Bir köprünün üstündesin… Karanlık… Gece… Köprünün altından akan suyun titreten soğuğunda üşüyor balıklar. Nehrin kenarında sazlıklar… Kurbağa korosu ve uzakta bir köyün derinliklerinden gelen köpek havlamaları geceye nota… Yüzünün çok üzgün aksini suda göremeyişin hiçbir şey ifade etmiyor senin için. Yeni biçilmiş ot kokusu geliyor bir yerlerden. Köprünün demir korkuluğuna dayamışsın dirseklerini. Parmaklarının arasında ezilen sigaranın ışığı ve dumanı gözlerini yakıyor. Gidip geliyorsun genzinden gelen keskin kekremsiliğin yakıcılığında. Uzak yolları son sürat arşınlayan bir arabanın homurtusu çarpıyor sisler içindeki dağın yamacına.
Doğruluyorsun. Belin tutulmuş. Kuzey rüzgârları uçuşturuyor saçlarını. Palazlanmış bir kötücüllüğün içindesin. Savruk, akıl almaz tedirginliğin parmaklarının ucunda geziniyor. Sigaran bitmiş. Ot kokusu hâlâ yanı başında… Kaygıların kaburga kemiğinde dolaşıyor çift dilli bir bıçak salınışıyla. Önündeki ışıksız yolun sonuna vardığında görecek oldukların mahcup bir edayla ağlatacak seni biliyorsun. Postaneler, pastaneler, meyhaneler, gasilhaneler, hastaneler, kerhaneler, kıraathaneler, hapishaneler, ters/haneler… Hanelerden yükselen tanımsız ve tatsız seslerin, kokuların, uğraşların, yorgunlukların, yoksullukların, yoksunlukların arasında kaybolacaksın. Ellerini tutan uzak ihtimallerin bir daha olması için dua edeceksin. Duvarlarda belli belirsiz izler, ışık, karanlık, mum isi ve kendine yetmez nice ayrıntının ayrışmasını bekleyeceksin.
Bir istasyonda geç kalmışlığına üzülen, erken gelmişliğine hınç besleyen yolcuların uykusuzluğundan geçiyorsun. Umudunu kompartımanlara yatırıp trenlerin pas kokan raylarının kokusunu duyumsamayı düşünüyorsun. Bavulunda rahmetli annenin ördüğü siyah kazak, birkaç beyaz atlet, oduncu gömlekleri, kumaş pantolonlar, birkaç don ve çokça aldanmışlığı taşıyorsun. Eski bir evin, basamakları yer yer yosun tutmuş, merdiveninden çıkıyorsun gıcırtılar arasında. İlk gençliğinden kalma güçlülüğünden eser kalmamış. Esmer, genç, umutlu, sabırsız o adam yok artık. Kapıyı çalmadan içeri giriyorsun. Kapı rahatsız edici bir sesle açılıyor. Bir zamanlar diye başlayan cümleler kurmanın vakti çok gerilerde kalmış. Baba otoritesi, anne şefkati, çocuk yaramazlıkları çoktan terk etmiş örümcek ağı bağlayan bu evi. Çocukluğundan geçiyorsun geçmeyen ama unuttuğun bir şeyleri sızlatarak.
Kendine geliyorsun nehrin çağıldayan sesiyle. Başını gökyüzüne kaldırıyorsun. Hava bulutlu. Ay görünmüyor. Yıldızlar uzakta. Kaymak için bulutların aralanmasını bekliyorlar. Koşmaya başlıyorsun ansızın. Bacaklarındaki derman seni nereye kadar taşıyacak merak ediyorsun aslında. Kavak ağaçlarının arsız hışırtısını, mayıs böceklerinin sana tanıdık gelen ötüşlerini, yanından geçtiğin kasabanın yalnız ışıklarını, toprak ve insan kokan umutları, büyümüş çığlıklara gebe boğaz yırtılmalarını, herkesi ve her şeyi hissederek, duyarak ve öteleyerek koşuyorsun. Haddinden fazla kırılgansın. ‘‘Ne haddime huzur,’’ diyebilmenin kör cesaretine sahip değilsin. Koşmak arındırıyor seni aslında. Yorulmak, bileylenmek, ışıldamak, pas tutmamak, iyi olmak gibi şimdi. Ağzında sana bile yabancı ama güzel kelimeler, harfler, öpüşler kımıldanıp duruyor. Uykunun en tatlı yerinde sağdan sola dönmek, gülümsemek gibi bir şey… Derlenip toparlanıyor bir yerlerde unuttuğun, bıraktığın dağılmışlığın bile.
