Kadın Gönlü*

**Necip el-Keylâni

*** Recep Cinkılıç (Çeviren)

Süreyya yatağında kımıldadı, eliyle solgun yüzünü ve kırışmış alnını yokladı, sonra derin bir ah çekti, doğrulup kalkmak istedi ama bitkin ve terli kolu bu isteğine cevap vermedi. Yeniden uzanmak zorunda kaldı, hıçkırarak ağlamaya başladı. ‘Hüseyin’ Süreyya’nın ağlayışını duyar duymaz yatağına doğru koştu, yanına eğildi ve titreyen ellerini şefkatle tutarak şöyle dedi:
” Neyin var Süreyya? Ağlıyor musun? Hayır. Hayır. Doktor durumunun eskisinden daha iyi olduğunu söylüyor.”
Süreyya ıslak kirpiklerini yumdu ve önemsemez bir halde: “Benim durumum mu? Kim söyledi iyi olduğunu? Gerçekten durumum iyi. Fakat… ” Sözünü tamamlamaya çalıştı, ancak aşırı derecedeki halsizliği ve o anki duyguları buna engel oldu. Hüseyin’e bugüne değin ilaçların bir faydasının olmadığını, kahrolası karaciğer hastalığına yakalandıktan bu yana geçen bir yıllık süre zarfında en ufak bir iyileşme hissetmediğini söylemek istemiş ama söyleyememişti. Artık yaşamını çeşitli ilaçlarla sürdürüyor, günlerini kara bahtının elinden sanki zorla çekip alıyordu. Süreyya kısa bir sessizlikten sonra mırıldandı:
—Allah senden razı olsun Hüseyin, seni de çok yoruyorum.
—Neler söylüyorsun sen? Böyle demen büyük ayıp, yalvarırım bir daha ayni şeyleri duymak istemiyorum, ben senin kocan değil miyim?
—Doğru söylüyorsun, ancak, benim yüzümden karşılaştığın ekonomik sıkıntıyı unutamıyorum. Hani o her zamanki gibi takim elbiseni bile henüz alamadın.
Hüseyin, Süreyya’nın solgun ve içeri çökmüş yanağını şefkatle okşarken güldü ve:
-Seni üzen şeyin hepsi bu mu canim? Takim elbise, sadece takim elbise mi? Bir an önce iyileşmeni ne kadar istiyorum bir bilsen. Bunun karşılığında insanların önünde avuç açmayı bile göze alırım.
—Ah… Hastalık korkunç bir canavar gibi, elimizde avucumuzda ne varsa alıp götürüyor. Mallarımızı, mutluluğumuzu, her şeyi… Yine de doymak bilmiyor.
—Sabret canım.
Hüseyin, Süreyya’ya baktı; Süreyya’nın gözleri kapanmış, dudakları birbirine yapışmış, birdenbire üzerine belli etmemeye çalıştığı bir sıkıntı çöküvermişti. Hüseyin şefkatli bir sesle sevgilisine:
-Acı çekiyorsun, sana sakinleştirici bir ilaç getireyim mi?
-İlaçlar… Hayatımızın tamamı ilaçlarla dolu. Sanki sürekli uyuyanlar gibiyiz. Sadece ansızın bir hastalığa yakalandığımızda veya başımıza bir felaket geldiğinde uyanabiliyoruz. Artık ben de uyanmaya karar verdim. Bütün çektiklerime rağmen hayatimin geri kalan günlerini gözlerim açık geçirmek istiyorum. Duyuyor musun Hüseyin?
Daha sonra kısık bir sesle mırıldandığı su sözler Hüseyin’in kulağına yıldırım gibi düştü:
—Hüseyin…
—Evet..
—Evlenmelisin.
Hüseyin şaşırarak yerinden fırladı, istemeyerek de olsa hafifçe gülümseyerek:
—Şaka mı yapıyorsun?
