Bir gün yüzümü bir kâğıdın üstünde gördüm. Önce şaşırdım. Sonra kendime sordum: Bu gerçekten ben miyim? Kartpostalım çıkacak kadar ben miyim? Büyük abim, askerden mektuplar gönderirdi. Selamlama ve sorgu kısmı mektubun ilk sayfasını kaplardı.
“Sevgili babacığım, anneciğim ve canım kardeşlerim, nasılsınız, iyi misiniz, iyi rahat olmanızı cenab-ı Allah’tan dilerim, beni de soracak olursanız Allah’a şükür çok iyiyim, bir tek düşüncem varsa o da sizlerin hasretliğidir…”
Abim, mektubunda hâlimizi hatırımızı sorduktan sonra Erzurum’u uzun uzun anlatırdı. Anlattığına göre kışları o kadar soğukmuş ki on beş dakikada bir nöbet değişimi varmış. Buralarda telefon çok yaygın değildi. Mahallemiz, sevdikleriyle kahvehanenin telefonuyla iletişim kurabiliyordu. Telefon hatları çok da sık düşmeyince varsa yoksa mektuplar. Askerlerin içini döktüğü ve memleketten haber almanın sabırlı yoluydu mektuplaşmak. Soluk renkli zarfların içinde askerlerin tüfekle çektirdiği fotoğraflar da olurdu. Abimden gelen mektupların birinde yan yana konmuş kartpostal ve fotoğraf vardı. Fotoğrafın arkası tüm ailemize yazılmıştı. Kartpostal ise sadece bana. Dünyanın en mutlu çocuğuydum. Hayatımda ilk kez benim adıma bir şey yazılıp imzalanıyordu. Bunu ömrüm boyunca saklayabilirdim. Büyük ablam, bu sensin, demişti. Gerçekten mi demiştim. Yalnız veya ailesiyle çekilmiş hiç fotoğrafı olmayan biri için çok özel bir hediyeydi. Şimdi abimi her zamankinden daha çok seviyordum.
Ablam evliydi. Benden küçük bir oğlu vardı. Şahin. Kıpır kıpır bir çocuk. Ateş parçası sanki. Eniştem barajda çalışıyordu. Ablamların evleri evimizin hemen yanındaydı. Eniştem işteyken onların vaktinin çoğu bizde geçiyordu. Ablam, annemin en büyük yardımcısıydı. Şahin de sincap gibi oradan oraya zıplıyordu. Abimden gelen mektupları, okunduktan sonra annem göğsüne bastırıyor ve kokluyordu. Sonra mektuplar özenle katlanıp çeyiz sandığına konuluyordu. Annemin o mektupları farklı zamanlarda da kokladığını görürdük. Yavrumun kokusu, kuzumun kokusu var, derdi. Mektuplar, sanki abimin yerine geçiyordu.
Benim fotoğrafımı yani abimin gönderdiği kartpostalı ertesi gün ablamın evinde vitrinde gördüm. Annemin dediğine göre ablam, kartpostalı kaybolmasın diye almış ve vitrininin camına koymuştu. Vitrinde kartpostaldan başka hoca dedemle ninemim siyah beyaz fotoğrafları da vardı. Kartpostalın sağında solunda ablamın çay ve kahve takımları duruyordu. Vitrinde olmak güzel bir şeydi ve ben vitrindeydim işte. Dedem mahallemizin büyüklerindenmiş. İmam olmadığı zaman namazları o kıldırırmış. O sebeple adı Hoca Ömer olarak kalmış. Ninem de mahallede çok seviliyormuş. Ağlayanla ağlar, gülenle gülermiş. Cebinde çocuklara vereceği badem şekerleri olurmuş.
İlkokula henüz başlamadım. Seneye gidersin diyorlar. Annemim komşulardan istediği siparişleri yıldırım hızıyla alıp getiriyorum. Aslında kendi fotoğrafımı saklayabilecek sorumluluğa da sahibim. Büyüdüğümü hissediyorum. Ablam, belki de beni çok sevdiği için onu alıp vitrine koymuştur. Sevdiklerinin sevdiklerini saklamak, güzel bir şey olsa gerek.
Bir gün yine o vitrinin önünde durdum. Uzun uzun o kartpostalı seyrediyorum. Benim saçlarım siyah ve düz, onun saçları sarı ve kıvırcık. Onun yüzü bembeyaz, bense buğday tenliyim. İçimi bir korku kaplıyor: Yoksa bu ben değil miyim? Ablama ilk kez kızıyorum. Abime de başkasının fotoğrafını gönderdiği için daha çok kızıyorum. Sonra düşünüyorum. Ben olmadığım fotoğrafa neden o sensin desinler ki. Ablam bana hiç yalan söylemez.
Ertesi gün aynı vitrinin önündeyim. Vitrinin önünde bir sandalye var. O da ne ? Kartpostal daha doğrusu benim fotoğrafım yerinde yok. Vitrinin sağına soluna bakıyorum. Yok. Sonra sandalyenin altına saçılmış kartpostal parçalarını görüyorum. Elindeki tek varlığını kaybetmiş olmanın acısıyla oturup hüngür hüngür ağladım. Sonra eve gidip bir kez daha ağladım. Biraz rahatlamıştım. Bunu kim yapmış olabilirdi. Tahmin ettiğiniz üzere aklımıza yeğenimden başka kimse gelmiyordu. Ahh Şahin! Elde avuçta durmaz, hareketsiz durduğuna rastlanmayan Şahin. Parça parça olmuş kartpostalı toplayıp cebime koydum. Unutamıyordum. Günlerce bu olayı düşündüm. Rüyalarımda her gün onu görüyordum. Her ne kadar bana çok benzemese de benim için değerli bir şeydi. Şahin’e ne kadar kızgın olduğumu tahmin edersiniz. Şahin’i her gördüğümde onun canını yakmak istedim. Ancak yaş farkımız az olsa da ben onun dayısıy- dım. Şahin, güzelim kartpostalıma daha doğrusu fotoğrafıma kıymış fakat ben Şahin’e kıyabilir miydim? Koskoca bir dayıydım ya ben. Artık fotoğrafı paramparça edilmiş küçük, üzgün bir dayıydım ama bunu kimse bilmiyordu.
Sonraki aylarda abimden gelen mektupların birinde fotoğrafın yanına iliştirilmiş bir kartpostal daha geldi. Annem, ablam, kartpostala sırasıyla bakıp onu bana verdi. Ablak yüzlü, parlak saçlı, gülümseyen bir çocuk resmi. Heyecandan yerimde duramıyordum. Kartpostalı elime alır almaz arkasına baktım. Kartpostal, bu sefer Şahin’e gönderilmiş, ona imzalanmıştı. Önce annemle sonra ablamla göz göze geldik.
Bir kartpostala bir de Şahin’e baktım. Kartpostaldaki çocuk, Şahin’e hiç benzemiyordu. Ablam, vitrine koymak için kartpostalı elimden aldı. Şahin bilmeden gülümsüyor, ben bilerek gülümsüyordum.