Koşuyorsun… Koşmak bütün geç kalmışlıklara varıyor aslında ve iyi ediyor bütün yaraları. Uzak köylerin ve kasabaların şose yollarından çıkıp asfalt bir yolun siyahına düşüyorsun. Yakınında ışıklar ve kavgalar arasında yapayalnız bir kent. Huzursuz bir ıslaklıkla yağmur başlıyor. Caddeler, meydanlar, dükkânlar, vitrinler, evler, sokak köpekleri, polisler, nöbet noktaları, sarhoşlar, çınar ağaçları kolay avutulan bir çocuk gibi uykuda. Sokak lambaları titreşiyor. Özlemek ve beklemek, beklemek ve gitmek, gelmek ve sevinmek ateş pahası… Bir bebeğin havale geçiren ağlaması müstakil bir evin ahşap penceresinin açık kanadından kulaklarına doluyor. Annenin uykulu gözleri telaşla açılıyor. İstemsiz bir hareketle mavi boyalı beşiği sallamaya başlıyor. Baba aldırmaz bir uykuyla soldan sağa dönüyor. Annenin yüzünde usanç ve merhamet… Babanın yüzünde kaygısızlık ve uyku… Bebeğin yüzünde acı ve sığınma isteği… Sen: Dikizci bir ayna ya da düşünmekten suçlu bir adam… Nöbetçi eczanelerde ağrılı bir ilaç kokusuna yatmış beyaz önlüklü kalfanın uyku hapları arasında kalan uykusuz gözleri…
Geçiyorsun kentin içinden acılarla, son hızla, beklemek nedir bilmeden. Durmak yasak yazıyor mavi tabelalarda. Özgür bir dirimle annenin ellerini, babanın katı merhametini özlüyorsun ansızın. Yan odada ablan uyuyor. Koyu kahverengi saçları yastığa dağılmış. Gülümsüyor. Yanı başında genç kızlık hayalleri. Teninde yasak bir arzunun dil sürçmesi geziniyor. Utançla kapıyı çarpıp çıkıyorsun. Diğer odada erkek kardeşin uyanık. Bir kâbus görmüş. Alnında biriken terleri siliyorsun avuç içi sıcaklığınla. Saçlarının ıslanmışlığını geriye doğru tarıyorsun parmaklarınla. Gözleri donuk. Soluk soluğa. Sokak arasında futbol oynadıktan sonra mahalle çeşmesinin suyunu içmiş gibi boğazı acıyor. Gözlerine yerleşen derin şefkatin sıcaklığının gözbebeklerini yaktığını duyumsayarak kardeşinin başını yastığa koyuyorsun. Karşı evde Sibel. Öğretmen Bahri’nin çiçek kokulu kızı Sibel. Ela gözlerinin içine sızıp bir nehre karışır gibi karışmak istediğin kız. Ağzı naneli sakız kokuyor, elleri acısız beyaz. Yastığa dağılmış uzun zilsiyah saçlarını okşamak, kirpiklerine parmak uçlarınla dokunmak istiyorsun. Sol omzunu yatışmamış açlıkla öpmenin telaşını duyumsuyorsun. Hayâsız bir arzu geziniyor göğsünle kalbin arasında. Kapının önünde kalıyor titrekliğin.
Binaların, bahçelerin, parkların, ağaçların arasında dönüp dolanan rüzgârla uçuşuyor gömleğinin yakası. Bir hastane odasındasın. Yatakta inleyen sakallı, geniş alınlı, yeşil gözlü, çökmüş bir adamın yanındasın; deden. İyice aklaşmış sakallarını gece lambasının loş mavi ışığı yıkıyor. Ellerini tutuyorsun dedenin. ‘’Dede iyi misin?’’ diyorsun telaşlı bir sesle arka arkaya. Aldığın tek cevap dedenin inlemesi. İlaç kokuları başını döndürüyor. Zili çalıp hemşireyi çağırıyorsun. Uykudan uyandığı her hâlinden belli olan hemşire asık bir suratla odaya giriyor. ‘’Ne var, ne oldu?’’ diye soruyor. Sesinin çatalına takılıyorsun. Bir yardan düşmüş gibi. ‘’Uyuyamıyor,’’ diyorsun hemşirenin sesinin çatalından atlayıp. Hemşire ‘’Adam hasta! Elbette uyuyamaz,’’ diyor seni azarlayarak. Sesinin çatalını boğazında bırakıp koyu uykusuna dönmek üzere gidiyor. Koridora çıkıyorsun. Ara ara koridorda yankılanan inleme sesleri kulağını dövüyor. Floresan lambanın ışığı beyaz çarşaf serilmiş gibi aydınlatıyor koridoru. Hastanenin bir yerlerinde telefon çalıyor. Tekrar odaya dönüp yatağın yanındaki sandalyeye oturuyorsun. Açsın uykuya. Gözlerin kapanıyor kendi üstüne ağır ağır.
Bir rüyadan geçmiş gibi titriyorsun. Vakit sabaha yakın. Kurbağa ve köpek seslerine bir de horoz sesleri eklenmiş. Dağların ardında gün kızıllığı… Hava adamakıllı soğumuş. Köprünün korkuluklarına yaslanmış hâlâ suya bakıyorsun. Erinçsiz, kusurlu gözbebeklerine batıyor iğneli uykusuzluğun. ‘’Olmaz bir rüyanın içinden geçtim. Cennetin ve cehennemin kıyısında soluklandım. Uyanmak için hâlâ erken,’’ diyorsun. Bir kurbağa zıplıyor sazlıkların arasından. Genzini zorluyor ot kokusu. Sibel’in savunmasız ela gözleri geliyor aklına. Bir sigara daha yakıp yürüyorsun. “Bir rüya gördüm,’’ diye mırıldanıyorsun. İnme iniyor gecenin kanatlarına. Annen tandırda kömbe pişiriyor uzak bir köy evinin ocağında. Baban köşede, yer minderinin üstünde tütün sarıyor. Ablan komşunun oğlu Halis’e kaçmış. Kardeşin Şırnak’ta asker. Deden ölmüş, az önce yağan yağmurun ıslattığı toprağın altında yatıyor. Rüyanın bile deli ergen çağı varmış, diyorsun. Gözün ağaran günün görüntüsünün pembeliğinden kaçan yarasalara takılıyor…