Öğretmenliğe başladığım iki binli yıllarda, Mavera Dergisi’nden ve çevresindeki dostlarımdan gıyaben tanıdığım Alâaddin ağabeyi görmek için bir yaz günü sora sora evine kadar gitmiştim. Tanışmış, bir kahvede sohbet etmiştik. Kurşun kalemini çıkarıp bir şiir yazmıştı Şahdamar dergimizde yayınlanması için. O şiirde “Ko aparsın” cümlesini hatırlıyorum sadece. O gün kendisini tanımanın kıvancıyla sarılıp vedalaşmıştık.
Şiirleri üzerine yazı yazmanın bir hayli zor olduğunu ifade ederek başlamalıyım. Alâaddin ağabeyin şiirlerinde geçen bazı kelime ve kavramlar, yer yer soyut ve imgesel söyleyiş, şiirin derinine nüfuz etmek isteyen okurun çözmesi gereken ciddi bir kazı çalışması gerektirmektedir. Onunla ilgili bir yazıda şiirlerinin üç kez okunmasının gerektiği ve ancak ondan sonra gizemi çözüleceği yönünde bir yoruma rastlamıştım. Alâaddin ağabeyin şiiri çok oylumlu ve gizemini zor ele veren bir şiir olduğu için biz bu yazıda onun belirli bir yönü olan aşk ve bu aşkın özellikle doğadaki objelerde nasıl dil olduğunu, bir şiirinden hareket ederek diğer şiirleriyle ilişkilendirerek yorumlamaya çalışacağız.
Mavera dergisinde yayımlanan “Billur Sır” şiiri Erdem Bayazıt’ın şiirinden sonraki sayfalarda yerini almıştı. Bu şiir, derginin Aralık 1979 yılı 37. sayısında çıkmıştı. Dolayısıyla ilk şiirlerinden ve ilk şiir kitabı olan Doru Özlem’in ilk şiirlerinden biri.
Tutsan kuşa o sesinin billur sırrını
Sorsan yâr derdi
Saf saf oluş nedenini sormuş olsan sonra dağların
Bir ses: Bizi böyle kılan
(Bir) i var derdi
Aslında şair bu şiirindeki anlam derinliğini sanki bütün şiirlerine yaymıştır. Şiirlerinde bütün eşya ve varlığı, şair özneyi bir cezbeye tutulmuş gibi görürüz. Şair sanki hayretle kendi benini; görmüş olduğu varlıkların çiçeklerin, kuşların, leylakların, derelerin, pınarların suretinde yansıtmış bize. Evet evet, şair kendi ruhsal iniş ve çıkışlarını, aşkını, bunalımını, coşkusunu eşyadaki nesnelerde okumaktadır. Bunu, öylesine güzel betimlemelerle ve sözün gizemli gücüyle gerçekleştirmiştir ki, anlamak için sözcüklerin seslerine yaklaşmak ve o sözcüklerle doğa arasındaki ilintiyi yine sessizce kendi gönlümüze söyletmemiz gerekmektedir. Pastoral unsurlar öylesine lirik bir anlatımla betimlenmiştir ki, pastoral şiirin en yetkin örneklerini Türk şiirine kazandırmıştır diyebiliriz abartısızca. Varlık, BİR’in etrafında adeta kendi gizemini şair diliyle bize aktarmaktadır. Zaman zaman bu şaşma hali “Vay” ünlemiyle kendi kendine şaşkınlığını anlatan bir özneye dönüşür: “Vay Sevda Karam” “Ala etti de vay yere insan yanımı” “Gelincik hışmıyla görün bana vay” “Tüm haz vay anam” “Eyvah neyleyim” “Toprak olsam ah hani bir” Evet sanki şair sadece kendisinin bunun gizemine vardığını ifade etmektedir. Öyle bir cezbeye tutulmuştur ki BİR’in tecellisini içsel serüveniyle bize sunmuştur. Bu içinde yanıp tutuşan bir aşk hâlinin yaşadığı mekân ve yeryüzü bağlamında gezinmesidir. İlk şiirlerinde özellikle tasavvufî imgelere yer verdiğini görüyoruz. Dağlara ve kuşlara verilen bir emir vardır ve onlar bu ilahi emir doğrultusunda yaşamlarını devam ettirmektedir. Şair de bunu okumakta, okura da sezgisel ve nahif sözcüklerle dile getirmektedir. Bir yandan Batı kültür felsefesindeki Einfühlung teorisiyle karşılanan özdeşim kurma tasavvufî anlamıyla adeta Alâaddin Soykan’ın şiirlerinde karşılığını bulmuş gibidir. Neredeyse tüm şiirleri varlıkla özdeşim kurma ve bu varlıkta kendi ruh dünyasını yansıtma biçiminde gerçekleşmektedir.
