Leyla, yarı şikâyet edalı bir ses tonuyla sundurmanın ardından Fuzuli üstada seslendi:
−Böyle olacağını bilmiyor muydun; neden yazdın bu hikâyeyi?

Fuzuli üstad mahcuptu, geceden kalma bir kederi vardı. Yanında oturan Mecnun, aşka olan sadakati kadar üstadına da sadıktı. O yüzden saatlerdir sesini dahi çıkarmamıştı. Leyla’nın soru yağmuru sırasında göğsü, emme basma tulumba misali kalkıyor, Leyla sükûnet bulunca o da nefes tazeliyordu. Bir ara ağzını açar gibi oldu; fakat tam o esnada sundurmanın deliğinin ardında Leyla’sının geceden kara gözlerini görünce bayılıp üstadının kucağına düştü. Bunu gören Leyla;
−Görüyorsun işte, dedi. Şu zavallı, her ne kadar aşka talip gönüllere yol gösterici ise de çoğunluk olan diğerlerinin yanında bir deliden farksız.

Leyla’nın sitemkâr sözleri karşısında “Her şeyin evveli aşk, ahiri aşk, kendisi de aşk!” diyen Fuzuli üstad, koynundan çıkardığı zeberced nakışlı gözyaşı şişesinden Mecnun’un dudaklarına damlatıp onu uyandırdı. Abanozdan yapılma sundurmanın delikleri arasında Leyla’nın geceden kara gözlerini arayıp bulduktan sonra sesindeki haklı katılığı yüzüne de yansıtarak;
−Şimdi sıra Mecnun’da, diye çıkıştı üstad. Şu kısacık gibi görünen zamanda kucağıma bayılıp düştükten sonra gördüğü rüyayı bize anlatsın. Eğer, uyku gibi görünen bu uyanıklığın şahit olduklarına da ehemmiyet vermezsen o zaman öyle bir hikâye yazacağım ki artık ne Leyla kalacak dillerde ne Mecnun ne de aşk ne de aşk ne de aşk, dedi.

Fuzuli üstad, bir nakış gibi sözlerinin sonuna kondurduğu aşk üçlemesinin akislerini duyunca kafasını dizleri arasına aldı ve gelinlik bir kız edasıyla ağlamaya başladı. Mecnun, üstadının bu hâlini görünce ilk defa konuşmak cesareti buldu kendisinde:
−Efendiiim, deyip çığlığı bastı. Ben değil miyim senin ağlamalarının aynası? Ben değil miyim çekmek zorunda kaldığın onca hayatı sembolleyen? Mecnun kulunun arkasında değil misin sen? Hani, benimle yok etmiştin Bağdatlı Fuzuli’yi? Aşk hırkamın cepkeninde gizleyecektim seni. Ağlama, ağlama aziz üstadım! Mecnun kulun varken kime yaraşır ağlamak, feryat edip inlemek? Kime yaraşır?..

Mecnun, bütün bu hengâmenin ortasında üstadının yeleğinin iç cebinden az önce kendine hayat veren şişeyi bulup çıkardı. Fuzuli üstadın pamuk beyazı sakalından sicim gibi süzülüp yere düşen gözyaşlarının heba olmasına gönlü razı değildi. Sakalını bir sünger gibi sıkıyor, şişenin içine yuvarlanan damlanın okyanusa düşen yağmur tanesi gibi kayboluşunu izliyordu. Leyla ise bütün varını borçlu olduğu şu iki adamın hâllerine acıyarak bakıyordu. Sabahın bereketli zamanlarından ikindi serinliğine kadar ayılıp bayılmaların olduğu, dışarda gezinip duran onca insan için şahit olun(a)madık olayların cereyan ettiği şu önündeki meclis, onun nazarında sıradandı. Zaman zaman bu hâlinden nefret ettiği oluyordu; fakat eski zaman yaşayışlarını kim n’etsindi şimdi? “Aşk, karın doyurmuyordu!” vesselam.

