Yazmayı dileyip de bir türlü bitimsiz sahifelerin pürüzsüz sathında dillendiremediği hikâyeler geçiyordu yüreğinden. Elindeki kamış kalemi mürekkebe her dokunduruşunda, hikâyelerin ihtidasında gizli intiha cümleleri mürekkebin karanlığına yansıyan ay ışığına dökülüyor, kalemini özenle aharladığı parşömenine ulaştırmadan parmaklarının ucunda yitip gidiyordu kelimeler… Gecelerce sahifesinin boşluğunda bir ilham perisinin kanatları belirsin diye nafile bekleyişlerinin sayısını unutmuştu. Onca bekleyişinin sonrasında parşömenindeki o uçsuz boşlukta biriken hüzünler kirpiklerinde gizli nun harfinin ucuna takılıp kalırdı hep… Yıllardır tahta rahlesinin başında bir lahza da olsa birkaç kelime yazabilmek adına verdiği mücadele serpuşunun altında gittikçe beyazlayan saçlarından başka hiçbir şeyi değiştirmemişti oysa. Öyleyse yalnızca birkaç parça kelimeyi parmaklarının ucundan bir sahife boşluğuna ulaştırabilmek adına bunca aşk, bunca tutku nedendi? Varlık ve yokluk arasındaki o hummalı karanlığın en karasında sabahlara dek kelime yoklayışlarında gizli derin sır neydi? Neydi nesre çevrilemeyen söz? Neydi kirpiğinin kıvrımına takılıp kalıveren ince burukluk? Tüm soruların cevaplarını hınzır bir yanıtsızlığa verip gün geçtikçe toprağa yakınlaşan belini hafifçe doğrulttu. Ruhunun derinliklerinden gelen bir ah bıraktı yağmur kokulu odasının duvarlarına. Elinde mürekkebi kuruyan kamış kalemini, mürekkebine başını iki yana ümitsizce sallayarak tekrar bıraktı. Sanki kırk yıllık ahbaplarıyla dertleşir gibi parşömeninin üzerine hafifçe eğildi ve yalnızca önündeki parşömenin, kamış kaleminin ve mürekkebin duyabileceği ince fısıltılı bir sesle: Ne hikâyelerim vardı oysa diye inledi. Ne yangınlarım vardı yüreğimi anbean karanlık bir mürekkep siyahiliğine eriştiren… Bunca zaman hep susmuştu. O kadar susmuştu ki, dudakları ardında gizli suskun denizin asude dalgalarından etrafındaki insanlar ürker olmuştu. Oysa fuzuli söylemlerin boşluğuna teslim edilmiş şehirlerin orta yerinde birileri avazı çıktığı kadar bağırırken, birileri kuytu köşelerde yalnızlığın kuyusundan yeni suskunluklar çekmeliydi dudaklarının ardına… Yıllar yılı lâl kokulu dudaklarının ardındaki canhıraş çığlıkları ucu olmayan sahifelerde haykırabllmek özlemi parmak uçlarında yanıp tutuşmuştu. Ne vakit ruhunun derinliklerinden parmak uçlarındaki yangına sızarsa ruh denizindeki sanatlı söyleyişler, mutluluğun perdeleri ardında gizli derin sırları o vakit yudumlayabilecekti. Felaha ereceği an gelip yüreğinin en başköşesine kurulduğunda, yazmak fiili uğruna kaybettiklerinin yüz çizgilerine bıraktığı gizli hüzünler, yağmur ferahlığında tebessümlere inkılâp edecekti. Artık yorulmuştu müstakbele dair düşlerin tenha sokaklarında aylak aylak dolaşmaktan. Cilası eskimiş tahta rahlesinin başında uyuşmuş adımlarına tutunup güçlükle ayağa kalktı. Küçük hanesinin avlusundaki beyaz patiskaları sararmaya terkedilmiş divanın üzerine yavaşça oturdu. Bir mim harfinin boşluğunda tüm harflerin yaratıcısına secde edişlerini yazabilmenin hayâli kondu yüreğine. Bir elif kıyamınının boşlukta kapladığı hacmi hesaplayabilmek fiilinin külfeti omuzlarında birikti. Sonra bir dal rükûsunda gizli bükülüşlerde secde- gahına alnını tekrar tekrar ulaştırabilecek olmanın huzurunu yokladı. Başını iki yana tekrar ümitsizce salladı. Buğulu gözlerinin derinliklerinde gittikçe büyüyen hüzün yağmurlarını avlunun taştan zeminine bıraktı. Ne hayallerim vardı oysa diye inledi. Ne yağmurlarım vardı beşeriyetin karanlık mevsimlerinin bağrında aydınlık tohumlar yeşerten…
