Tanpınar için, “Ârafta bir süreklilik arayışı olan adam” 1- da denebilir; çünkü duruşu, duygusu, rüyası net değildi. Kanımızca onu çok yönlü gösteren, geçmişle- gelen (Osmanlı- Cumhuriyet) arasında durması, duygu dünyasını geçmişe(Doğu), düşünce dünyasını ise gelene(Batı) bağlı kılarak bir türlü ikisini mezcedememesi – ki mümkün değildi- ve hiçbirinden de kopamaması onu ârafta durmaya adeta zorlamıştır.
Tanpınar, yaşadığı zamandan biraz sonra keşfedilmiştir; çünkü onun yaşadığı dönem, ârafta duranları kahramanlaştırmaz, onları tünelin içine sokar. Tanpınar tünelden dışarı çıkabilmiş midir? Tartışılır.
Tanpınar çok yönlü bir adamdır: Romancı, hikâyeci, denemeci, şair, eleştirmen, üniversitede profesör, siyasetçi, edebiyat tarihçisi, entelektüeldir. Fakat o, bütün bu çoklu görüntünün yanında kendisini şu yönüyle niteler: “Şiirim esastır. Fakat roman, şöhretimi ve şahsiyetimi tesis edecektir.”2-
Çok yönlü olması mıdır onu ârafta kılan? Dağılma sürecindeki bir İmparatorluğun son temsilcisi olmasından belki; fıtri kimliğinden kopamaz, “yeni kimlik”in şiddetli çekiminden de kurtulamaz. Medeniyetler arası çatışmanın anaforunda derin sesli bir savrulandır, tutunamayandır.
Şu tespitler onundur:
“ Cesaret edebilseydim, Tanzimat’tan beri bir nevi Oedipus kompleksi, yani bilmeyerek babasını öldürmüş adamın kompleksi içinde yaşıyoruz derdim.
Muhakkak olan bir taraf varsa, eskinin hemen yanı başımızda, bazen bir mazlum, bazen kaybedilmiş bir cennet, ruh bütünlüğümüzü saklayan bir hazine gibi durması, en ufak sarsıntıda serap parıltılarıyla önümüzde açılması, bizi kendine çağırması, bunu yapmadığı zamanlarda da hayatımızdan bizi şüphe ettirmesidir. Tereddüt ve bir nevi vicdan azabı.”
Ve Tanpınar ardından şunları ekler:
“ İnsanlara yeni hayat şekilleri hazırlamadan evvel, onlara hayata tahammül etmek kudretini veren eskilerini bozmak neye yarar? Büyük ihtilaller bunu çok tecrübe etti. Netice olarak insanı çıplak bırakmaktan başka bir şeye yaramadı.” 3-
Ne var ki aynı zamanda Tanpınar bir CHP milletvekilidir. Cemil Meriç’in deyimiyle bir “müstağrib” duruşu sergilemektedir. Ruhuyla Doğulu, aklıyla Batılı’dır ve aklı ruhuna hep galip gelmektedir. Bu durumda da ruhunun ezikliği zaman zaman satırlarında kendini göstermektedir, bir rüya edasıyla. Değişimin yaşandığı bir zaman diliminde bölünmüş bir kişilik; daima takıntılı, tedirgin ve biraz da şizofren! Hakikati kendi aklıyla bulma çabasında; ne var ki, aklı “çamura batmış eşek” görüntüsünde.
Tanpınar’ı farklı kılan da âraftaki bu duruşudur, diyebiliriz. Osmanlı’dan gelip Cumhuriyet’e uzanan medeniyet köprüsünün, kırılma noktasında ve fakat Cumhuriyet’e uzanan yönünde, tam uçta asılı durmaktadır. Kendisini “Oedipus kompleksi” içinde görmesi bundan olsa gerek. Sesi gür değil, fakat derinden yankılanmaktadır. Korkulu bir beklenti, belki intihara karar vermiş traji-dingin bir ruh haleti içindedir.
Tanpınar, dağılan bir medeniyetin enkazı içinden çıkan adam olduğundan, eski, hatıra olarak onun iç dünyasını sarsa da, canlı bir hayat algısı olarak, ondan uzaklaşması gereken bir takıntıdır. Yeni, heyecanla beklense de, bütün müphemiyetini içinde barındırdığından tedirginlik, dolayısıyla da huzursuzluk verir. Tanpınar, huzursuz adamdır.
Bu nedenle Tanpınar, Mehmet Âkif’e de mesafelidir; onu pek sevdiği de söylenemez; çünkü Âkif “eski”nin en canlı temsilcisidir; hatta onun halkın içinde olması bile Tanpınar’a rahatsızlık verir.