Soykan, tasavvufî bağlamda Sezai Karakoç’un Taha’nın Kitabı’yla özdeşlikler kurmaktadır. Onun sezgisel özellikleri ve bakış açısı kendi şiirine de yansımıştır:
“Tarih zaten cebirdi
Felsefe (0) din (1) idi
Sonra aradım cebirin cebirini” der.
Bu bağlamda ‘Billur Sır’ şiiri de Sezai Karakoç’un şiirinde vurgulanan din ve tasavvufî anlamda Vahdet-i vücut felsefesinin işaretlerini sezinleyebiliriz.
‘Kutlu Titreşimler’ şiirinde de yine bu billur sırrı anlatmaya devam etmektedir şair.
“Dağlar Davut olmuş gür gür Zebur okur
Yer gök can kulak
Yayılan doruktan her yana vay bu nasıl ses ki
Titreşimlerle şimşekten yekinin diyor
Uyup vahye hak (Doru Özlem, s.12)
Şair burada olduğu gibi şiirlerinin birçok yerinde telmihlerle peygamberlerin dünyalarında ve zamanlarında okuru aşk diliyle gezdirir.
Hanidir asasıyla elde dağ bel çok Musa
Firavun arar (Doru Özlem, s.13)
Okyanuslar görüyorum gözyaşlarında
Öç uğuldayan
Doruk kesilişine bakarak hınç ulu dağların
İşte diyorum o usul Nuh
Ve işte tufan (Doru Özlem, s.50)
“Ki ben hafif günah esmer bir karanlığım
Şavk şavk olsam ah hani bir
Yüz sürüp izine Son Nebi’nin güneş topuklu
Aydınlanmak üşüsem de
Berrak olsam ah hani bir” (Doru Özlem, s.71)
Şiirin öznesi olarak şair, temizlenmek ve kirlerinden arınmak için sevgilinin kapısındadır. Onun nuruyla aydınlanmak istemektedir ve o nur bütün varlığı arındırmaktadır.
Soykan gibi bir şairin şiiri dolaylarında gezinmeye çalışmak zordur. Onun dünyasını tanıyan herkese Alâaddin Soykan bir mesaj bırakmıştır. O, şiirin kalbinden yazdı, kalbini tüketti, kendini tüketti ve bu tükenme zengin bir şiir hazinesine aktı. Bu mesajı alan okur artık hayatında yalnız yaşamış, bir zaman bu yalnızlıktan bunalıma düşmüş “Takvimlerin alacakaranlığında iğreti duran
Ve güneşine balgam atılmış kirli bir gün” den
“Zikir süren vira seni dal uçlarında
Filiz saf kıl beni Rabbim
Yangın hâlleri o ancak sence bilinen
Seçkin garipler hürmetine
Bağışla af kıl beni Rabbim”e giden ve korku ile ümit arasında yaşamını Pınarhisar’ın “kuş seslerine gömülmüş” Alâaddin ağabeye -içinde yalnızlık, aşk, sevgi, merhamet, kelimeler ağacı boy vermiş esrik kelimelerle dünyamızı süslemiş- rahmetler diliyorum. Dillendirdiği doğanın varlıklarının Mayha Dağı’nın eteklerinde şimdi ona şiirler dillendirdiğini düşünüyorum.
Türk şiirine armağan edilmiş bu iki şiir kitabının ve diğer şiirlerinin yeniden okurla buluşması temennimdir.