Asr vaktinin semaya bıraktığı mağrur kızıllığı lacivert yaldızlı mahzun bir akşamın gece kokulu peleriniyle okşayış vakti geldiği anlarda hep ruhundaki yıllanmış eziklikler avuçlarında birikirdi. Hatırlamak istemeyişlerinin omuzlarına bıraktığı içli ağıt sallantıları. Dudaklarında hep aynı serzeniş: Suskunluğumun sebebi kelimelerimden seni yoksun bırakmak istemekliğim değil nur-ı aynım, değil… Ona kendisini tasvir edebilmeyi ne kadar çok dilemişti oysa. Üzeri gül nakışlı beyaz porselen iki büyük fincanı koyduğu gümüş tepsiyi ince bilekleriyle kavrayışını. Beyaz patiskaları daima defne sabunu kokan küçük divanın üzerinde otururken dudaklarındaki masum tebessümü pembemsi yanaklarına yayışını. Onun tarif edilmez suskunluğuna inat, kelimeleri dudaklarının ardından umarsızca, bir sigara dumanını savurur gibi savuruşunu. Yüzündeki o büyülü tebessümün üzerinde akşamsı bir laciverti taşıyan gözlerinde her daim saklı duran içli yağmur buğusunu. Ona dair beyitler yazabilmek için ayırdığı defterlerde kelimelerin varlığını tarif etmekteki iktidarsızlığının bıraktığı derin boşlukları. Ona dair tek bir kelime dahi yazamadığı defterleri gördüğü an bütün mürekkeplerini avlunun zemine boşaltışındaki sitemkâr duruşunu. Sonra gözlerinin akşamsı lacivertini yüreğinin ta içine boşaltıp: Yetti gayrı suskunluğun; susuşuna dair bile tek bir beyit dahi karalayamayışın. Bir şey söyle… Deyişindeki yakarışlarını. Tam ona: Suskunluğumun sebebi seni kelimelerimden yoksun bırakmak istemekliğim değil nur-ı aynım, diyecekken aniden avuçlarından cansız bir balık gibi kayışını. Sonra evin kapısına giden holde koyu yeşil çarşafıyla uzaklaştıkça bir kamış kalem gibi gecenin karanlık mürekkebine gömülüşünü. Ve şehrin tüm sokaklarına çarşafının eteklerinden dökülen rubailerde onun ayak izlerini arayışlarını. Hep yazmak istemişti terkedilmişliğin ruhunda bıraktığı derin sızıyı. Ve beyaz patiskaları sararmaya terkedilmiş divanın, avlunun boşluğunda kapladığı hacmin anlamsızlığını. Gönül, hep tul-i emellerinin uçsuz bucaksız sokaklarında dolanıp durmuştu ya, kelimeler anlamları anlatmakta neden bu denli iktidarsızdı? Omuzlarında ağırlığı biriken sallantıları oturduğu divanın üzerinde bıraktı ve yağmur kokulu odasına doğru yürümeye başladı. Ne bitişlerim vardı oysa diye inledi. Ne terk edişlerim vardı, ruhumun derinliklerine durmadan sızlayan kapanmaz yaralar bırakan… Terk edilmişliğine, yalınlığına, suskunluğuna isyan edebilmek ve hayata dair ne varsa hepsini arkasında bırakıp yokluğun girdabında kaybolmak fikri, duygu denizinin kıyılarında dolanıp durmuştu kimi zaman… Var oluşundan itibaren kıpırtıları ebediyet öğretisine odaklanmış yüreğinin süveydasını böyle bir fikrin gittikçe kararttığının bilgisiyle uyandığı an, beynini kafasının içinden çıkarıp fırlatmak isteğiyle tırnaklarını alnında hançerleyişleri ruhunu öylesine yıpratmıştı ki… Bu düşüncelerin kıskacında kalbi sıkışırken yağmur kokulu odasındaki kitaplığının tam bitişiğinde asılı aynaya bıraktı gözbebeklerini Ayinenin bomboş sathında yalnızlığını görüntülemek istedi. Olmadı. İçsel soyutlukları görüntüleyerrıeyecek kadar acizdi çünkü aynalar. Sonra bir tebessüm bırakıverdi usulca ayinesinin bir köşesine. Tebessümünün gözbebeklerine yansıyan görüntüsüyle aniden irkildi. Yalancıydı bu aynalar, hem de korkunç bir yalancı! Hakikatleri ustalıkla arka yüzünde biriktirip, yalnızca görülmek istenen dış yüzeyi umarsızca görüntüleyen, içsel yangınlardan habersiz aynalar… Bütün sahte tebessümler bir ayinenin yansımasında ne kadar da yaldızlı bir gerçekliğe dönüşüyordu… Onca ağlamaklığının, onca ıstırabının ruhuna bıraktığı derin sızıların arasında gülmekliğin ulaşılmazlığına nasıl erişebilirdi ki insan? İçinde alevleri yükselen yangında yüreği şerha şerha yanarken, gülmek eylemini bir an da olsa gerçekleştirmek yüreğinin gücüne gitmişti. Yapmak isteyip de yapamadıkları, söylemek isteyip de söyleyemedikleri; yazmak isteyip de yazamadıkları dimağında birikmişti. Artık tahammülü tahammülsüzlüğünü bastırmakta güçlük çekiyordu. Tahta rahlesinin başına eskimiş ümitleriyle çömelirken: Ne yalnızlıklarım vardı oysa diye inledi. Ne ıstıraplarım vardı, dudaklarımdaki sahte tebessümleri bir ayinenin yaldızlı gerçekliğine teslim etmeyi dahi yüreğime çok gören…