“Mehmet Âkif’in Türk edebiyatında değiştirici kıymetler getirdiğini zannetmem. O, Fikret’in biraz daha sade dil kullanan, aruzu gündelik cümlelere daha iyi uyduran bir şakirdi idi. Fikret aruzla ezan okutmuştu, o, iskambil oynattı, öteberi sattırdı, düğün dernek yaptırdı, velhasıl aruzu hemen gündelik mevzua soktu, fakat bunu şiirin bir kazancı zannetmemelidir; çünkü bu tecrübeleri yaparken mısraı bir nesir haline getiriyordu…”
Âkif’in mistik hamleden yoksun olduğunu, büyük bir din şairi olmadığını, kuru bir ehlisünnet şairi olduğunu vurguladıktan sonra, onun için şunları söyler:
“Âkif daha ziyade memleketin geçirdiği istisnai anların şairidir. Ben kendi hesabıma Âkif’i hiçbir zaman sevemedim ve lezzetle okumadım, ondan ve eserlerinden hiçbir ders almadım. Benim diyebileceğim şey, Türkçe’yi zaman zaman iyi kullanmış bir şair olmasıdır.”4-
Âkif’in net bir İslami duruşu mudur, ona bunları söyleten, yoksa “İstiklâl Marşı”yla “yeni düzen”e de şekil vermeye kalkışması mı onu kıskandırmaktadır, bilinmez.
İslam Medeniyeti’nin hâkim olduğu yer ve zamanlarda sanatın hemen tüm alanlarında soyut (metafizik) algı ve anlayışlar çok açık biçimde ortadadır. Çünkü sanat, maddenin ruhunun sonsuz tecellisidir; sanatkâr da bu ruhu, kendi dünyasına göre ortaya çıkarandır. İslam sanat anlayışında “fanilik” olgusu öne çıkar; çünkü dünya hayatı geçicidir ve insan sonsuz bir âleme giden yolcudur. Hayat adeta bir çizgi görüntüsündedir ve kendisi somut olsa da bıraktığı iz soyuttur. Metafizik bir hayal değil, bizzat yaşanmış tecrübedir. Mistisizm ise, hayalden öteye gidemez.
Bir İslam şehrine girdiğiniz zaman ana yolları sizi camiye ve mezarlığa götürür. Cami size, bulunduğunuz zaman ve mekânın Yaratıcı’sını hatırlatarak kulluk bilincinizi pekiştirir, mezarlık ise hayatın faniliğini ruh bahçenize eker. Evler ahşaptır (fani) ve adeta secde edercesine toprakla hüzünlü bir bütünleyiş sergiler. Bir gelin kadar nazenindir ve tüm mahremiyetini içinde saklar.
Musiki, biteviye bir ahengin, akışın ve aşkın bir seremonisidir. Zamanda bir kesinti söz konusu değildir.
Batı uygarlığındaysa bunun tam tersi bir görüntü vardır: Şehirlerin fanilik görüntüsünden eser yoktur; orada bir “beka” duygusu göze çarpar (betonarme); hayat sadece dokunulandır. Heykel, bu anlayışın çocuğu olsa gerek, insanın şekli taşa kazınır. Evler secde halinde değil, isyan halinde göğe uzanır, Nemrud’un kuleleri gibi. Müzik, ruh yetimliği çeken insanın feryadına sarılmıştır. Her şey bir “beka” ve başkaldırı üzerine bina edilmiştir.
Tanpınar, bu iki “Medeniyet- Uygarlık”ın tam ortasında duran (Huzur’u yazsa da) huzursuz adamdır.
“Ayna” şiirinde bu durumu biraz belirgin:
“Karmakarışık bir hayat için,
Saçını taramaya değer mi?” der.
Tanpınar, aslında ne tasavvufun derinliklerine girebilmiş, ne de mistisizmin. İkisinin arasında koparcasına trajik sesler çıkaran adamdır. Türk edebiyatının en trajik sesli adamıdır, denebilir. Bu trajik sesler, İslam Medeniyeti’nin duvarlarına çarpınca mor renge bürünür, Batı uygarlığının duvarlarına çarpınca da karanlığa gömülür! Beyaz renk zaman zaman rüyalarında görülse de hayal olarak kalır.
“Yahya Kemal’in hayal dünyası deniz ve alkol etrafında toplanabilir.” 5- diyen Tanpınar’ ın, hayal dünyasını biz hangi yerde toplayabiliriz? Şarap ve rüya üzerine mi?
Ona göre ölüm korkunçtur; ama ondan kaçış da yoktur. Ölümü “korkunç” görüp ondan kaçışın da mümkün olmadığının farkında olanların hayatları “trajedi” üzerine kuruludur.
Tanpınar, mor sesli ve huzursuz bir adamdı.
Hece Dergisi, A. H. Tanpınar özel sayısı, Ocak 2002
1- İnci Enginün, agd, s.80
2- Tanpınar, Huzur.
3- Yeni Adam Dergisi, 18 Mart 1937, İlyas Dirin’den naklen, Hece 2001, 57. Sayı
4- Edebiyat Üzerine Makaleler, Dergâh Yay. 2. Baskı, 1977.