Güneş ışıklarını yeryüzünün kalbi olan dağlardan çekerken, kara bulutlar rahmet yağdıracağının müjdesini veriyor kâina­ta. Kuşlar ağızlarında taşıdıkları yiyeceklerle dönüyor yuvaları­na, yavrular ağızları aç bekliyorlar annelerini. Suyun şavkı vu­ruyor dimağlara, yüreklerde hissediliyor kıyametine yaklaşan kâinatın uğultusu…

Yine güz mevsimi… Yerlerde suya varma sevdası ile gezinen solgun yapraklar, gözlerden süzülen zemherilerdeyse ıslanan ekşi hatıralar… Keskin toprak kokusu yayılmış seher vaktine?

Bir mevsimim olmalı… Her an omzuma konabilmeli hüzünko- van kuşu ve her an ızdıraplarımı asumanlara çıkarabilmeli umut resmedilen uçurtmalar… Yağmurlarda ıslanıp günahları­mı dökebilmeli, kırmızı gelincikler misali yeşerebilmeliyim kes­kin uçurumlarda…

Her şeyden evvel korkum hayatımın en anlamlı yanıysa, bu dik durabildiğimin kanıtıdır sert dalgalara! Karanlıkları kefene sa­rıp yatabiliyorsam ve kırkikindi yağmurlarında sancım kirpikle­rimden süzülüyorsa; narkozladığım yüreğim kendine gelmiş demektir!…

Bir Hıram olmalı… Tur’u Sina’ın yakarışlarını duyuracak, Uhud’un ağlayışlarını sezdirecek bir Hıra… Yıldızların inşirahı­na şâhit olabilmeli acılarım ve ölümüme şâhit tutabilmeli yıl­dızları yüreğim. Dolunayın derviş zikrini dualarıma damıtacak bir Hıram olmalı… Tek arzusu O’na kavuşmak olan titreyişle­rin güneşi olmalı ve ayaz avuçlarının münzevi çığlıkları olmalı Hıramın. Ateşten kaftanımı soluğumun üzerine çekip nefes al­malı ve ten kafesinden çıkıp secde secde kıyama durabilmeli- yim… Şah cemrelerin içinde, gülistan edasıyla yürüyebilmeli- yim Hıramda? Suyu depolayabilen bir çölüm olmalı… Gerektiğinde ıslatabil- meli kurak yürekleri… Sancısını her daim hissedebilen yüre­ğim, konuşmaya mecali kalmamış lâl dilim olmalı… Tutsak sahralardan çıkabilmemin yolunu gösterince lâl kaktüsler, bohçamı taşıyabilecek kadarıyla suskun hasretlerle doldurup

yola koyulabilmeliyim… Yoldan kay­madan, yolda acele etmeden usulca ilerleyebilmeli, maviye özlemin alazlan­dığı düşlerde vuslata erebilmeliyim… Kuyularında alazlanmış sara nöbetleri­nin doğurduğu vefalı mecralar, çadı- rındaysa aşk huzmesi muhabbeti ol­malı çölümün… Dualarımın sevinci mahşerime azık ol­malı… Yitirdiğim mütebessim umutla­ra tekrardan sarılabilmeli, Rabbimin inâyeti ile muhafaza edebilmeliyim ac- ziyet merhemini gönlümde… Acziyet merhemini sürmeli sürmeli, her solu­ğumda tespih etmeliyim Rabbimi… Mevsimler değiştiğinde yerini yurdunu terk etmeyen güvercinim olmalı… Ce­surca kanat çırpabilmeli göklerde, şim­şekler çaktığında dahi kaçmamalı… Gerektiğinde canını vermeli, kan koku­suna alışmış çocukların umudu olmalı göklerde… Elleri sapağanlı, duruşları özgürlük abideleri olan

gençlerin se­vinci, kendi külünün tutsağı olmuş eb­lehlerin hedefinde olmalı güvercinim… Gözleri kömür karası türkülerim olma­lı… Gidişimle birlikte arkamdan tüte­cek ağıtları susturabilmeli türküm. Gö­ğü dolduracak vaveylâlar karşısında suskun kalmamalı, Ramallah’ı, Ku­düs’ü, Gazze’yi çağırmalı notaların­da… Tüm serzenişlerini taşlara adayan çocukların rayihası olmalı, barut koku­larını dağıtmalı dağınık saçlarında ço­cukların…

Ve hiç bitmeyecek özlemim olmalı… Dağları delmenin hesabını yapabilmeli, dağların taşıyamadığı yükle çölleri geç­menin hesabını yapmalı ayaklarım… Prangalara, kaynayan kumlara, taşlara aldırmadan yoluna devam etmeli ayak­larım. Zincirlere, kelepçelere ve âmâ gözlere de aldırmamalı özlemim… Gemileri yakıp ilerlemeliyim arkama bakmadan…

Çarmıhlardan geçerek darağacına uzanmalıyım…

Ölüme gülümseyebilmeliyim kuyular­da… Aşkı makberime gömerek ilerlemeli­yim…

Bu yazıyı paylaşın