Yazı, Kaf Dağı’nın ardından kanatları süzülen bir anka mıydı? Belki de yazmayı dilediği kelime üstü kavramların mümkünler âleminde namümkün ifadeleri karşılamasıydı kelimelerini iktidarsız bırakan. Yazmak, kendi ıstırabında beşeriyetin ıstırabını hissedebilmekti. Belki de içindeki bu yazma isteği bencilcesine kendi ıstırabını dindirebilmek adınaydı. Artık içinde yıllanmış hikâyelerinin kahramanlarıyla yüzleşme zamanı gelmişti. Kalemini usulca mürekkebine dokundurdu. Mürekkep. Kamış bir kalem. Ve bir sahife boşluğu. Hayat… Köşeleri ebediyete uzanan bir üçgen… Ütopik bir yaşam… Akıl böyle bir yaşamı kabullenemezdi. Yalnızca kalp boyutunda bir yaşantıyı sürdürebilmek ise imkânsızdı. Oysa kalbiyle kucakladığı yıllanmış hikâyelerin kahramanlarını aklıyla yönlendirebilseydi bu fildişi kulede acı çekmekten kurtulacak ve hayatın gerçek yüzünü görebilecekti. Başka bir hikâyeden başka bir yazıcının seslenişiydi yazmaya dair tüm bu cümleler. Hikâyenin mustarip kahramanı seslenişe kulak verdi. Ve artık içindeki hikâyelerinin namümkün karakterleriyle hesaplaşma vaktinin geldiğini idrak etti. Önündeki bomboş sahifenin sathında yazmak fiilini gerçekleştirmekle ulaşmak istediği asli varlığın bir ismini tecelli ettirmeyi diledi. Kalp diliyle: Rab, dedi. Kaleminin ucundaki mürekkebin terbiye edicisi olan Rab… Sonrasında kalbiyle hissettiklerini aklıyla yönlendirip, parmak uçlarından parşömeninin bağrına yükledi. Rab… Ve derin bir ah… Mağrib vakti, lacivert mahzunluğunu, karanlık bir işa vaktine bırakıyordu. Mürekkep ve kalem hâlâ sus- mamıştı. Kalbi ve aklı öylesine bir idrak içindeydi ki; neredeyse eşyalarını toplayıp kaf dağının ardına doğru bir terk edişi planlayan hikâye kahramanları sahifesinin üzerinde kıpırdanıp duruyordu. Bir şeyhin cüb- besinden irfan toplayan müritler. Gece gündüz cenk yolunda at koşturan akıncılar. Parmakları haritalarda bir Konstantiniyye’yi yoklayan hükümdarlar. Suskun şehirlerin orta yerinde kurulan şehrayinler. Bütün karakterler birlik olmuş içindeki durgun denize huzur kokan rüzgârlar üflüyorlardı. Vakit işa vakti. Belki de ömründe ilk kez ezan-ı Muhammedi’ye şahitlik edemedi kulakları. Ezanı duyamadı. Duymadığı için de kılmadı. Yazdı, sadece yazdı. Gözlerinde demlenmiş yağmurları, korkusuzca yeryüzüne bırakarak. Parmak uçlarının vakit ilerledikçe küle döndüğünü bilerek. Boynunun tutuluşunu, ayaklarını artık hissetmez oluşunu saniye saniye duyarak?
Karanlığı çatlatıp yeni bir sabahı şehrin sokaklarına bırakan güneşin ışıkları, penceresinden içeri sızdığında, imtihan artık sona ermişti. Son bir cümle daha yazabilmek özlemiyle mürekkebinin karanlığına batırdığı kalemi elinden kayıp gitmiş, parşömeninin bağrına düşen başında karanlık bir iz kalıvermişti. Başka bir hikâyeden seslenen başka bir yazıcı onun alnını kaldırıp çenesini bağladıktan sonra önündeki sahifenin son ve yarım kalan cümlesine takıldı gözleri: Güneş katlanıp dürülmeden. Yıl- dızlar kararıp dökülmeden. Kalbi- min en derininde hissettiklerimi aklımla idrak edip yönlendirdim. Yazdım ve yazıldım. Şahit ol ya… Göklerden gelen çağrıyla tüm cümleleri son buldu. Alnında mürekkep izi. Kollarını kavuşturmuş ruhunu bekleyen ebediyet öğretisine doğru adım adım ilerledi…