—Niçin konuşmuyorsun? Bu herhalde hoşlanmadığım bir şaka olmalı.
Süreyya kocasının yüzüne bakmaksızın, onun söylediklerine hiç aldırış etmeden, sanki hiçbir şey işitmemişcesine konuşmasını sürdürdü.
—Behiye’yi sana istedim. O, arkadaşım ve ayni zamanda teyzemin kızı, sonra terbiyeli ve güzel de. Dün beni ziyaret etmeye geldiğinde onu görmedin mi?
Şaşkınlıktan Hüseyin’in gözleri yuvalarından fırladı, ağzı bir karış açık kaldı, kısa bir süre sonra kendine geldi, odanın dışına doğru koştu, gözlerinden iki damla yas süzüldü. Süreyya ise sakin ve rahatlamış bir şekilde:
“Niçin? Niçin onu gençliğinin baharında bekar bir halde bırakayım ki? Ben nasılsa bugün yarın öleceğim, o elbette evlenecek, üç yasındaki küçük kızımla birlikte bir rahip gibi yasayamaz ki. Kimin sabahlara kadar o yavru için uykusuz kalabileceğini bilmeden içim rahat etmez ki…”
Süreyya gözlerinden süzülen yaşları sildi, mazide kalan, parlak, hayat dolu gençlik günleri, hastalığa tutulduktan sonra kuru bir dal gibi yok olup giden mutlu hatıraları gözünün önünde canlandı. Yerini er ya da geç başka bir kadının alacağı düşüncesi aklına gelir gelmez, hastalığın ciğerine verdiği acıdan daha şiddetli bir acı duydu; sanki acımasız bir hançer yüreğini parçalıyordu. Ve söyle devam etti konuşmasına:
-Zararı yok, Hüseyin samimi ve vefakar biri olarak bildiğim Behiye ile evlenirse kızım için rahat bir yasam temin etmiş olacağım. Bu önemli bir konu. Ayrıca Hüseyin onunla birlikteliğinde yokluğumu az da olsa aratmayacak birini bulmuş olacak. Son.. Sonra Hüseyin dün Behiye’ye sevgi dolu bir yüzle gülümsüyor, onunla sohbet ederek beğenisini belli ediyordu. Ayni zamanda benim kendisini görmediğimi sanarak ona gizli gizli bakışlar fırlatıyordu. Zavallı Hüseyin! Kadınların kurt misali bir gözü açık uyuduklarını unuttun mu?
Süreyya kocasını elinden alacak başka bir kadının olduğunu düşününce karışık ve anlaşılması güç duygular hissetti. Ancak kekeleyerek söyle söylendi:
-Yapmak istediğim şey çok tuhaf bile olsa bu beni hedefimden caydırmamalı. Dünyada kocası için bir eş arayan ilk kadın sanki ben miyim? Zararı yok, Hüseyin çok iyi ve onurlu bir insan. Fakat insan nefsi bazen fedakarlık yaptığı için de rahatsız olabilir, kötülükten kaçar gibi fedakarlıktan ve hayır işlemekten kaçabilir, kim bilir belki hastalığım uzar ve… İçindeki şiddetli acı yine ciğerini yaktı ve Süreyya feryat etti:
-Ah, ah Hüseyin! İlaçlarım, ölüyorum, kurtar beni!
Süreyya birkaç dakika sonra ilaçların etkisiyle derin bir uykuya daldı. Yüzündeki kırışıklıklar hâlâ öfke, üzüntü ve birtakım farklı hislerin izlerini taşımaktaydı.
