri’nin Yaban’ında Ahmet Celil’in köylüye yaklaşımı da yine bu doğrultudadır. Kendisi birçok yeri gezmiş, dolaşmış, okumuş ve kendisini aydın olarak tanımlamıştır.

İstanbul’un en gözde yerlerinde yaşayan halkla dahi aralarında bir uçurum olan aydın sınıfının, Anadolu’nun köylerinde yaşayan halkla arasında mutlak bir kopukluk olacaktı. Yaban olarak tanımlanması da buradan kaynaklanmaktadır, ne o derdini paylaşabilmekte ne de köylü onun derde derman olacağına inanmaktadır. İçinde taşıdığı devrim hareketini köylülerde bulamayan Ahmet Celil, onları şimdiye kadar yapılmayan bir tasvirle doğadan benzetmelerle anlatır. Köylüden bu kadar acımasızca ve nefretle bahsederken, en çok da onların cahilane dolduruşlara inanmalarına kızıyordu. Devrimleri benimsemeyen ve geleneklerine bağlı bir Anadolu köylüsünün mutlak yeniden inşa edilmesi gerekiyordu. Aynı vatan topraklarını paylaşan insanların aralarındaki iletişimsizlik, kalenin içten fethedildiğini gösteriyordu.

Ahmet Celil, kopukluğun nedenini aydınların aydınlatmamasına bağlamakta haklıdır; fakat öne sürdüğü fikirleri bulandırmaya yetmiştir.

Yangınlar bitmiş, apartmanlara taşınılmış ve ortalığı sessizlik kaplamıştır. Ne var ki düşüncelerdeki aforizmalar devam etmektedir. Büyükada’da Ferit buhranlar yaşamaktadır; hedonist, şüpheci, dinsiz ve hatta nihilisttir. Ruhsal dengesi pek yerinde olmayan ve delilik korkuları geçiren bu genç, karşılaştığı olayları çözemeyip buhranlar içinde yaşar. Bir süre tıp okumuş daha sonra felsefeye geçmiş, zeki biridir. Fakat maddi yönden doyum ona inhiraflar getirmiştir. Batı’nın salt akıl yaklaşımı ruhu boşluğa salmakta, Doğu’nun maneviyatına ihtiyaç duyulmaktadır. Nitekim Matmazel Noraliya’nın ruhu ile Aziz Bey’in yardımı sayesinde fikirleri ve kişiliği değişir, ruha ve Tanrı’ya inanarak hakikati mistik bir felsefede bulur, huzura kavuşur.

Avrupalılaşma ahşap binaların ve ahşap kafaların yıkılması ve betonlaşmasıydı. Kalpleri yumuşatacak olan ancak ruhların sükûnetiydi. İnsanın ben’ini aşması, Tanrı’da yok olmasıydı son basamak. Peyami Safa “‘Ben’ kendisini ‘biz’e ve ‘biz’den daha üstün bir perspektife doğru aşmalıdır. Taazuvun şartı transandastır. Yoksa ben’lerin çarpışması ve boğuşması içinde parçalanma mukadderdir. Fertten millete, milletten insana, insandan Allah’a doğru aşmanın merhalelerini idealleştirmeyen ve kendi ölçüsünü yalnız kendisinde (fertte veya külli insan mefhumunda) bulan insanın nasibi bugünkü dünya katostrofundan başka nedir?” (s.191) diyerek zamanla sorunu toplumsal ve ahlaksal düzeyden daha metafizik düzeye çeker.

Nazife Şişman’ın yorumuyla, 19. yüzyıldaki bütün yazarlarda Doğu erkeği temsil edilir; Batı’da ise kadın yazarlar kadını temsil eder. Erkek kadına hükmedebilir, Osmanlıda düşünce bu şekildedir, yani Batı’ya hâkim olunabilir. Fakat bir süre sonra fikir değişir, bu yaşlı adam genç kızın ağına düşer. Kız fettan çıkar ve erkekler Batı meraklısı kadın peşinde koşar. Rabia’nın mistik yaşamından Kiralık Konağa, Yaban’dan Ferit’e işlenen tema hep bu iki cins etrafında dönmektedir. ‘Doğu’nun kâmil aklıyla Batı’nın fikrini evlendirmek’ belki de en doğru çözüm olacaktır.

Kaynakça:
1)Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, Berna Moran, İletişim Yayınları
2)Türk İnkılâbına Bakışlar, Peyami Safa, Ötüken Yayınları
3)Matmazel Noraliya’nın Koltuğu, Peyami Safa, Ötüken Yayınları
4)Kiralık Konak, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, İletişim Yayınları
5)Yaban, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, İletişim Yayınları
6)Sinekli Bakkal, Halide Edip Adıvar

Bu yazıyı paylaşın