Üstad, ağlamalarına son verip kendine geldiğinde Mecnun’un gözlerine bakıp rüyasını anlatması için icazet verdi. Mecnun, bir iki öksürükle sesini kontrol ettikten sonra ciddi bir eda takınıp başladı anlatmaya:
−Sırrımın tek ve kadim ortağı olan çölde, seraplar görüp geziniyordum. Tepelerin ardından bembeyaz atıyla “İsmimi gizli tut.” diyen büyük bir sahabi çıkageldi. Kolumdan tuttuğu gibi bir çırpıda beni, atının terkisine attı. Şaha kalkıp rahvan yürüyüşle üzerindekini incitmeden ilerleyen atın sırtında kaç memleketler gezdik; sayamadım. Her memlekette uğrak yerimiz âşıklar meclisiydi. Sohbet edip aşk şarabın içtikten sonra yola revan oluyor, bir sonraki meclise dek dur durak bilmiyorduk. Bütün bu gidişlerin nihayetinde gözümün alışık olmadığı pür nur bir kapıdan içeri girdik. Her yer bembeyazdı. Pamuktan yapılma bulutlar üzerinde yürüyor gibiydi atımız. Bir yerlerden Kâbe muhafızı ebabil sesleri, ırmak şırıltıları geliyordu ama hiçbir şey göremiyordum. Beyazlık, balıkların gözbebeğine kadar dolan derya hissi uyandırıyordu insanda. Sonunda sahabe efendimiz beni yalnız bırakıp beyazın içinde nur mu; yoksa sır mı olduğunu bilemeyeceğim bir hale bürünerek kayboldu. Korkuyla karışık neşeli bir tavır içinde bir elif miktarı yol alınca yüksekçe bir platforma kurulmuş nazenin bir meclis gördüm. Hz. Fatıma anamız; altından yapılma, zümrütlerle süslenmiş devasa bir tahtta oturuyordu. Sağında ve solunda ismen tanıdık; fakat hayatlarından bihaber olduğumuz onlarca aşk sultanı vardı. Hayretengiz bir eda ile gördüm ki Fatıma anamızın tahtının ayaklarından birini Leyla’m tutuyor. Yüzünde, bu hayat üzerinde rastlamadığım bir gülümseme, etrafını aydınlatacak cinstendi. Leyla’mın beni gördüğünü fark etmiştim ama Fatıma anamızın, gözlerime değil de gönlüme bakıyor gibi bakışı kadar heyecanlanmış değildim. Sonra Fatıma anamız, Leyla’mın alnından öpüp izin verdi. Leyla’m tahtın ayağını bırakmadan onlarca Leyla talip oldu o şerefe. O vakit anladım ki hiç bu kadar yakın ol(a)madım Leyla’ma. Bana bu denli hoş baktığına da şahit değildim. Elimden tutup ayrılmak istemediğim mekânlar gösterdi bana. Ayak dirediğimi görünce “Sabret, dedi. Bu gördüklerinden daha fazlasını göreceksin; üstelik Leyla’n da olacak yanında. Ve bana bunları elde etmenin yolunu gösterdiğin için sana teşekkür ediyorum.” diye de tüm duygularını itiraf etmek zorunda kaldı.
Derinliği kestirilemeyecek kadar berrak olan bir nehirden avuçlarıyla su içirdi Leyla’m. Bildim ki yıllarca duyduğum o tevatür yanıltmış insanları; bakır kap değil, sevgilinin avuçlarından içilen su uzatırmış ömrü. Sözü edilen Kevser, bu olmalı diye düşündüm.

Fuzuli üstad, “Âşıkların gözyaşı, Kevser tadındadır evladım.” dediğinde Leyla, sundurmayı çoktan terk etmişti. Anlaşılan o ki Leyla’ya böylesine med-cezir yaşatan şey, bu hikâyenin tamama ermesini arzu etmesiydi. O da kendince haklıydı; hiçbir kalem erbabı yok ki onu ağzına sakız yapmış olmasın…

Bu yazıyı paylaşın