Hüseyin ticaret lisesi mezunu, sıradan bir memurdu. Her dürüst delikanlı gibi o da haysiyetli, sabırlı, olgun bir karaktere sahip, geleneklerine bağlı biriydi. Bu yüzden Süreyya’ya karşı en ufak bir vefasızlık göstermedi, sabrederek ona güç ve destek verdi. Bir yıl boyunca gece gündüz demeden onun isteklerini karşılamak için başucundan ayrılmadı. Nefsinin ve gençliğinin arzuları onu kışkırttı. Fakat o, karısına, kızına ve yaşlı annesine karşı olan sorumluluğu nedeniyle bütün bu isteklerine engel oldu. Ama Süreyya ile arasında geçen o konuşmadan sonra şaşkın ve düşünceli bir halde odadan dışarı çıkmış ve kendini su düşüncelere kaptırmıştı:”Süreyya neler söylüyor böyle? Acaba gerçekten evlenmem mi gerekir? Nasıl? Hayır, hayır. Süreyya vefalı ve iyi bir insan. Aşkı onu bana böyle bir teklifi yapmaya sevk etti. Gençliğimi ve bütün hayatımı sıkıntı içerisinde geçirmeyeyim diye bana böyle bir şeyi teklif etti. Ancak kim bilir? Belki sabrımın, sebatımın ve ona karşı olan sevgimin değerini ölçen bir imtihandır bu; veya ne dediğini bilmeden ağzından çıkan bir sayıklamadır. Fakat neden bir tek kelime etmeden, bu teklife açıkça karşı çıkmadan onun yanından ayrıldım? Bunun anlamı acaba ben de..”
Hüseyin aklından geçenleri sürdürmeye utandı. Ne var ki artık dayanılmaz bir halde, yaşama veda etmek üzere olan zavallı karısına karşı yardımlarını esirgemeyen Behiye’nin hayali gözünün önünde canlandı. Bu iki görüntü arasındaki fark ümitsiz ve biçare Hüseyin’i ürküttü, Hüseyin kalbinin garip bir şekilde çarptığını hissetti, içini anlaşılmaz, gizemli hisler kapladı, korku ve panik içerisinde feryat etti:
-Vay basıma gelenler! Acaba Behiye’yi seviyor muyum? Bu ne büyük utanç ve ihanet! Ölmek üzere olan bir insana karşı böylesine alçalarak yapılan ne büyük saygısızlık! Ne kadar âdi biriymişim ben. Sağlığı yerinde iken ondan faydalanıyorum, hastalandıktan sonra onu başımdan atıyorum ve tanımamazlıktan geliyorum; korkak, yüreksiz biri gibi hemen kaçmaya kalkışıyorum. Acaba dünya yabani hayvanların yaşadığı bir orman mı yoksa sevgi, ask, güzellik ve insaniyet dolu yemyeşil bir cennet mi? Bu evlilik asla gerçekleşmeyecek. Süreyya’nın yanına gidip bu zalimane teklifine karşı çıkacağım, ona olan ölümsüz sevgimi pekiştireceğim, ellerine sarılıp öpeceğim, vefa gözyaşları dökeceğim ve ona:
“Her ne kadar akraban da olsa bundan sonra Behiye’nin adını bir daha anma” diyeceğim. Kendi kendine almış olduğu bu karardan sonra Hüseyin’in gönlü ve vicdanı bir hayli rahatladı.
