Kalbimizi ferah tutarak, doğru olanı yaptığımızdan emin olarak, az ama sürekli olandan fayda vardır ilkesini benimseyerek, bir günü bir gününe eşit olan zarardadır prensibini pratize ederek kırkıncı meşaleyi yaktık. Ay dolunay olmadı henüz. Güneşin kızıllığını arkasına alarak, gecenin maviliğine gülümseyerek hilal göründü ve yürüyüş başladı.
Yol ve yolcu…Ne yolcular tüketebildiler yolları, ne de yollar tükendi. Yolluk da kâh heybede, kah bohçada, kâh yol kenarlarında yolcusuyla beraberdi. Yolluk yolcu için önemlidir elbette. Azığı olmayan yolcu nasıl mesafeler kat etsin, menziline nasıl ulaşsın? Yolluk, yol ve yolcu için değil miydi? Öyleyse yürümekti esas olan.
Nerede, nasıl yürümemiz gerektiğini bilmiyorsak, yorar bizi yollar. Ve yorulduğumuz yolu da açanlar vardır. Yol açanların emek ve gayretleri olmasa, yol kenarlarında işaretler olamasa, her yürüyüş menzile götürmez insanı. Girmeye görsün insan, düşmeye görsün insan. Çıkmaz sokaksa, geri dönüşü de o kadar zordur. Gidenlerin arkasından sorgulamadan gidilmişse, eskimiş ayakkabılar ve yorulmuş bedenden gayrı ne kalır arkada? Bunlar yol yorgunları değil, yolu yoranlardır.
Patika yollar herkes için değildir. Her yürek ve bedenin kaldıracağı zahmetler değildir. Bu yollar aşınarak izlek olur, süvarilere işaret olur. İlkleri önemlidir bu yolları yürüyenlerin. Onlar; kalbî külfetlere katlanırlar, kavli hizmetlere adanırlar, kitabî metinlerde özlerini ararlar. Bir mum ışığı dahi olsa yakarlar, bir katre dahi olsa damlatırlar. Alimler, arifler, şairler. Sanat ve zanaat erbaplarıdır. Kendi özlerinden insanlığın özüne aktarımda bulunurlar. Kendi bireysel taşınırlarını, toplumsal katılıma dönüştürürler. Olmak adına direnirler. Yol direnenler için bilgelik olur. Mesafeler kat edebilmek, ruh zenginliğinden aktarımlar yapabilmek için gereklidir. Direnmeden seyir ve sülük olmaz, direnmeden eser ve asir olmaz. Kendi içlerinde bir direnmedir onlarınki. Herkesin kullanmadığı zamanları kullanırlar, görmediklerini görmeye çalışırlar, duyduklarını duymamaya çalışırlar. Taklitten öteye yol ararlar, kendileri olmak adına bir direniş içindedirler. Tahammül ve sefer ırgatı olarak yürürler.
Ay Vakti kırkıncı meşalesini yakarken, kendi kültür ve medeniyetinin bir köşe taşı olma emel ve arzusunu taşıdığını, yoluna bu minval üzere devam edeceğini ne güzel de seslendiriyor. Özeleştiriye açık, sulu göz eleştiriye kapalı ve hakikatle hemhal olmak… Adına yaraşır bir şekilde, söylemini bugünün dili ve üslubuyla ifade etmek… Bunu ilk söylediğinde, sen henüz eline kalemi almamış, başucunda kitapla uyumamıştın. Aşk diye anlattığın öykülerin matematiği sarsacak denklemlerini ifşa etmemiştin. Ertelediğin zamanların hıncını almak için eskimiş defterleri karıştırmaya başlamamıştın. Bahanelerin ezgisi yok diye, beste yapmak için gece yarısı notaları tırmıklamamıştın. Şiirin, sanatın, edebiyatın gölge oyunu olduğunu kanıksamış ve yazılanlardan sonra yazılacaklar olabileceğine inanmamıştın. Sanal dünyanın esiri olma uğruna, kendi adını verdiğin sitenin başköşesinde terbiye edilmemiş ürünlerini yayınlayıp, oldum havasından henüz kurtulamamıştın. Hilâlin remzi, seni de kuruntularından arındırıp, yeteneğinin kör kurşuna kurban gitmesine mani oldu. Soldum dediğin yerde, tükendim dediğin yerde elinden tuttu. Bu el olmak için, üretmek için, paylaşmak için, değer olduğunu fark etmen için sana uzatılmıştı. Verdikleri röportajlar ve yayınladıkları ürünleriyle, usta şair ve yazarların eliydi. Ay Vakti onlarla şereflendi ve yeni imzalara da öncülük etti. Kırkıncı meşaleyi yakarken, bu çizgiyi korumanın gerekli olduğu inancını yitirmedi. Zor olana talip olmak yetmiyor elbette, zor olanı yürek ferahlığı içinde sürdürmek, imkânsızlıklar ümitsizlik sinyali verse de, onu devam işareti olarak algılayıp ümitvar olmak gerekiyor.

Yol ve yolcu… Yürüyüşün, bir medeniyet kavgası verilen dünyada “hudutsuz güzeli” anlatma sevdasıdır. Kalbini ferah tut.

Bu yazıyı paylaşın