Kar Üzerine Aptalca Bir Deneme

İçimde bir serinlik bir diriliş olsun istiyordum. Şekilleri vardı her bir ta­ne kendine özgü. Çiğnemeliydim karları, hoyrat, insan gibi.

Ne güzel bir sürprizdi, sevdiğine onu sevdiğini söylemeden, senin onu sevdiğini anlayış, gözlerine derin derin bakarak sevdana karşılık vermesi kadar coşkulu, tutkulu, saf. Kar yağıyordu. Bu kışta ne ka­dar az yağmıştı kar, kaçmıştı sevdalısından ve ayrılık neredeyse çıl­dırtmak üzereydi bu sebepsiz yaşayan aşığı.

Dolaşmalıyım, karların altında ve ayaklarımın altında karları ezerek, üzerek. Özlemiştim çünkü… Benim hayatım beyaz olmalıydı, kar olmalıydı, yağmalıydı.

Dolaşmalıyım, çünkü kar yağıyor. Yağmak, her yere, bembeyaz, başka şekillere bürünüp. Bütün karakterlerin toplanıp gözleri bem­beyaz tek bir biçimde boyadığı bir esrarla yağmak. Dolaşmak, her yeri, kar gibi, karın düştüğü bembeyaz her yeri.

Yine kimsecikler yoktu, caddeler, parklar, sokaklar. Bütün şehir sus­muş, çekilmiş, virane. Kar yağıyordu çünkü; hem vakit geçti. Yine ev­lerine, yataklarına, birbirlerinin koyunlarına, sıcaklığına, esirgemesi­ne yayılmıştı insanlar. Karıları vardı, sevdikleri yürekten, istedikleri, sardıkları, umutlarını birbirlerine bağladıkları.

Kar benim karımdı, yağsın diye bütün varlığıma dolaştığım pervasız­ca. Umudumdu bembeyaz. Ve ben üzerinde dolaşayım diye, yumu­şak saflığına, beyazlığına; zevksiz. Zevk kirletir sevdayı. Kar o kadar yumuşaktır ki; narindir ki teni yoktur onun zevk düşünecek. Ben mi? Tenim yüreğimin yumuşaklığı ve saflığıyla erimiş, erimiş; öyle ki kar­dan daha yumuşak, narin. Dokununca kırılır bizim şeklimiz, tenimiz bozulur. Eştik biz birbirimize. Neyimizle mi? Her şeyimizle. Düşün­düklerimizle, düşünemediklerimizle, sevdiklerimizle, sevmediklerimiz­le, hissettiklerimiz, hissedemediklerimizle, yaptıklarımız ve yapamadıklarımızla, yalnızlığımızla, anlaşmamışlığımızla, sevdalarımızla, be­yazlığımız, sevdamızla.

Dokundunuz mu kirlenir vücut, ama bunu göstermez tekrar kirleteseniz diye zevki, zevkiniz için. Ama kar, karım öyle değil. Ona bir ke­re dokunursunuz aslıyla, sonra ölür onun aslı, kırılır, bükülür, erir.

Karlar benim karımdı.

Nihayet yağıyordu işte öyle coşkulu, lapa lapa. Çok uzun bir zaman geçmişti. Bir ay­ mı, iki mi, bir yıl mı yoksa?

Yoksa asırlar mı geçmişti? Yağmalıydı, bili­yordum, çünkü yağacaktı. Bunalmıştım, çok bunalmıştım. Çatlayacaktım handiyse. Çıldıracaktım, çıldırmıştım da zaten; ama neyse yağıyordu ya işte. Bir sevgilinin göz­leri gibi. Gece, kapkaranlık gece ve bem­beyaz, teremiz umut gibi kar. Hayat ve sevgili; gece ve kar. Biliyordum ne zaman­dır. Yağacaktı, yağmalıydı.

Biliyor musunuz, her kar tanesinin ayrı ayrı bir şekli varmış? Okumuşsunuzdur elbette bir fen kitabında. Ama ben okumadım biliyordum, sonra okuduğumda şaşırdım. Na­sıl olurdu, bunu benden başka bilenler de mi vardı? Biliyordum her kar tanesi kat kat giysimin üzerine düşünce bütün varlığımı an çekişircesine titrettiği her tanesinde bili­yordum. Titriyordum, soğuk mu? Hadi ca­nım. Üşümüyordum elbette, ama kar ta­neleri düşüyordu saçlarıma, göz akıma. Ruhumu ve bedenimi sonsuz denilen es­rarlı kudretin cereyanına çarptırıyordu her kar tanesi her yere düşen. Hem sevgiliydi. Konuşulmaktan, bakışılmaktan, ölümden daha çok korkulan kaçılan bir sevgili. Ve bir sürü kristal şekil göründüklerine, bütün insanlara, canlılara tek bir şekilde görünü­yordu. Akıl alır şey mi bu? Küçücük bir kar tanesinin gücü mü bu? Ama içimizde biz olan, bizi biz yapan bir sürü duygunun, düşüncenin tek bir şekli değil miyiz? Ama bizim görünen şekillerimiz diğer insanlarla farlı, duygularımız, düşüncelerimiz, arzula­rımız, acılarımız aynı. Biz ayrı şekillerde ay­nıyız, karlar ayrı şekillerde aynı. Saf çünkü, güçlü, esrarlı, canlı.

Çiğnemeliydim karları kara uzun bacakları­mın güçsüz ama hoyrat hırçınlığıyla. Ayak­larımın altında garç gurç diye bütün canlılı­ğının çekildiğini, işitmeliydim. Gökten yağı­yordu, yücelerden. Ben alçaklarda, alçak. Kuldum ben, sürünen. Çiğnemek. Kul­dum. Çiğneyerek gökleri mümkün mü, asla gökten geleni, yücelerden erişilmezden geleni çiğneyerek büyümek; kuldum ben. Günah işlemek memnun ediyordu beni. Karların üzerinde yüceliyordum, büyüyor­dum. Yasaklar gibiydi karlar. Çiğnenince zevk alınan gurur duyulan; ama sonunda hep yalnış yaptığını, küçük olduğunu, asla bir tanrı olamayacağını anladığın ve bin pişman hüngür hüngür ağladığın günah gibidir çiğnemek karları…

Çünkü yasaktır.
Bu yazıyı paylaşın