***
Sıkıntılı ve zor günler geçip gidiyor, Hüseyin’i içindeki ateş alev alev yakıyor, karısı tökezleyen zayıf ayaklarıyla kabre doğru adım adım yaklaşıyor, küçük kız annesinin hastalığı ve babasının meşguliyeti arasında eriyip gidiyor, Hüseyin’in yaşlı annesi ise nadiren namaz seccadesinden kalkıyordu.Hüseyin’in içindeki şeytan, onun Süreyya’ya her bakışında isyan ediyordu. Artık hastalık Süreyya’nın iyice takatini kesmiş, onu solmuş bir beden ve cansız bir heykel görünümüne sokmuştu.İnsanın aklını başından alan, büyüleyici bir güzelliğe sahip, yumuşak huylu Behiye’nin hayali ise gece gündüz Hüseyin’in gözünün önünden gitmiyor; Hüseyin, sabırlı ve ağırbaşlı bir insan edâsı içerisinde onun hayalini zihninden uzaklaştırmaya çalışıyor, ancak sonuçta takati kesiliyor, düşünceleriyle başa çıkamıyor ve onları kendi haline bırakıyordu.Hüseyin artık Behiye’nin Süreyya’yı ziyaret etmesinden rahatsız olmuyor, aksine onunla konuşuyor ve ondan hoşlanıyordu. Hüseyin şaşkın ve psikolojik sarsıntılara maruz kalmış bir halde yasamaya başladı, zihninin karışıklığı ve dalgın dalgın bakışları arttı, çabuk öfkelenen, huysuz bir insan haline geldi. Artık kısa bir süre için de olsa, biraz olsun rahatlamak ve gitgide artan sorunlarından biraz kurtulmak ümidiyle sık sık evden dışarı çıkmaya başladı. Hüseyin’in ardı ardına gelen tuhaf davranışları gittikçe çoğalırken, Süreyya da onun bu tutumunu yakından izliyordu. Hüseyin’in kafasının karışıklığı ve gönlünün huzursuzluğu Süreyya’yı endişelendiriyor ve onun sabrını tüketiyor, kendi kendine sessizce söyle söyleniyordu: “Zavallı Hüseyin, kısa bir süre sonra senin için sebep olduğum can sıkıcı şeylerden kurtulacak, rahatlayacaksın. Yardım et Allah’ım…”
Bu şiddetli fırtına Hüseyin’i perişan etti.  Hüseyin bir çıkış yolu armaya başladı. Sonunda kendince bir çıkış yolu buldu. Biraz sakinleşip rahatladığında büyük bir gerçek ve vahim bir olayla karsı karsıya kaldı. Ve Hüseyin Behiye ile evlendi.Evet, onunla evlendi. Davullar çalmadan, şarkılar söylenmeden, içecekler ikram edilmeden evlendi. Çünkü Süreyya hâlâ yatağa mahkum bir halde ve ölümün pençesinde kıvranmaktaydı.Zifaf gecesi sanki yas gecesi gibiydi. Fakat Hüseyin davul seslerini ve büyüleyici şarkıların yankılarını içinde hissediyordu. Bu kez hiçbir şeyden dolayı utanç duymamış; eşine ihanet ettiği ve geleneklerine aykırı bir davranışta bulunduğu düşüncesine kapılmamıştı.Fakat bu is nasıl olmuştu?
Hüseyin çok az bir şeyin dışında ne olup bittiğini hatırlamıyordu. Süreyya’nın kendisine Behiye ile evlenmesi konusunu açtığını, yaşlı annesinin de kendisiyle hemfikir olduğunu ve kendisini bu evliliğe teşvik ettiğini hatırlıyordu sadece. Behiye ise işin diğer bir yönü; sevgi dolu bakışları, güler yüzlü görünümü ve birbirini izleyen ziyaretleri ile Hüseyin’i oldukça etkilemişti. Bir de Hüseyin kendisine ‘evlen’ diye haykıran gençliğini, delikanlılığını, içinde bulunduğu kahrolası boşluğu ve sıkıntılı günlerini hatırlayabiliyordu. Hüseyin yeni esiyle birlikte hoş, neşeli günler geçirdi. Onları zavallı Süreyya’nın inilti ve sayıklamalarıyla, ağır masraflarından başka hiçbir şey üzmedi, kederlendirmedi. Ama Süreyya çok değişti. Gerçekten o iyileşmedi. Fakat bu sebat ve sessizlik de neydi böyle? Neden göz pınarları kurumuş, bir damla yas dökmez olmuştu? Acaba bu ölüm öncesi bir uyanış, bir kendine gelme mi, yoksa fırtına öncesi bir sessizlik miydi?Hüseyin bu konu üzerinde fazla düşünmedi. Bir sabah Süreyya’nın alnına her zamanki rutin öpücüğünü kondururken onun ateşler içinde yandığını gördü ve aklından su düşünceler geçmeye başladı: “Aman Allah’ım, bedenini yakıp kavuran bu ateş hiç şüphesiz korkunç bir humma!”
Süreyya Hüseyin’in aklından geçen şeyleri anlamış gibiydi ki, ona çok anlamlı bir bakış fırlattı. Sanki o bu bakışıyla Hüseyin’e söyle diyordu: “Bu herkesin bildiği bir humma değil, başka bir humma, yasarken kocasını başka bir kadına, yılana kaptıran kadının humması!”
Ayni günün aksamında Hüseyin ile Behiye odalarında gülüşüyor, mümkün olduğunca sessiz bir şekilde tatlı tatlı fısıldaşıyorlardı. Aralarında ortak bir kapının bulunduğu yan odada ise Süreyya döşeğinde kıvrılmış, yan taraftaki konuşmaları dinlemekteydi. Süreyya’nın tüm bedeni kin ve kıskançlık duygularıyla titriyordu. Sabaha kadar gözünü yummadı.Bir süre sonra önceki günlerde olduğundan daha fazla bir gayretle yatağından kalkmaya çalıştı. İçine attığı kin ve nefret ona güç vermekte ve onu ayağa kaldırmaktaydı. Kin ve nefret bazen -ask gibi- insana olağanüstü bir güç verebilir. Süreyya kocasının odasına doğru sinsice ilerlemeye başladı. Yüzü adeta şeytani bir görünüme bürünmüştü. Hemen oracıkta uyuyan Behiye’nin üzerine atıldı, elindeki bıçağı Behiye’nin kuru, zayıf sağ tarafına doğru hızla saplayıp çıkardı. Şaşkın Behiye’nin ağzından imdat çığlıkları yükseldi, Hüseyin korkarak yerinden fırladı, Süreyya’nın, Behiye’nin üzerine atıldığını ve Behiye’nin vücudundan birkaç damla kanın sızdığını gördü. Bilinçsiz bir şekilde Süreyya’ya doğru koştu, onu yaralı Behiye’nin yanından uzaklaştırmak amacıyla şiddetli bir şekilde itti. Bir anda bıçak Süreyya’nın elinden fırladı. Süreyya cansız bir halde yere yığılırken dahi o şeytani bakış hâlâ donuk gözlerini terk etmemiş, korku ile karışık kopkoyu bir kin de çehresinde belirginleşmişti. Behiye’nin yarası ise korkulup endişelenecek düzeyde olmayıp, küçük, hafif bir yaradan ibaretti.Hüseyin:
-Onu öldürmek istememiştim. Sadece elindeki bıçaktan korktuğum için onu senin yanından uzaklaştırmak istemiştim.
Behiye de sakin bir şekilde:
-Onu sen mi öldürdün sanki? O kendi kendine öldü, her ne kadar bundan uzun zaman önce ölmesi gerekse de…

***
Sabahleyin Süreyya kefenlenip yatağının üzerine konuldu. Hüseyin, Behiye ve birçok yakını onun temiz ruhu için gözyaşı döküyor ve hepsi de şöyle mırıldanıyordu:
“Allah rahmet eylesin, Süreyya melek gibi, yüce bir insandı!”
Başka bir ses de söyle diyordu:
-Doğru, Hüseyin’i evlenmeye teşvik eden ve zorlayan o değil miydi? İşte bu, kadınların kaldıramayacağı ne büyük bir fedakârlıktır.
* Necib el-Keylâni’nin “Mev’idunâ Gaden (Yarına Randevu)” adli hikaye koleksiyonundaki “Kulûbu’n-Nisâ” hikayesinin Arapça aslından çevirisidir.
** Mısırlı çağdaş hikaye ve roman yazarı
*** T.Tet.Mem.Tapu ve Kad.Gn.Md.Tapu Arşiv Dairesi Bşk.

Bu yazıyı paylaşın